İlim, İman, Cesaret: Hz. Ali Radıyallahu Anh  (2)

O, “Allah’ın Arslanı”ydı. O iman ve teslimiyet, o zühd ve takva idi. Ama aynı zamanda o “İlmin kapısı Ali” idi. Şöyle buyurdu Hz. Ali radıyallahu anh:

İlim, İman, Cesaret: Hz. Ali Radıyallahu Anh  (2)
İlim, İman, Cesaret: Hz. Ali Radıyallahu Anh  (2)

“Allah’a yemin olsun, hiçbir ayet yoktur ki onun hangi hususta, nerede ve kim hakkında indiğini; gece mi, gündüz mü; ovada mı, dağda mı nâzil olduğunu bilmeyeyim!”

İMAN VE TESLİMİYET
Mekke’de yaşamak zorlaşmıştı.
“Rabbim Allah’tır” diyerek imanını izhar eden muvahhidler bir rahat soluğa hasret kalmıştı.
“Hicret” dedi, Allah Rasulü aleyhissalatu vesselam. Önce Habeşistan sonra da Medine yoluna düştü Peygamberin aziz dostları.
Peygamber ise bekliyordu.
Bıçak kemiğe dayanmıştı; ama beklenen ilahi emirdi.
Ve bir gün o ilahi emir geldi. Hz. Peygamber, Allah’tan gelen emri Hz. Ebubekir’e iletti ve hicretin ne zaman başlayacağını haber verdi. Ardından Hz. Ali’yi çağırdı.
Aziz Peygamber hicret edecekti ve ardında iman ve cesaretin cisimleşmiş hali olan Hz. Ali’yi bırakacaktı.
Önce teslim edilecek emanetleri söyledi Peygamber. Sonra da yapması gereken önemli görevi…
Ev kuşatılacak, peygamberi öldürmeye ant içmiş katil sürüsü hep beraber saldıracak, Peygamberi bulamayan gözü dönmüş kalabalık karşılarında Ali b. Ebi Talib’i bulacaktı.
Görev önemli ve ucunda ölüm olacak kadar tehlikeliydi; ama vahyin evinde yetişmiş Ali’nin yüreğinde korkuya yer yoktu. Onun teslimiyetinde zaman ve şartların bir etkisi söz konusu değildi. Baştanbaşa iman ve teslimiyeti kuşanmış birini dünyanın bütün orduları bile korkutamazdı.
Peygamberin daha önce verdiği tüm görevleri eksiksizce yerine getirmişti Hz. Ali. Peygamber ondan memnun, o, Peygamber’e ölümüne bağlıydı.
Yine görevini yerine getirdi.
Peygamberin yatağına uzandı ve örtüyü üzerine çekti Hz. Ali.
Aziz Peygamber, Yüce Rabbinin koruması altında, azgın müşrik sürüsünün arasından geçip gitti. 
Hicreti emreden Allah, Peygamberini korudu.
“Önlerine bir set, arkalarına da başka bir set çektik. Böylece onları kuşatıp sardık; artık onlar görmezler.” (Yasin/9)
Yüzlerine toprak saçarak geçen Peygamber aleyhissalatu vesselamı görmediler.
Katil sürüsü kendine geldiğinde iş işten geçmişti. Öfkeyle Peygamber’in evine daldılar. Örtüyü çektiklerinde Hz. Ali ile karşılaştılar. 
Hz. Ali, sakin, kendinden emin, görevini yapmış olmanın huzuruyla izledi öfkeden kuduran azgın sürüyü. 
Peygamber’i sordular, hakaret ve şiddete başvurdular, bir süre hapsettiler; ama Hz. Ali’nin çelik iradesi karşısında çaresizce geri çekildiler. 
Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Hz. Ali’ye, kendisine bırakmış olduğu emanetleri sahiplerine iade edinceye kadar Mekke’de kalmasını emretmişti. O da, bu iş için Mekke’de üç gün kaldı.
Emanetleri sahiplerine dağıttıktan sonra Medine yolunu tuttu. 
Bineği yoktu. 
Geceleri yürüdü, gündüzleri gizlendi. Gece karanlığında tek başına ıssız çöllerde Allah için hicret ediyordu. Rebiülevvel ayının ortalarına doğru Kuba’ya ulaştı.
Kuba’ya geldiğinde, ayaklarının altı şişmiş, yarılmış ve kanlar akmaya başlamıştı. Allah Rasûlü, Hz. Ali’nin geldiğini işitince:
“Ali’yi bana çağırınız!” buyurdu.
“Ya Rasulallah! Yürümeye takati yok!” dediler.
Efendimiz hemen kalkıp onun yanına vardı. Hz. Ali’nin perişan hâlini görünce rahmet ve şefkatinden ağladı. Onu kucakladı.
Ayaklarının altını eliyle sıvazladı ve iyileşmesi için Allah’a dua etti.

