Ey Özgürlük, Kanadı Kırık Güzel Kuşçuğum! 

Şehvetinin ve öfkesinin esiri olan insanoğlu, ömür dakikalarını, şehvetini ve öfkesini tatmin edebilmek için, fütursuzca harcar. Bu duyguları tatmin uğruna, hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığı gibi, önüne çıkan engelleri de hayatı pahasına bertaraf etme gayreti içerisinde olmaktan da geri durmaz.

Ey Özgürlük, Kanadı Kırık Güzel Kuşçuğum! 
Ey Özgürlük, Kanadı Kırık Güzel Kuşçuğum! 

Şehvet ve öfkesinin esiri olan insan, şehvet ve öfke anlamında, özgür olabilmek adına, bu iki duygusunun tatminine engel olabilecek, sınırlayacak tüm kayd ve bentleri bertaraf etmek ister. Hiç çekinmeden, kendi özgürlüğü için başkalarının özgürlüğünü elinden alır. Nitekim bu gaye ve amaç uğruna milyonlarca özgür Afrikalı, Avrupa ve Amerika’lıların özgürlüğü (!) için köleleştirilmiş, özgürlükleri ellerinden alınmıştır.

 

Allah’ın özgür olarak yarattığı, gerek insan ve gerekse de hayvan tüm canlılar özgürlüklerine düşkün, özgürlüğüne sevdalıdır. Sonradan boyunlarına geçirilmiş bukağılardan, ellerine ve ayaklarına vurulmuş prangalardan, zincirlerden, kurtulacakları günün hayaliyle yaşarlar. Bülbülü altın kafese koymuşlar ah vatanım demiş. Altın dünyanın en değerli madenlerinden olmasına rağmen, özgürlüğüne engel olduğu için, bülbülün düşmanıdır. Çünkü şekli altın olmasına rağmen kafesin işlevi, içindeki canlıyı, hapsetmek, özgürlüğünü elinden almaktır. Artık bülbül bir zamanlar, uçsuz bucaksız ormanda kanat çırpamayacak, acıklı hüzünlü sesini güle duyuramayacak. Hiçbir varlık, boynunda zincirle ya da bir kafesin içinde dünyaya gelmez. Allah, tüm mahlûkatı özgür yarattığı gibi, insanı da özgür olarak yaratmıştır. Bundan dolayı İslam, toplumsal hayat için uyulması gerekli kurallar dışında, bireysel olarak hiç kimsenin özgürlüğünü kısıtlamaz.

 

Özgürlük denince akla herkesin istediğini yapabilme serbestîyetine sahip olabilmesi düşüncesi gelmemelidir. İstediğini yapabilme serbestiyetine sahip, yani [1]فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُۜ olan tek zat, cenabı Allah’tır. Böyle olmadıkları halde, kendilerini her şeyi yapabilme güç ve kabiliyetinde gören insanlar var olmuş ve var olacaktır. Ama bu düşünceye sahip insanların bu düşüncesi bir vehimden başka bir şey değildir. Tarih bu düşünce sahiplerinin hazin sonlarının öyküleriyle doludur. Nitekim bunlardan bir tanesi de, Kur’an’ın kendisinden sıklıkla bahsettiği Firavun’dur. Firavun, Kur’an’ın anlatımına göre, şöyle diyordu kavmine:  اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰىۘ  “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!”[2] Yine O, اَلَيْسَ ل۪ي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْر۪ي مِنْ تَحْت۪يۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ   “Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz?"[3] Bu söylemiyle Firavun, kendisini sınırsız bir özgürlüğe sahip, her şeyi yapabilme güç ve salahiyetine sahip biri olarak görüyordu. Çok geçmeden bunun böyle olmadığını kendisi de gördü. Allah’ın kurbağa ve çekirge gibi zayıf ordularının karşısında hezimete uğradı. Ve bu düşünce onun denizde zelil bir şekilde ölmesine vesile oldu.

Bizim sözünü ettiğimiz özgürlük, bir insanın insan olması hasebiyle, insani haklarını kullanabilme serbestiyetinin elinden alınmasıdır. Örneğin bir insanın sahip olduğu inancını yaşayamaması gibi… Ya da insan olarak, doğuştan konuştuğu dilin yasaklanması, teninin renginden dolayı ayrımcılığa maruz kalması gibi… Ya da yaşadığı vatanından haksız yere çıkarılması gibi… Bunların sayısını arttırabilirsiniz. Özgürlükten kastımız, bu anlamdaki özgürlüktür.

