HZ. DAVUD’UN KISSASI - 4: Dersler ve ibretler-3

“Bir zaman Dâvud ve Süleyman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı: Bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti.

HZ. DAVUD’UN KISSASI - 4: Dersler ve ibretler-3
HZ. DAVUD’UN KISSASI - 4: Dersler ve ibretler-3

Biz, onların hükmünü görüp bilmekte idik. Böylece bunu (bu fetvâyı) Süleyman’a Biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Tesbih eden dağları ve kuşları da Dâvud’a boyun eğdirdik. (Bunları) Biz yaparız. Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh sanatını/zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek misiniz?” (Enbiyâ / 78-80)
Hz. Dâvud ve oğlu Hz. Süleyman (a.s.), Allah’ın onların hükmüne şâhit olduğunu açıklayarak, her ikisinin hükmünün doğru olduğunu, her ikisinin de yanlış yapmadıklarını vurgulamış oluyor. Ya da onların bu şekilde hükmetmelerine Allah izin vermişti, onlar da kendi görüşleriyle önlerindeki davayı halletmeye çalışıyorlardı. Kaynaklar, Hz. Davud kıssasının ayette anlatılan bölümü ile ilgili olarak şunları aktarmaktadır: “Anlatıldığına göre Hz. Dâvud’a dava için iki kişi geldi. Bunlardan biri ekin tarlası ya da bağ sahibi, diğeri ise sürü sahibi idi. Birisi ekin ekmiş veya bağ-bahçe yapmıştı. Tarla sahibi Hz. Dâvud’a dedi ki: ‘Bu adamın sürüsü geceleyin benim tarlama/bağıma girdi ve hiçbir şey bırakmadı. (Aramızdaki meseleyi çözer misin?)’ Bu olayın doğru olduğunu anlayan Hz. Dâvud (a.s.) sürünün, tarlaya verdiği zarar karşılığı tarlanın veya bağın sahibine verilmesine hükmetti. Bunun üzerine sürünün sahibi Hz. Süleyman’a gitti ve durumu anlattı. Hz. Süleyman babasının yanına gelerek: ‘Ey Allah’ın peygamberi! Hüküm senin verdiğin gibi değildir’ dedi. Hz. Dâvud, ‘nasıldır?’ diye sorunca Hz. Süleyman şöyle dedi: ‘Sürüyü geçici olarak faydalanması, yavrularından ve sütlerinden yararlanmaları için tarla/bağ sahibine ver. Tarlayı/bağı da sürü sahibine ver. Ta ki sürü sahibi ekin tarlasını/bağı eski haline getirsin. Sonra da herkes kendine ait olanı tekrar geri alsın.’ Bunun üzerine Hz. Dâvud; ‘isabetli hüküm, senin dediğin gibidir’ deyip, oğlunun görüşünü karar olarak benimsedi.” Kaynaklar Hz. Süleyman’ın o zaman on bir yaşlarında bir çocuk olduğunu da ilave ediyorlar. En doğrusunu yalnızca Allah bilir.

 (Taberî, Tarih 1/344, Taberî, el-Câmiu’l-Beyan, 17/38; F. Râzî, M. Gayb, 22/195; İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 2/26; İbn Kesir, Muh. Tefsir, 2/516; Zemahşerî, el-Keşşâf, 3/125; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 11/203; Âlûsî, Rûhu’l-Beyan, 17/75; Süfyân es-Sevrî, Tefsîru Kur’âni’l-Azîm, 160, S. Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2389).

Bizce bu kıssadan çıkarılacak önemli neticelerden birisi de; istişarenin öneminin bir kez daha ortaya çıkmasıdır. Fikirleri dinlemesini bilmek ve farklı fikirlerin kulaklarımızı tırmalamaması lazımdır. Niyeti hak ve hakikat olan herkesin fikrine ehemmiyet verilmelidir. Yine bir mesele hakkında yargıda bulunulurken, bazen doğru-yanlış ikilemi geçerli iken, bazen de doğru-daha doğru veya hasen-ahsen ikilemi geçerli olabilir. Hükümde doğruluğun yanı sıra, kemal bir mertebenin de olabileceğini bilerek, anlayışımız çerçevesinde şekillenen yargının tek doğru karar olamayabileceğinin idrakinde olmalıyız.

