Esirler Kervanı

Elleri, ayakları zincirliydi. Kalın zincirler, keskin kenarlı zincirler… Zincirli elleri, ayakları morarmış, yer yer kanamış, etleri kesilmişti. Perişan bir görüntüleri vardı. Kadınların çarşafları yırtılmış, kan ve çamura bulanmıştı. Açlık, yorgunluk, susuzlukla geçen uzun bir yolculuk sonunda ayakta zor duruyorlardı. Çocuklar şok olmuş bir şekilde, olanlara inanmayan, korku dolu bakışlarla çevrelerine bakıyor, ürkek ceylanlar gibi kadınların çarşaflarına sarılıp saklanmaya çalışıyorlardı.

Esirler Kervanı
Esirler Kervanı

Kafilenin içinde sadece bir erkek vardı. Şehitler kervanından geri kalmış bir erkek. Ağır hasta olduğu için zaten ölecek düşüncesiyle onu kendi haline bırakmışlar, öldürmemişlerdi. Yirmili yaşlarda olan bu genç gerçekten çok hastaydı. Ayakta duramıyordu. Hastalık ve daha sonra gördüğü korkunç eziyetler onu yarı insan yapmıştı. Dikenli zincirlerle bağlanan el ve ayakları parçalanmış, hala kanıyordu. Elbiseleri kan ve tozdan koyu kırmızı bir çaputa dönmüştü.

Dış görünüşleri perişanlığın zirvesini yansıtan bu insanların gözleri ise bambaşka bir âleme dalmış gibiydi sanki. Yüzleri sakindi, vakurdu. Bunca acı, musibet, yıkım karşısında ruhları dipdiriydi. Bakışları cesaret, yiğitlik, kadere rıza, ötelere özlem, zalimlere öfke doluydu. Tavırlarında herhangi bir pişmanlık, umutsuzluk, yıkılmışlık yoktu asla. Karşılarında altın süslemelerle kaplı tahtın üzerinde oturmuş küstah bakışlı, ahmak görünüşlü gence fütursuzca, meydan okurcasına bakıyorlardı.

Burası bir saraydı, Şam’da bir saray… Tahtın üstündeki genç ise Yezid bin Muaviye idi. Emevi devletinin başı… Karşısındaki perişan kafile Kufe’den, Kerbela’dan getirilmişlerdi. Şehitler serdarı Huseyn bin Ali ve yarenlerinden geriye kalan esirlerdi. Çoğu kadın ve çocuktu bu kafilenin. Kafilenin tek erkeği hasta olduğu için öldürülmeyen Ali bin Huseyn’di. Daha sonra İmam Seccad lakabıyla meşhur olacak, Ehl-i Beyt İmamlarından Zeynelabidin…

Yezid, şehir şehir çıplak develerin üzerinde haftalarca aç ve susuz, güneşin altında dolaştırılmış bu mazlum ve mahzun kafileye, esirler kafilesine dudaklarını bükerek baktı. Tahtına kurulmuş bir kibir abidesiydi o an. Taht odasını doldurmuş devlet erkânının, komutanların, Şam’ın ileri gelen eşrafının, eğlence arkadaşlarının içinde büyük orduları yenmiş muzaffer bir komutan gibi hissediyordu kendisini.

Yezid, esirler kervanıyla birlikte getirilmiş İmam Hüseyn’in kesik başını istedi. Resulullah’ın ciğerparesi, cennet gençlerinin efendisi İmam Hüseyn’in mübarek başı bir tepsi içinde taht odasına getirildi, Yezid’in önüne konuldu. İmam Huseyn’in kanlı başını gören kadın ve çocuklar ağlaşarak geri çekildiler. Yüzlerini duvarlara çevirerek o acıklı sahneye şahit olmamaya çalıştılar.

Babasının mübarek başına ağlamaklı bakışlarla bakan İmam Zeynelabidin, kan çanağı gibi olmuş gözlerinden, kan ve toz içinde kalmış sakallarına gözyaşlarının akmasına engel olamadı. Metin olmaya çalışarak zincirli kollarıyla hemen gözlerini sildi.