SEN BENİM KARDEŞİMSİN!
Medine’nin gönlü geniş Ensar’ı, hicret sonrası Mekke’nin mazlum muhacirlerine kucak açtı. Medine iman yurdu, Ensar ise kalplerine iman içirilmiş yüce sahabilerdi.
“Müminler kardeştir” diye buyurdu Rabbimiz ve bu kardeşlik Medine’de fiili olarak uygulamaya kondu. Aziz Peygamber, İslam kardeşliğini Ensar ve Muhacirler arasında belirgin bir şekilde uyguladı ve her Muhaciri Ensar’dan biriyle kardeş yaptı.
Kardeş yapılanların bir kısmı şunlardı:
Hz. Ebu Bekir ile Hârice b. Zeyd el-Ensârî, Hz. Ömer ile Utbân b. Mâlik, Hz. Osman ile                         Evs b. Sabit, Ebu Ubeyde el-Cerrâh ile Sa'd b. Mu'âz, Zübeyr b. Avvâm ile Selâme b. Vahş, Mus'ab b. Umeyr ile Ebu Eyyûb el-Ensarî, Ammar b. Yâsir ile Huzeyfe b. el-Yemân, Ebu Zer ile Münzir b. Amr, Abdurrahman b. Avf ile Sa’d b. Rebi…
Bu kardeşlik tesisini gören; ama ismi geçmeyen Hz. Ali duygulandı, gözleri yaşardı. Allah Rasulü aleyhissalatu vesselamın yanına geldi.
“Yâ Rasulallah!” dedi. “Ashabınızın arasında kardeşlik bağı kurdunuz, beni kimseyle kardeş yapmadınız!”
Efendimiz, tebessümle baktı amcaoğluna.
“Sen” diye buyurdu. “Dünyada ve ahirette benim kardeşimsin!” 
Dünyada ve ahirette Peygamber’e kardeş olmak!
Aman Allah’ım! Bu nasıl bir onur, nasıl bir müjde, nasıl bir sevinç!

