Fransız Devrimi ve Muhafazakârlık

"Das Kapital’in muhafazakâr bir dengi yoktur ve Tanrı bilir asla da olmayacaktır.”

Fransız Devrimi ve Muhafazakârlık
Fransız Devrimi ve Muhafazakârlık

Muhafazakârlık, tanımlanması güç bir kavram… Kimisine göre kurulu düzenden rahatsız olmayan, kimisine göre itidalli, kimisine göre ise dindar...

Max Eastman ve Anthony Sullivan gibi ateistler muhafazakâr olduğuna göre dindar tanımlaması havada kalır.

Kavramı bir de Rusell Kirk’in girişteki sözüyle yan yana getirirsek kafalar duman olur.

Muhafaza: Hıfz etme, saklama, terk etmeme, değiştirmeme, bırakmama, yürürlükte tutma… olarak tanımlar sözlükler.

Uzmanlar statükoculuk veya değişim karşıtlığını muhafazakârlık saysa da aslında kış için sebze kurutan teyze de ABD'nin ülke topraklarını ve doğal kaynakların korunması gerektiğini iddia eden eski başkanlardan Roosevelt kadar muhafazakârdır.
Muhafazakâr, keskin değişime karşı tedrici değişimden yanadır, değerlere saygı duyar, siyasete sınırlı işlev yükler.
İngiltere’de muhafazakârlık yıllardır ana akımdır ve Peter Viereck’e göre İngiltere'de herkes biraz muhafazakârdır.
18. yüzyıl aydınlanması ve Fransız devrimi radikal bir çıkıştır. Muhafazakârlık burada ortaya çıkar ve devrimcilerle birbirini kırar geçirir. 

Muhafazakârlığın dört sacayağı vardır: Din, vatan, özel mülkiyet, aile.
Avrupa’da şövalyeliğin, devrimcilik; Aydınlanmanın, felsefi kopuş; sanayi devriminin sosyolojik kopuş; Fransız devriminin de siyasi kopuş olduğu bir gerçektir.

Muhafazakârlığın her zaman bir sloganı var: “Makul ol!”

Bu slogandan yola çıkarsak en devrimci veya radikal ebeveynin çocuğundan beklediği tutum da bu slogandan farklı değildir.
Fransız devrimine karşı duruşuyla bilinen Edmund Burke’ye soruyorlar Fransız Devrimi'ni neden alkışlamıyorsunuz?

Cevabı manidar: “Fransa'nın yeni özgürlüğü ile ilgili tebriklerimi, bu özgürlüğün hükümetle, kamu gücüyle, silahlı kuvvetlerin disiplini ve itaati ile etkili ve dengeli dağıtılmış bir vergi tahsilatı ile maneviyat ve dinle, mülkün korunmasıyla, barış ve düzenle, sivil toplumsal adetlerle nasıl irtibatlandırıldığıyla ilgili bilgilendirilinceye kadar alkışları ertelemeliyim.”
Yine devamla;

“Edebiyatçıların, siyasetçilerin ve dolayısıyla aydın takımının tamamı başkalarının hakkına saygı göstermez, onlar için eskiye ait olan şeyleri yok etmek, sırf eski olduklarından yeterli kabul edilir mi?  Fransız İhtilali’ne karşı en büyük eleştirim; devrimin belli bir tabandan değil bir zihindeki ideal plana göre bütün bir toplumu yukarıdan aşağıya inşa etmeyi, birilerinin kendini haklı görmesi olarak görünüyor. Yüzlerce, binlerce yıllık bir birikimin ürünü olan kurumlar, tarihin testinden geçmiş ve kalıcı olduğunu kanıtlamış değerler devrimcilerin tasarladıkları insan ve toplum kalıbına uymadığı için hoyratça hedef alınıyordur.”

Burke’nin eleştirisini Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına doğru çevirip tahlil ettiğimizde ve sürgün edilen yüzden fazla aydının durumu, bizde neden Burkelerin olmadığına işarettir.

Edmund Burke de bu fikirlerinden dolayı başta en yakın dostu Thomas Paine olmak üzere birçok kişinin hedefi olur.

Paine’nin kansız gerçekleştiğini iddia ettiği ihtilal, insan öldürme aracı giyotini icat eder ve harıl harıl işletilir.
Fransız devrimi yıllarındaki devrim terörü sadece monarşi yanlılarını, aristokratları, kiliseyi, din adamlarını, değil devrimi destekleyen ama onların siyasetini onaylamayan devrimcileri de hedef alır.
Burke, uğursuz bir kâhin olarak belki tarih kitaplarında yer alır.

Burke’nin “Fransa'daki Devrim Üstüne Düşünceler” kitabına karşı Thomas Paine “İnsan Hakları” adlı bir eser kaleme alır. İkisi de aslında liberal kökenli fakat biri devrimden yana tavır takınırken diğeri muhafazakâr bir kimlikle ortaya çıkar.
Paine de daha sonra devrimi şu yönlerden eleştirir: “Devletin ve hükümetin anayasaya değişmez hükümler koymak bir saçmalıktır ve her kuşağın kendi anayasasını belirleme hakkı olmalıdır. Bu fikirler aslında muhafazakâr geleneğe göre saçma, devrimci zihniyete göre doğaldır.”