O esnada elli yaşlarında, kartal bakışlı, gözlerinden cesaret kıvılcımları fışkıran bir kadın esirlerin arasından ayrılıp İmam Huseyn’in kesik başının bulunduğu tepsinin önünde durdu. Kucaklamak istercesine zincirli ellerini kesik başa doğru uzattı. Adeta feryat ederek bağırdı:

“Ey Hüseyin, ey Resulullah'ın habibi, ey Mekke ve Mina oğlu, ey Kadınların Hanım Efendisi Fatimet'üz-Zehra'nın oğlu, ey Mustafa kızının oğlu!"

Herkes donmuş ona bakıyordu. Bazı gözlerde yaşlar vardı. En katı yürekliler bile duygulanmıştı. Yezid, kendi huzurunda düşmanını pervasızca öven, yücelten bu kadına şaşkın ve suskun bir yüzle bakıyordu. Neden sonra yanındakine fısıldadı Yezid:

--- Kim bu kadın?

--- Zeynep! Dediler. Hüseyn’in bacısı, Ali’nın kızı Zeynep!

Evet, o Zeynep’ti. Allah’ın aslanı babası gibi cesur, cennet kadınlarının hanımefendisi annesi Fatıma gibi iman yüklü, ağabeyi Hüseyn gibi dedesinin dinini ihya etme uğruna başını kılıçlara uzatmaktan çekinmeyecek olan Zeynep! Zeyneb-i Kübra…

Perişan elbiseli, el ve ayakları zincirli bu cesur kadının heybetinden ürken Yezid neden sonra kendini toparladı. Hizmetçisinden uzun bir çubuk istedi. Getirilen çubuğu eline alarak İmam Hüseyn’in mübarek dudak ve dişleriyle oynamaya başladı.

O esnada mecliste bulunan yaşlı sahabelerden Ebu Burze-i Eslemî dayanamadı. Bütün cesaretini toplayarak öfkeyle Yezid’e bağırdı:

“Yazıklar olsun sana Yezid! Fatıma'nın (r.anha) oğlu Hüseyin'e (r.a) çubukla mı vuruyorsun? Oysaki ben Resulullah'ın (s.a.a), Hüseyin ve kardeşi Hasan'ın (Allah'ın selamı onlara olsun) dişlerini öperek 'Siz ikiniz cennet gençlerinin efendilerisiniz. Allah sizi öldürenleri öldürsün, lanet etsin ve cehenneme atsın. Ne de kötü bir yerdir orası!' dediğini duymuş ve görmüş biriyim.”

Yezid böyle bir tepki beklemiyordu. Muzafer komutan hevesleri kursağında kalmıştı. Önce Zeynep, şimdi de bu yaşlı sahabe…

Hırsından deliye dönen Yezid yerinden fırladı.

--- Şu yaşlı bunağı atın buradan! Diye muhafızlara emretti.

Silahlı muhafızlar yaşlı sahabenin kollarından tutarak onu yaka paça dışarı çıkardılar.

Yezid rahatı bozulmuş olarak tekrar tahtına oturdu. İmam Huseyn’in dudaklarına çubuğunu vurmaya devam etti. Bu esnada küstahça sırıtarak şu şiiri okuyordu:

“Keşke Bedir Savaşı'nda öldürülen kabilemin büyükleri olsalardı da, Hazrec kabilesinin, kılıçlarımızın inmesiyle nasıl inlediğini görselerdi. Görselerdi de bunun sevinciyle çığlık atarak "Ey Yezid, ellerin kırılmasın!" deselerdi! Biz Haşimoğulları büyüklerini öldürerek, Bedir Savaşı'nın yerine hesap ettik. Ahmed'in yaptıklarından ötürü, onun oğullarından intikam almazsam Hindifoğulları'ndan değilim!”

