Bizi Aldatan Bizden Değildir

“Ölçüyü tastamam yapın, eksik ölçenlerden olmayın. Tartma işinde doğru ve sağlam terazi kullanın. İnsanlara ait olan eşyaları (değerini düşürerek) kısmayın.” (Şuara: 181-183)

Bizi Aldatan Bizden Değildir
Bizi Aldatan Bizden Değildir

“Ölçü ve tartıda hile yapanlara “veyl” yazıklar olsun. Onlar insanlardan bir şey ölçüp aldıkları zaman tastamam alırlar; Kendileri onlara bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise, eksik verirler. (Mutaffifîn, 1-3)

Yukarda sunduğumuz ayeti kerimelerin tefsirlerine başvuracak olursak, çok geniş bir bilgi karşımıza çıkacaktır. Burada hepsine yer verme imkânımız olmadığından vurgulanmak istenen ortak mana üzerinde biraz durmaya çalışacağız. Şuara suresindeki ayeti kerimeler, alışverişte kullanılacak her çeşit ölçü ve tartı aletlerini doğru ve sağlam kullanmayı emretmekte, hile karıştırarak eksik vermeyi ise kesin bir şekilde nehyetmektedir. Verirken de alırken de adaletin gözetilmesi gerektiğini emretmektedir.

Bu ayeti kerimeler, Şuayb Aleyhiselâm’ın kavmi olan Eyke Halkı hakkında nazil olmuşsa da hükmü umumidir. Hatta bu ayetlerin hükmü bütün zaman ve mekânların ötesinde evrensel bir hukuk ilkesidir. Bu ilke o günden ta kıyamete kadar tarihin tüm evrelerinde mutlaka yürürlükte kalması ve tatbik edilmesi gereken bir hukuk manzumesidir.

Bir toplumda dirlik ve düzenin sağlanması, o toplumda hukuk ve sosyal adaletin doğru uygulanmasına bağlıdır. Eğer bir toplumda bu kaideler doğru işliyorsa orada adalet vardır, hak ve hukuk gözetiliyor demektir. Ama eğer bunlar gözetilmiyor, bunlara uyulmuyorsa o toplumun adalet sistemi çökmüş, her çeşit hile ve sömürüye kapı aralanmış demektir. Çünkü adalet herkes için gerekli ve herkese lazımdır. Hakların eşit verilmediği, adaletin gözetilip uygulanmadığı yerde zulüm ve sömürü vardır; isyan ve kargaşa vardır.

Hileli alış-veriş yapanların kötü akıbeti hakkında yukarıda sunduğumuz Mutaffifîn suresindeki ayeti kerimede beddua edilmektedir. Orada geçen “veyl” kelimesinin anlamı yıkım, yok oluş ve helak demektir. Burada amacın, olmuş bitmiş bir olayın dile getirilmesi ile bir beddua olması arasında çok fark yoktur. Çünkü Allah’ın bir şeyi istemesi kesin hüküm demektir. Yani onları “veyl” ile cezalandırılması kesin ve kaçınılmazdır.

Bundan hemen sonra gelen ayeti kerimede “Mutaffifîn” diye tarif edilen bu insanların yaptıkları işe hayretle dikkat çekilmektedir. Çünkü bunlar, dünya hayatında kazandıklarından hiç hesaba çekilmeyeceklermiş gibi hareket ediyorlar. Sanki Allah’ın huzurunda hiç kimse toplanmayacak orada hesaba çekilmeyecek ve ona göre karşılık alma gerçekleşmeyecekmiş gibi davranıyorlar:

“Gerçekten onlar büyük bir günde tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? İnsanların âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkarılıp durdukları gün! (o günü hiç hesaba katmıyorlar mı?)” (Mutaffifîn, 4-6)

Burada Allah’u Teâla’nın yıkımla tehdit ettiği ve kendilerine savaş ilan ettiği hainler, düzenbazlar, nüfuz sahibi olan ve insanları dilediği şekilde yönetme gücüne sahip olan seçkin tabaka mensuplarıdır. Çünkü bunlar, herhangi bir sebep olmaksızın sanki insanlar üzerinde bir otoriteleri varmış gibi istedikleri her şeyi yapmayı kendileri için bir hak bilirler.

Tabi ki burada üzerinde durulan mesele, onların kendi haklarını tam almaları değildir. Çünkü burada kendilerine harp açılmasını gerektiren herhangi bir sebep yoktur. Bilakis burada anlatılmak istenen, onların haklarından fazlasını almaları ve kuvvet kullanarak istediğini ele geçirme eylemleridir. Dile getirilmek istenen mesele budur.

“İnsanların hakkını kısarak mallarını eksiltmeyin.” Evet, böyle uyarıyor Allah’ın ayetleri Şuayb Aleyhiselâm’ın diliyle! Bu uyarı özelde o gün için Eyke Halkı’na yapılmış olsa da hükmü umumidir ve kıyamete dek geçerlidir. Bu hüküm, o gün olduğu gibi bu gün de yarın da evrensel bir hukuk ilkesi olarak karşımızda durmakta ve sürekli bizi uyarmaktadır.

Şuayb Aleyhiselâm’ın kendilerine peygamber olarak gönderildiği “Eyke” halkı, gerçekten büyük imkânlara sahip dünyanın en önemli bir ticaret merkezinde bulunmaktaydı. Oturdukları bölgenin jeo fizik ve jeo politik konumu itibariyle helal yollarla doyuma ulaşmış, oldukça mal ve servet sahibi olmuşlardı. Ne var ki, helal ve temiz kazançla yetinmeme hastalığına kapılanlar, yığın yığın insanların aç ve sefil kalması pahasına da olsa bu aşırı hırslarından vazgeçmez, temiz ve helal ile yetinmezler. Böylelerinin karınlarını ancak toprak doldurur ve doyurur.