Thomas Paine, başta devrimin az kurban verdiğini şaşırtıcı bulup başarılı olarak görür ve devrimin kimseyi öldürmediğini dile getirir. Ancak İnsan Hakları adlı eserinin mürekkebi kurumadan Fransa'da giyotin işler ve devrim eski düzeni çağrıştıran aristokratlara, kraliyet çevresine, din adamlarına ve siyasi muhaliflere değil devrimin kendi evlatlarına da yönelir.

Devrimin savunucularından Thomas Paine, kral ve kraliçenin idam kararına yüksek sesle karşı çıktığı için diktatörlük tarafından hapse atılır ve Fransa'da aylar boyu kuşkulu bir kiracı olarak idam korkusu altında yaşamak zorunda kalır.

Yıllarca Fransız devriminden sonra İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi konuşuladurur ancak devrim 1792 ile 1815 yılları arasında bir milyon insanın ölümüne sebep olur.

Vendee İsyanı sırasında devrim isyana katılan köylerin aileleri, çocukları, hepsi katliamdan geçirilir.
Vendee katliamı ile ilgili Fransız Cumhuriyet ordusu komutanlarından General François Joseph Westermann: “Artık Vendee yok. Kadınları ve çocuklarıyla kılıçlarımız altında öldü. Onları Savenay’in ormanlarına ve bataklıklarına gömdüm. Çocukları atların ayakları altına ezdim, kadınları katlettim. En azından bunlar bir daha haydut doğurmayacak, bana kızacak bir mahpus da yok. Hepsinin kökünü kazıdım.”
Vendeliler aslında sadece bedenen yok olmaları için değil başkalarına gözdağı ve ibret olacak şekilde katledilmişti. Resmi kayıtlara göre yüz yetmiş gayrı resmi kayıtlara göre altı yüz bin insan katledilir.

Vendee katliamının katili Westermann da idam edilir ancak idam gerekçesi Vendee değil ne yazık ki…
Herkes Maria Antoinette’yi nasıl tanır? O meşhur sözü ile… “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.” Bu sözlerin Antoniette’ye ait olmadığı bir hakikat. Devrimi şirin göstermek için uydurulan bir sözden ibaret.

Ancak şu sözlerin Marie Antoinette’ye ait olduğu kesin: “Allah'ım bana acı, artık gözlerimde yaş kalmadı.”
Marie Antoinette 14 yaşında iken 1770 yılında Fransa'ya gelin gönderilir. Yirmi üç yıl sonra Fransızlar kafasını giyotinle koparırlar.  Elinden alıp devlet korumasına aldıkları sekiz yaşındaki oğlu bir yıl sonra bir yerlerde ölü bulunur.

Thomas Paine buna İsyan edecek ve “Sizin amacınız krallığı ortadan kaldırmaktı, kralı değil; bugün kral ve kraliçe öldürmek cinayettir.” diyecek ancak bu cesur ve vicdanlı uyarı ne yazık ki cevapsız kalacaktır.
Entelektüel kadın Jeanne Manon Roland’ın  “Ey özgürlük senin adına ne suçlar işlendi!” cümlesi, başını giyotin bıçağının altına koymadan önceki son sözleri olarak zihinlere kazınır.

“Fransız devrimi bir ay içinde ateizm adına, engizisyonun tüm ortaçağ boyunca ve tüm Avrupa'da Tanrı adına öldürdüğünden daha fazla insan öldürdü.” diyor tarihçi Pierre Chauno.
Devrim, kökten yıkımı, Liberalizm soyut hakları savunurken muhafazakârlık yerleşmiş somut hakların devam etmesinden yanadır.
Benjamin Disraeli, 1870 – 1880 arasında İngiltere’yi yöneten muhafazakâr partili bir siyasetçi… Kendisi Musevi… İsrail’in kuruluşunda İngiltere’nin oynadığı rolün nedeni herhalde anlaşılır.

Benjamin Disraeli İngiltere'nin zenginler ve yoksullar olarak ikiye ayrılmış halini gördükten sonra zenginlerden fakirlere gelir transferi anlamına gelen bir politikanın öncülüğünü yapar. Kimse bunun İslam’daki zekât olduğunu anlamaz.

Aile toplumun hafızasıdır, liberalizm muhafazakârlığı yok etmek için aileye saldırır.
Muhafazakârlık, devleti önemser ancak aileye saldırı olduğu zaman devlete karşı aileyi korumaya çalışır, gelenekleri, geçmişin bizimle olan fısıltıları olarak okur.