Yezid’in bu küstah tavrını gören Zeynep birkaç adım daha ileri çıktı. Derin bir nefes aldı. Heybet ve vakarla etrafına baktı. Gözlerinde cesaret, iman ve düşmana öfke vardı. Bakışlarıyla kardeşi Huseyn gibi asla zilleti kabul etmeyeceğini ilan ediyordu adeta. Tok bir sesle konuşmaya başladı. Öyle bir konuşma ki zalimlerin yüzlerindeki sahte maskeleri paramparça ediyordu. Hüseyn’in kıyamının sesi olan, Hüseyn’in mesajını çağlara ulaştıran, hakkın gizlenmesine asla müsaade etmeyen, özgürlük ve adalet âşıklarının bağrından yükselen bir feryat.

Herkes susmuş onu dinliyordu. Yezid ölüme meydan okuyan bu yiğit kadının haykırışları karşısında ne cevap vereceğini bilemiyor, ahmak bakışlarını çevresinde gezdirerek yardım dileniyordu. İmam Huseyn’i suçlu ilan etmek için esirleri huzuruna getirten Yezid yaptığından bin pişman olmuştu.

Zeynep dişi bir aslan gibi haykırıyordu. Zeynep’in çığlıkları zalim Yezid’in ve Emevi devleti büyüklerinin başına balyoz gibi iniyordu.

"Ey Yezid!” diye haykırıyordu Zeynep. “Esir olarak şehir şehir dolaştırmakla bu geniş yeryüzünü ve bu fezayı bize dar ettiğini, bizi Allah katında hor ve zelil, kendini de yücelttiğini ve bu olayların da senin yüce makamından olduğunu mu sanırsın ki bundan ötürü çok övünür ve sevinirsin? Dünyanı abat ettiğin için çok mu mutlusun? Her şeyin istediğin gibi gerçekleşmesine ve saltanatı ele geçirmene çok mu sevinirsin? Yavaş ol, yavaş! Allah'ın, "O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azab vardır."  buyurduğunu unuttun mu yoksa?"

                Devam ediyordu Zeynep, dünya durdukça özgürlerin yolunu aydınlatacak konuşmasına:

                "Ey azat edilenlerin (Mekke'nin fethi sonrasında) oğlu, kendi kadın ve cariyelerini perde ardında tutup Resulullah'ın (s.a.a) kızlarını da yüzü açık ve örtüsüz olarak düşmanlarının yanında şehir şehir dolaştırman ve her konağın sakinlerine göstermen, yabancıya ve aşinaya, alçaklara ve şerefli insanlara, bu himayesiz esirleri göstermen insaf ve adalet midir? Soylu ve asil insanların ciğerini ağzına alıp sonra dışarı atan ve şehitlerin kanıyla beslenen birinden  nasıl merhamet beklenebilir? Her zaman itiraz, husumet ve kinle bize bakan kimse, elinden gelen her türlü kötülüğü neden yapmasın? Şimdi de sanki bu yaptığıyla günah işlememiş gibi mest ve mağrur bir hâlde cennet gençlerinin efendisi Hüseyin b. Ali'nin (r.a) dişlerine çubukla vuruyor ve pervasızca, 'Bedir Savaşı'nda ölen büyüklerim keşke burada olsalardı da bu durumu görmekle çığlıklar atarak, 'Ellerin dert görmesin ey Yezid!' deselerdi.' diyorsun. Niye bu sözü demeyesin ve niye bu şiiri okumayasın ki? Sen Muhammed (s.a.a) evlatlarının kanına buladın elini ve yeryüzünün yıldızları olan Abdulmuttaliboğulları'nı katlettin. Fakat bununla kendi ölüm ve bedbahtlığına zemin oluşturdun. Şimdi de duyuyorlarmış gibi kendi kabilenin yaşlılarına sesliyorsun. Çok geçmeden sen de onlara katılacak ve 'Keşke ellerim kırılsaydı ve dilim lâl olsaydı da bunları demeseydim!' diyeceksin."

                Zeynep’in her sözü, her feryadı Yezid’i karabasanlara uğratıyordu. Taht Yezid’e diken olmuştu. Gözlerini aptalca kırpıştırıp duruyordu. Zeynep’in gazap dolu sözleri karşısında etrafına boş gözlerle bakıp sırıtmaktan başka bir şey yapamıyordu. Gerçekten de karşısındaki Ali’nin kızıydı. Babası gibi cesur, babası gibi söz ve hitabet ustası… Bu kadar etkileyici sözü nereden buluyordu acaba?