Aslında Allah’ın peygamberi Şuayb Aleyhisselam, Eyke halkının adet haline getirdiği bu sömürü sisteminin önüne geçmek için onlara şunu haykırmak istiyordu: Yapmayın, etmeyin ölçü ve tartı ayarında oynayarak insanların mallarını eksiltmeyin. Hileli yollarla insanların ceplerindeki paranın değerini devalüe etmeyin. Haram ve hileli yollarla başkalarının hakkını zimmetinize geçirmeyin. Haksız yere emekçilerin alın terini ve emeğini çalmayın.

Bu sözcükleri, daha güncel tabirlerle ifade etmeye çalışırsak sanki bu ayeti kerimeler bütün bir insanlığa şunu haykırmaktadır: Ey sermaye piyasasını ellerinde tutanlar! Enflasyon bahanesiyle piyasayı yükseltmek veya kriz adı altında satıcının elindeki malın değerini düşürmek suretiyle insanları sömürmeyin. Devalüasyon adı altında insanların cebindeki paranın değerini düşürerek alım güçlerini eksiltmeyin. Borsa endeksini yükseltip elinizdeki tahvilleri paraya dönüştürdükten sonra piyasadan çekilerek veya borsayı düşürüp insanların elindeki tahvilleri ucuza kaptıktan sonra ortalıktan çekilmek suretiyle insanların avucunun içinden çalarak yürütmeyin.

Bu uyarıların çağdaş muhatabı, çoğunlukla sermaye piyasasını ellerinde bulunduran bankalar, sermayeyi yönetip yönlendiren yönetim kadrolarıdır. Çünkü sermaye kimin elindeyse piyasayı yöneten de odur. Nitekim devletin ekonomiyle alakalı görevlendirdiği ekonomistler ve merkez bankası, sermaye piyasasına ayar verirken bir günde nice insanları zengin ettikleri ve nicelerini de batırdıkları olduğu bilinen bir gerçektir. Yine ellerinde güçlü miktarda nakit bulunduran Yahudi para lobisi, istediği zaman borsayı düşürüp göze kestirdikleri tahvilleri ucuza kaparken istediklerinde de borsayı yükseltip aynı tahvilleri yüksek değerle piyasaya sürerek büyük vurgunlar yapmaktadırlar. 

İşte İslam, bu tarzdan haksızlıkların önüne geçmek için sermaye piyasasını kontrolde ve denetime açık tutmuştur. Bunun yanında insanları yüce ahlaka, fazilete ve muamelelerinde dürüst davranmaya çağırmıştır. Müslümanın en belirgin özelliği, dürüst oluşudur. Alış-verişlerinde bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek alım-satım akdinin kendi yararına olduğunu telkîn etmek ve karşıdakinin piyasa değerinin dışında bir satış bedeline râzı etmek hiledir, haramdır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin Medine’ye hicret edince Medine’deki Müslümanların Yahudilere ait “Kaynuka” çarşısında alış veriş yaptıklarını gördü. Bunu gören Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, Müslümanlara ait müstakil bir Pazar yerini kurdu ve ondan sonra alışverişlerini orada yapmalarını emretti. Bununla da yetinmedi, zaman zaman çıkar, pazardaki piyasa durumunu, fiyatların kontrolünü ve malların kalitesini de denetleyerek ve düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı.

Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, bir gün Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, pazar yerini gezerken, elini bir zahire yığınının içine soktu, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya sebebini sordu. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah’ın peygamberi şöyle buyurdu: “Bu ıslaklığı herkesin görmesi için zahirenin üzerine çıkarman gerekmez miydi? “Bizi aldatan bizden değildir” buyurdu. (Müslim, Ebu Davud)

Görüldüğü gibi hadisi şerif, alış-verişte hile yapmanın haram olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Fıkıh âlimlerimizin bir kısmı, hile sabit olunca satılan eşyanın veya satış bedelinin geri ödenmesi gerektiğini söylerler. Bununla alakalı İmam Ebu Hanife’nin bizzat yaşadığı bir olayı dikkatlerinize arz etmek istiyorum:

İmam Ebu Hanife’nin kendisi kumaş satıcısı bir tüccardı. Bir gün kendisi yokken işçisi bir elbiseyi değerinden fazla bir fiyatla satar. Kendisi bunu öğrenince derhal alıcıyı bulup getirmesini emreder. Derken elbiseyi gönül rızasıyla alan adam bulunup getirilir. Durumu öğrenen alıcı: “ben elbisemi geri vermek istemiyorum, aldığım fiyata da razıyım” der. Bunun üzerine İmam Ebu Hanife: Sen razı olabilirsin de biz Mevla’yı nasıl razı ederiz?” der ve fazladan alınan parayı iade eder.

Fıkıh âlimlerimiz fahiş fiyatla satılan veya alınan bir malın iade edilmesi caizdir, demişler. Peki, bu akdin bozulmasına neden olacak fazlalık veya eksiklik miktarı ne kadardır? Buna örnek olarak sahabe devrinden şu örneği verebiliriz: Hz. Ebu Bekir efendimiz (ra), halifeliği döneminde valilerine irşatta bulunarak, günümüz tabiriyle seminer vererek onlara fahiş ğıbn (aşırı yararlanma) nispetini üçte bir olarak belirlemiştir. Bu duruma göre ğıbn; bir malın kıymetinden açık, yani göze batan bir şekilde fazla veya eksik bir fiyatla satılmasıdır. Fazlalık veya noksanlık açık olduğu zaman fâhiş ğıbn meydana gelmiş demektir. Son söz olarak: Alırken de verirken de zorluk çıkarmayanlardan olmanız dileğiyle…

Mehmet Şenlik - İnzar