Allah Azze ve Celle, kulluk ile mükellef tuttuğu insana, çıktığı bu yolculuğunda sayısız maddi ve manevi nimetler bahşetmiştir. Biz bu nimetleri saymakla bitiremeyiz. Sürekli bu nimetleri kullandığımız ve aşinalık kesb ettiğimiz için çoğu zaman bu nimetlerin ehemmiyetinin farkında olmayız. Bu nimetlerin mahrumiyeti, onların kıymetini bizlere hatırlatır. Maddi nimetlerde durum bu iken, manevi nimetlerde gaflet zirveye çıkmaktadır. Çoğu manevi nimetlerin ne denli büyük bir zenginlik olduğu aklımıza gelmez. Mesela iman sahibi birisi aslında nimetlerin yokluğundan şekva ederken veya kendisini nimetlerden yoksun bir kişi olarak görürken, aslında dünyanın en zengin insanlarından birisi olduğunu aklına bile getirmez. Hâlbuki bir Müslümanın sahip olduğu manevi nimetler, maddi nimetlerle kıyaslanmayacak kadar değerlidir. İman ve kanaatin en büyük zenginlik olduğunu bilen, hamdın ve şükrün zenginliğin zirvesi olduğunu fehmeden birisi, nimet noktasında fevkalade bir mertebede olduğunu idrak eder. Yine iman ve sıhhat nimetlerine sahip olan bir kul, dünyanın en bahtiyar insanlarından birisi olduğunu bilmelidir. Bir de buna bilinç, şuur ve idraki ilave edersek, bu durumun hem dünya hem de ahirette kazancın zirvesi olduğu bilinmelidir. Allah’ın insana verdiği nimeler denilince genelde sadece mal ve mülk anlaşılır. Oysa bu yargı doğru değildir. Allah Azze ve Celle’nin insanoğluna bahşettiği keskin idrak, zekâ ve yetenek; mal ile kıyaslanmayacak kadar değerlidir. Özellikle keskin idrak ve hikmet büyük bir nimettir. Kul, hikmet ve keskin idrak ile hayat kitabının satırlarını okuyabiliyorsa ve elde ettiği bu bilgi ile hayatını güzelleştiriyorsa ne mutlu o kula.
O halde hepimiz, bu güne kadar sahip olduğumuz ve kıymetini bilmediğimiz nimetleri şöyle bir gözden geçirelim. Sadece bakış açımızı değiştirmekle, bir anda dünyanın en zengin ve en fazla nimete sahip kullarından olduğumuzu görürüz.

3)            Hz. Adem’den günümüze kadar, din hayatın her alanına nüfuz etmiştir. Risaletin hayatın her alanına dair söyleyeceği sözü olagelmiştir. Yani din, hiçbir zaman sadece bir tefekkür ve vicdani bir ameliye formatına girmemiştir. Peygamberler, inzivaya çekilmemiş ve daima insanların ve hayatın içerisinde olmuşlardır. İnsanlara hem maddi hem de manevi konularda imam ve önder olmuşlardır. Onların rehberliği, hayatın her alanını kuşatmıştır. İnsanların manevi kurtuluşlarının yanı sıra maddi kurtuluşlarını da hedeflemiştir. İnsanları Allah ile buluşturmaya çalışırken, toplumların idaresini fasık ve facirlere bırakmamışlardır. Peygamberler, dakik vahiy temelinde, risalet ekseninde bir nizam ve medeniyet tesis etmeye çalışmışlardır. Geçmiş peygamberlerin şeriat ve risaleti gibi, Hz. Muhammed(sav)’in risaleti de bütün hayatı kuşatmaktadır. Günümüzde İslam’ı tahrif edip yozlaştırmak isteyenler, İslam’ı, fikri ve vicdani bir ameliye; en fazla, bireysel bir inanç istemi olarak takdim etme çabasındadırlar. Bunun yanı sıra, gerçek İslam’ı ise mahkûm etmeye çalışmaktadırlar. Böylelikle, yeryüzünün varisi olma ve Allah(CC)’ın nizamını yeryüzünde hâkim kılma vazifemizi iskat etmeye çalışmaktadırlar. Uydurulmuş bir din anlayışını kucağımıza bırakırken, dünyaya dair neyimiz varsa elimizden almakta ve tağuti bir nizam ile bizleri köleleştirmek istemektedirler. Bilelim ki, İslam siyaset ve yönetimin ta kendisidir. Toplumların yönetimi meselesi, bireysel meselelerden çok daha fazla önemlidir. Zaten topluca yapılan ibadetlerin mükâfatının bireysel ibadetlere nisbetle çok daha faziletli olması ve İslam’ın sürekli topluluk ve birlikteliği emretmesi de bunu açıkça göstermektedir. Kulluğu kendi nefsimizde yaşamak nasıl ki İslam’ın bir emri ise, aynı şekilde vahiy temelinde bir toplumsal yapı ve idare inşa etmek de İslam’ın bir emridir. Bizim yerimiz, inziva mağaraları ve uzletgâhlar değil; caddeler, sokaklar ve meydanlardır.

M. Zülküf Yel - İnzar