                Zeynep şimşek gibi çakan, gök gibi gürleyen haykırışlarıyla Yezid’e ve yönetimine beddualar etmeye başlamıştı:

                "Ey güçlü Allah'ım, bize zulmedenlerden intikamımızı ve hakkımızı al ve gazabının ateşinde yak onları! Yezid! Bu yaptıklarınla ancak kendi derini yüzdün ve kendi etini parçaladın. Çok sürmeyecek; Peygamber (s.a.a) evlatlarının kanını akıtmak ve Ehlibeyt'ine saygısızlıkta bulunmakla yüklendiğin bu vebalin altında Hz. Peygamber'in (s.a.a) huzuruna çıkacaksın. O gün Allah onları bir araya toplayacak ve haklarını alacaktır. "Allah yolunda öldürülenleri sakın 'ölüler' sanmayın. Hayır, onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar."  Allah'ın hükmedici, Muhammed'in (s.a.a) davacı ve Cebrail'in de ona yardımcı olacağı gün senin için yeterlidir. Seni bu makama getirerek Müslümanların sırtına bindirenler, zalimler arasından ne de kötü bir bedel seçtiklerini çok yakında anlayacak ve kimin daha bedbaht olduğunu bilecekler. Sen konuşulmayacak kadar değersiz birisin; ama mevcut durum, seninle konuşmayı mecbur etmiştir. Seni kınamak ve zemmetmek ise benim gözümde değerli ve büyük bir iştir. Gözler ağlamakta ve sineler de gam ateşiyle yanmakta. Ah, Allah ordusunun şeytan ordusu eliyle öldürülmesi ne ilginçtir! Bizim kanımız ellerinden damlamakta ve etlerimiz ise ağızlarında çiğnenmekte. O arı ve pak bedenler yer üstünde kalmıştır. Çöl kurtları sırayla onları ziyaret etmekteler."

                "Ey Yezid, bugünkü zaferini ganimet biliyor isen, yaptıklarından başka bir şey göremeyeceğin o gün geldiğinde bunun hesabını vereceksin. Allah kullarına haksızlık etmez! Biz de şikâyetimizi O'na yöneltiyoruz. O'dur bizim sığınağımız. Ey Yezid, kendi işinle meşgul ol ve istediğin şekilde düzen kurmak için çalış! Ne yaparsan yap, Allah'a andolsun ki adımızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyecek ve bizim işimizi bitiremeyeceksin. Alnındaki bu lekeyi de silemeyeceksin. Çünkü aklın âlil, yaşayacağın günler az ve kâlildir. "Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun!" diye seslendiğinde gaybî münadi, o gün bu topluluğun da dağılacaktır. Allah'a hamdolsun ki, başlangıcımızı saadet ve mağfiret, sonumuzu da şehadet ve rahmet kıldı. Allah'tan istiyoruz ki nimetini şehitlerimize tamamlasın, mükâfatlarını artırsın ve bizleri de onlar için salih haleflerden kılsın. Çünkü O, bağışlayan ve şefkatlidir. Allah bize yeter, ne de güzel vekildir O!"

                Yezid, esirler kervanını Şam’a getirdiği için bin pişmandı. Zeynep’in konuşmasından sonra Şam halkı gerçeği anlamaya başlamış, Emevilere karşı öfke dolmuştu. Bunu gören Yezid, kendini temize çıkarmaya çalıştı. Katliamdan adamlarının sorumlu olduğunu iddia etti. Hediyelerin eşliğinde esirleri Medine’ye gönderdi.

                Evet, Huseyn kıyam etmiş, Zeynep de o yüce kıyamın sözcüsü olmuştu. Zeynep’in feryadı hala özgür ruhları harekete geçirmeye, adaletperverleri zalimlere karşı gazaplandırmaya devam ediyor.

SADULLAH AYDIN - İnzar