Tutsaklık, esaret, insanın tabiatına aykırıdır. Her insanın inandığı inancı, yaşadığı toprağı, konuştuğu dili, onun özgürlüğünün sembolüdür. Bunlar bir insanın elinden alındığı zaman, bu o insanın özgürlüğünden mahrum bırakılıp, köleleştirilmek istendiği manasına gelir. İnsan fıtratında suyun, ekmeğin, yeri neyse özgürlüğün yeri de odur. Hatta bunun da ötesinde, özgürlüğü elinden alınan insan susuz, ekmeksiz yaşamaya razı olur, ama esaret altında, tutsak olarak yaşamaya asla! Özgürlüğünün önündeki tüm engelleri, setleri, bentleri kaldırmak için var gücüyle çaba sarf eder. Yeryüzünde gerek İslami, gerekse, gayri İslami oluşumlar, topluluklar, on yıllardır süren ve her platformda sürdürdükleri mücadeleleriyle ellerinden alınan bu hakları geri almak için çabalamaktadırlar. Allah’ın kendilerine doğuştan itibaren verdiği, gasp edilmiş haklarını alabilmek için…

Allah indinde yegâne din, makbul olan din, İslam’dır. Ama buna rağmen Allah (cc) kendi dinine girmeleri için dahi olsa, insanların zorlanmasını yasaklamıştır. لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ “Dinde zorlama yoktur.”[4] Müslim, gayri Müslim, hakları ellerinde alınan tüm insanlar, İslam’ın koruması altındadır. Nitekim müşriklerin kurmuş olduğu “Hılful Fudul” yani erdemlilerin yemini anlamındaki, cemiyete, peygamberliğinden önce katılan Peygamberimiz (sav), Peygamberlikten sonra da böyle bir oluşum olduğu takdirde yine katılacağını söylemiştir. Çünkü bu cemiyet hakları gasp edilen mazlumların haklarını,  gasıp ve zalim kişilerden geri almak için kurulan bir cemiyetti.

 

Tutsaklık, esaret, canlıların ve eşyanın tabiatına aykırıdır. Canlı ya da cansız, yerinden yurdundan edilerek, özgürlükleri elinden alınmış her varlık, bunun acısını ve ıstırabını çeker. Örneğin, normal şartlarda, yatağında akan su, sessiz, sakin ve uysaldır. Sessiz sedasız akar. Kimseye bir zararı dokunmaz. Akarken çıkardığı ses, onun özgürlüğünün sevincinin sesidir. Bunun içindir ki, o ses insana huzur verir. Çünkü kendi yatağındadır. Çünkü özgürdür. Suyun önüne engeller koyulduğu, özgürce akışı engellendiği ya da yatağından ayrılmaya zorlandığı zaman, sessiz sedasız akan su hırçınlaşır. Özgürlüğünü kaybedişi, vatanını terk edişinden dolayı çıkardığı ses, insana ürperti verir. Şelalelerin çıkardığı ses, yerinden yurdundan çıkarılan suyun öfke sesidir.  Özgürlüğünü kaybetmesinin acı feryadı ve çığlığıdır.

Sazlıkta özgür bir kamış olduğu zaman, kaval da, özgür bir şekilde rüzgârın esintisiyle adeta kelebekler gibi havada, bir o yana bir bu yana savrulurken, hiç ses çıkarmamaktadır. Havada adeta rüzgârla dans etmekte, özgürlüğün tadını çıkarmaktadır. Ne zamanki özgürlüğüne son verilir, sazlığından koparılır, ney ya da kaval yapılmak için içi oyulur, işte o zaman acı acı inlemeye başlar. İnsanların kulağına neyin kavalın sesi çok hoş gelir. Ama onun halini anlayan hal ehli insanlar, onun acı acı inlediğinin farkındadırlar. Tıpkı kafesteki bülbüllerin, kanaryaların ve diğer kuşların ötüşünün insanlara hoş gelmesi gibi… Aslında onlar da ötmüyor. Hepsi ey özgürlük, ey özgürlük diye feryat ediyorlar. Özgürlük onların şarkısı olmuştur. Ondan başka repertuarlarında başka şarkı da yoktur zaten.