Muhafazakârlara göre gelenekte bir geçmişin bilgeliği vardır. Muhafazakârlar ekonomide özel mülkiyeti savunurlar. Tarihi sembol ve kurumlara önem verir, aileyi önemsediklerinden eşcinselliği hastalık sayar... Muhafazakârlara göre siyasi sorunlarımızın çözümünde sadece akıl değil tarihi tecrübenin de bilgeliğine başvurmak gerekir. İnsanın tarihten, tecrübeden, gelenekten, dinden bağımsız bir biçimde ideal bir toplumun dayanması gereken kuralları ve ideal bir sistemi yaratabileceğini iddia eden rasyonalizme karşı çıkar.
Faşizm, Marksizm, Liberalizm farklılıktan beslenirken muhafazakârlık gelenekten beslenir.
“Britanya anayasası üzerinde metanetle ayakta duran zemini muhafaza edelim. Fransa'nın göklerinde süzülen balon pilotlarına hayranlık duymakla yetinelim, onların gözü kara ve umutsuz uçuşlarının peşinden gitmeye kalkışmayalım.” der Edmund Burke.
Muhafazakârlık, büyük hayaller ve büyük projelerden ürker. En büyük eleştiriyi de bu yönden alır.
20. yüzyıl dünyası sosyalist ve faşist kavgaların harabesi haline gelir. Bu iki akım dünyayı deneme tahtası olarak kullanır ve milyonlarca insanın ölümüne neden olur.
Muhafazakârlar da sosyalistler gibi toplumu hasta olarak görebiliyor ancak sosyalistler toplumun iyileşmesi için toplumsal ötenaziyi önerirken muhafazakârlar acıya katlanmayı ehven görür. Edmund Burke “Değişim için gerekli araçlardan mahrum bir devlet, kendisini muhafaza edecek araçlardan da mahrum bir devlettir.”
Günümüzde neo muhafazakârlık klasik tevazuunu terk eder. Çok kültürlülüğü bir tehdit olarak görür, çünkü artık etnosentrik bir akımdır. Kendisi gibi olmayana karşı tahammülsüzdür, ayrımcı ve dışlayıcı biçimde davranır.

Dış politikada çatışmayı önlemek bir yana kendisi çatışma ve şiddet üreten bir ideoloji biçimini alır. Ulusalcılık gibi bir garabete dönüşür.
Amerika'da George Bush’un ön plana çıkardığı düşünce bu düşüncenin ürünüdür.
Avrupa'da da yabancılara, göçmenlere, Müslümanlara karşı dışlayıcı, siyasi uygulamalar da bunun ürünüdür.

 Neo muhafazakârlığın temel felsefesi izolasyonizmdir.
Muhafazakârlar, liberallerin kürtaj, alternatif hayat tarzları, eşcinsellik, eşcinsel ailelerin evlat edinme taleplerine sıcak bakmazlar.
Magna Carta ile dalga geçmek için “Magna Farta” terimini kullanmışlar.

Muhafazakâr olarak bilinen Yahya Kemal Beyatlı “kökü mazide olan bir ati”ye inanır.

Namık Kemal düzen içinde yozlaşan kurumların iyileştirilmesini önerir. Yani devrimci değil ıslahatçıdır.

 “Modernleşmek için ve medenileşmek için Çinlilerden sülük kebabı yemeği almaya muhtaç olmadığımız gibi Avrupa'nın dansına, nikâhlanma usulüne de muhtaç değiliz.” diyen Namık Kemal’e Mehmet Akif Ersoy şu dizelerle destek verir:

“Alınız ilmini garbın, alınız sanatını

Veriniz hem de mesainize son suratını

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız

Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız” (Mehmet Akif Ersoy)

Ancak muhafazakârlığa düşman olan Celal Nuri’nin: “Maatteessüf tarihimizin büyük bir kısmını unutmak ve hatta mümkünse yıkmak mecburiyetindeyiz.” düşüncesi yakın tarihimizin bir özeti hüviyetindedir.

“Bir zamanlar bir ülkede geniş bir meydanda büyük bir ateş yakılmış. Devrimciler orada yaşayan herkesten geçmişe dair olan her şeyi yakmalarını emretmişler. Karşı çıkmak, korumak imkânsızdır. İnsanlar eskiyi, dolayısıyla yok edilmesi gerekeni temsil eden en değerli eşyalarını, hatta hatıralarını derin bir kederle o ateşin içine atarken izlemekten başka bir şey yapamıyorlar. Ateşin başında, en değerli şeylerin yanıp kül olduğunu içi parçalanarak izleyen bir adam, ‘keşke bu abuk sabuk devrimciler kendilerini yaksalar diye söylenince görmüş geçirmiş bir muhafazakâr ona şu cevabı vermişti: Merak etme, o da olacak, ateşe önce bizi atacaklar, en sonunda kendilerini.” Nathaniel Hawthorne’nin kültürel holokosta isyan eden bu anekdotu devrim adına ortaya çıkan yüz yıllık Türkiye ve kırk yıllık PKK tarihiyle düşündüğümüzde bir anlam kazanır.

“Radyolarda alaturka yasağının kaldırılması Türk musikisi taraftarlarının kazandığı bir zafer değil halkın bir süre sonra Mısır radyolarını dinlemeye başlaması üzerine korkan seçkinlerin verdikleri küçük bir tavizdir.” Beşir Ayvazoğlu

Hamdullah Yıldız - İnzar