Doğup büyüdüğü topraklarda inandığı gibi yaşamasına müsaade edilmeyen, renginden, dilinden dolayı hor ve hakir görülmek suretiyle, vatanından göç ettirilen, sürgün edilen nice insanın da, dilinde özgürlük şarkıları, türküleri vardır. Bundan dolayıdır ki, zindanlara tıkılan birçok kişi mutludur. Çünkü bedenen tutsak edilmelerine rağmen, ruhları özgürdür. Dört duvar arasında, Nasara, yensuru, nesran[5] helbestlerini, “Tu guh dêre nutq û beyana fesîh, Ji bo ferzueynane merdê melîh.”[6] sıtranlarını söylerler. O esarette, onlardan esirgenen inançlarını yaşamakta, yasakladıkları dillerini özgürce konuşabilmektedirler.  Muhaceratta yıllardır yaşamaya mecbur bırakılan muhacirler, vatan özlemi bağırlarını yakmasına rağmen, inançlarını özgürce yaşayabilmek adına terki dünya olmuşlardır. Habeşistan’a, Medine’ye hicret eden muhacirler gibi, Mekke’nin hasretiyle yanıp tutuşmalarına rağmen, inançlarını özgürce yaşayabilmek adına diyar diyar gezmektedirler. Onların da gözünde tüten Mekke’leri vardır. Onlar da sahabeyi kiramın Mekke tarafına bakıp, şiirler okuması gibi, kendi Mekke’lerinin olduğu yöne bakıp şiirler okumaktadırlar. Onlar da Mekke’den gelen kervanların etrafını çeviren sahabeyi kiram gibi, doğup büyüdükleri vatanlarından gelen insanların etrafını çeviriyor. Onlardan memleketlerinden söz etmelerini istiyorlar. Nitekim bir gün, bir sahabe Mekke’den gelen kervandan birine ızhir çiçeğini soruyordu; “Allah aşkına ızhir çiçeği açmış mı?” diye. Izhir çiçeği Mekke'de, baharda açan güzel kokulu bir çiçeğin adıdır. Mekkeli olup Izhir çiçeğini bilmeyen yoktur. Kervandakiler de biliyordu o çiçeği. Ama anlamadıkları Izhir çiçeğine olan bu ilgi. Izhir çiçeğini neden sordukları. Bilmezlerdi, bilemezlerdi. Çünkü onlar Mekkeliydi Ama muhacir Mekkeli değillerdi. Mekke’den uzakta yıllarını geçirmemişlerdi. Onlar her gün Izhir çiçeğine bakıyordu ama bir muhacirin baktığı gözle bakmıyorlardı. Asla bakamazlardı da.

Tüm bu çile ve sıkıntılar, tarih boyunca, özgürlükleri ellerinden alınmış özgürlük âşıklarının, özgürlük adına, maruz kaldıkları çile ve ıstıraplardır. Bu ıstırap bugün halen devam etmektedir. Şu an, yeryüzünde yaşadıkları ülkelerde, kendi dinlerini yaşayamayan, kendi dillerini konuşamayan nice insanlar vardır. Kendi ülkelerinde özgürlükleri ellerinden alınmış, esaret hayatı yaşamaktadırlar. Nitekim bugün, birçok Afrika ülkesinin dini Hristiyanlık, resmi dilleri ise, ya İngilizce ya da Fransızca’dır. Bu ülkelerde yaşayan insanlar, kendi dinlerini değil, başkalarının onlar için seçtiği dini yaşamakta; kendi dillerini değil, hiç tanımadıkları bilmedikleri bir dili konuşmaktadırlar. Onların hem bedenleri, hem de ruhları tutsak edilmiştir. Allah’ın geniş arzı onlara daraltılmıştır. Kendi, ülkelerinin hiçbir karış toprağında özgür yaşayamamaktadırlar. Doğan her çocuk, köle olarak doğmaktadır. Ölünceye kadar da, bir gün özgür olacağı günün hayaliyle yaşamaktadır.

Peygamber efendimiz (sav) ile başlayarak, gerçek anlamda Kur’an hükümlerinin uygulandığı hiçbir devirde, insanların dinlerine, dillerine karışılmamıştır. Nitekim Medine’deki Yahudilerin aralarında meydana gelen meselelerde, onların kitapları olan Tevrat’ın hükümleriyle hükmedilmiştir. Bir mesele olduğunda, Peygamberimiz onların hahamlarını çağırır bunun onların kitabındaki hükmünü sorar, ona göre hüküm verirdi. Medine’de yaşayan Müslümanların dilleri Arapça olmasına rağmen, Yahudilerin kendi dillerini konuşmalarına bir sınırlama getirilmemiştir.

Özgürlüğünü kaybetmiş tüm halklar şunu iyice bilmeliler ki; İslam dini, insanların ahiretlerinin teminatı olduğu gibi, dünyada özgürlüklerin de teminatıdır. İnsanların kendi elleriyle yaptığı kanunlar insanların huzur ve refahını tesis etmekten çok uzaktır. Şu an bakıldığında yaşanan tüm kavgaların sebebi, sözüm ona dünyanın en insancıl ve özgürlükçü kanunlarıyla hükmettiklerini ve bunu tüm dünyaya hâkim kılacaklarını söyleyen devletlerin özgürlük anlayışlarıdır.

Sözlerime merhum Ali Şeriati’nin özgürlük üzerine yazdığı şiirinden bir bölümle son verirken, hepinizi Allah’a emanet ediyor, dualarınızı bekliyorum.

EY ÖZGÜRLÜK!

Ey özgürlük! 
Keşke seninle yaşasaydım. 
Seninle can verseydim. 
Keşke sende görseydim. 
Sende nefes alıp verseydim. 
Sende uyusaydım. 
Sende uyansaydım. 
Yazsaydım, söyleseydim. 
Sende hissetseydim ve seninle olsaydım! 
Ey özgürlük! 
Ben zulümden bıkkınım, esaretten bıkkınım. 
Zincirden bıkmışım, Zindandan bıkmışım. 
Hükümetten bıkmışım. 
Zorunluluktan nefret ediyorum. 
Seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum. 
Benim yaşamım senin hatırınadır. 
Gençliğim senin hatırınadır var olmam. 
Ey özgürlük! 
Kutlu özgülük! 
Seni tahta oturtmak istiyorum. 
Ya sen beni yanına çağır, ya da ben seni kendi yanıma çağırayım! 
Ey özgürlük! 
Kanadı kırık güzel kuşçuğum! 
Keşke seni vahşet bekçilerinden gece, karanlık ve soğuk meydana getirenlerden, 
duvarları, sınırları, kaleleri, zindanları yapanlardan kurtarabilseydim. 
Keşke kafesini kırıp seni sabahın temiz bulutsuz ve tozsuz havasında uçurabilseydim. 
Fakat… Benim de ellerimi kırmışlardır. 
Dilimi kesmişlerdir. 
Ayaklarıma zincir vurmuşlar ve gözlerimi bağlamışlardır… 
Ey özgürlük! 
Her sabah hayalimin şefkatli ve sevgili parmaklarıyla elimde huzursuz olan canlı ve dilli saçlarını yumuşak bir şekilde ve sevgiyle tarıyorum. 
Günün tamamını seninle geçiriyorum. 
Adım adım gölge gibi seninle birlikteyim. 
Seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. 
… 
Ey özgürlük! 
Senin için nice zindanlar çekmişim nice zindanlara da katlanacağım. 
Yine senin için nice işkencelere tahammül etmişim ve nice işkencelere de tahammül edeceğim. 
FAKAT KENDİMİ ASLA İSTİBDADA SATMAYACAĞIM. 

 

 

[1]  Buruc suresi 16

[2] Naziat Suresi 24

[3] Zuhruf Sûresi (51)

[4] Bakara 256

[5] Arapça emsile kitabı

[6] Büyük islam alimi, Merhum Seyda  Molla Halil Siirdî'nin (1754-1843) ünlü eseri olan ve akaid konularının ele alındığı Kürtçe'nin Kurmanci lehçesinde yazılmış, manzum bir eser olan, Nehcul Enam’dan iki beyit.

Mucahit Haksever - İnzar