BEDRİN ARSLANLARI
Bedir Savaşına doğru giden İslam Ordusunun bayraktarlarından biri de Hz. Ali idi.
İki ordu karşı karşıya geldiğinde müşriklerin önde gelenlerinden Utbe b. Rebia, Utbe’nin kardeşi Şeybe ve oğlu Velid, meydana çıkıp er dilediler. 
Karşılarına Ensardan üç genç çıkınca itiraz ettiler. “Biz dengimizi istiyoruz” dediler.
Allah Rasulü’nün çağrısıyla Ubeyde b. Haris, Hamza b. Abdulmuttalib ve Ali b. Ebi Talib çıktı müşriklerin karşısına.
Hz. Hamza ve Hz. Ali, Şeybe ve Velid’i kısa sürede saf dışı bıraktılar; ama Utbe ve Ubeyde bir süre çekişti ve ikisi de yaralandı. Daha sonra yaralı Utbe’nin işini de Hz. Ali bitirdi. Yaralı olarak cephe gerisine çekilen Ubeyde de savaşın bitiminde şehid oldu.
Ve savaş başladı.
Mahzumoğulları kabilesi, önde gelen adamları Ebu Cehil’i korumak için birkaç kişiyi onun gibi giydirip savaş alanına sürdüler. Hz. Ali, müşrik safları dağıtırken Ebu Cehil gibi giydirilmiş olanlardan Abdullah b. Münzir ile karşılaştı ve “Al bunu da Abdulmuttalib’in oğlundan” diyerek bir darbeyle onu öldürdü.
Ebu Cehil de kabilesi de “Allah’ın Arslanı”nın narasını duymuş ve ürpermişti. Bu sefer Harmele b. Amr’ı Ebu Cehil gibi giydirip alana sürdüler. Hz. Ali, onu da kısa sürede öldürdü. Üçüncü bir adamı aynı şekilde giydirip alana sürmeye çalıştılarsa da adam kabul etmedi.
Savaş şiddetlendi.
Hz. Ali,  Sa’d b. Hayseme’nin bir müşrik tarafından şehid edildiğini görünce üzerine yürüdü. Ona yaklaşmaya çalışırken, müşrik savaşçı Hz. Ali’nin korkup gerilediğini sandı. Ama kısa sürede Hz. Ali onun yanına gelmişti. 
İlk hamle müşrikten geldi ve kılıcını savurdu. Müşriğin kılıcı Hz. Ali’nin kalkanına saplandı. Hz. Ali’nin şiddetli kılıç darbesiyle müşrik sarsıldı ve yaralandı. Tam o sırada bir kılıç darbesi daha indi müşriğin tepesine ve cehenneme yollandı. Kılıcın sahibinin narası ise çok tanıdıktı: “Al bunu da Abdulmuttalib’in oğlundan!” Hz. Ali, kılıcın sahibine dönünce onu tanıdı. O Allah’ın Arslan’ı Hamza idi.  
Müşriklerden Nevfel b. Huveylid, Müslümanlara karşı şiddetli bir kin ve düşmanlık sahibiydi. Bedir günü savaşırken şöyle haykırıyordu: “Ey Kureyş cemaati! Bugün ululuk ve yücelik günüdür!”
Allah Rasulü aleyhissalatu vesselam şöyle yakardı Rabbine: “Allah’ım! Nevfel b. Huveylid’e karsı bana yardımcı ol, onun hakkından gel!”
Savaşın sonlarına doğru Nevfel, canını kurtarma derdine düştü. Ensardan Müslümanlara kendisini teslim almaları durumunda fidye olarak “sütlü develere” sahip olacaklarını söyledi. Cebbar b. Sahr, onu önüne katıp götürmeye başladı. Tam o sırada Hz. Ali onu görüp hızla yaklaştı. 
Nevfel korktu. Ensardan olan Müslümana sığınmaya çalıştı. “Şu gelen kimdir?” diye sordu. “Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki, bu gelen beni öldürmek istiyor.”
Cebbar, “O Ali b. Ebi Talib’dir” deyince Nevfel’in dizlerinin bağı çözüldü. 
Hz. Ali, yanına varıp iki kılıç darbesiyle Nevfel’i öldürdü.
Savaşın sonunda Allah Rasulü aleyhissalatu vesselam sordu: “ Nevfel b. Huveylid hakkında kimde bilgi var?” 
Hz, Ali “Onu ben öldürdüm ya Rasulallah!” dedi.
“Allahu ekber!” dedi Efendimiz. “Nevfel hakkındaki duamı kabul eden Allah’a hamdolsun.”
Bazı rivayetlere göre Bedir Savaşında öldürülen 70 müşrikten 20’den fazlasını Hz. Ali öldürmüştür. Bu yüzden de Bedir zaferinin en büyük kahramanlarından olduğundan şüphe yoktur.

PEYGAMBERİN DAMADI
Bir şahısta ilim ve cesaret, tevazu ve hayâ ile birleştiğinde Hz. Ali’nin yüzü belirginleşir.
Yerli yerince hareket etmenin en müşahhas hali, savaş meydanının korkusuz aslanı; ama Peygamberin karşısında muti, sessiz ve utangaç…
Bir teslimiyet ki, her anında kılıçların gölgesi altında Peygamberin yatağında ölümü bekliyor gibi…
Aziz Peygamber’in müjdesiyle “Cennetin âşık olduğu üç kişi”den biridir Ali…
İnsanlar cennete aşıkken, cennetin birilerine aşık olmasını tarif etmeye kelimeler kifayet eder mi?
Gençti Hz. Ali ve yakınları evlenmesi gerektiğini söylüyorlar, Peygamber’in muhterem kızı Fatıma’yı istemesini salık veriyorlardı.
Tedirgindi Hz. Ali.
Daha önceden sahabenin önde gelenleri Fatıma’yı istemiş; ama Aziz Peygamber “Ben onun hakkında ilahi hükmü bekliyorum” diye karşılık vermişti.
Yine de akrabalarının teşviki ile Peygamber aleyhissalatu vesselamın huzuruna çıktı.
Tedirgin, utangaç; ama ümitli…
Devamını Hz. Ali’den dinleyelim:
“Sonunda Rasulullah’ın huzuruna çıktım. Vakar ve heybeti üzerindeydi. Sessizce oturdum ve konuşmaya güç yetiremeyeceğimi düşündüm.
Bana ‘neden geldiğimi, bir ihtiyacımın olup olmadığını’ sordu. Hemen sonra da “Herhalde Fatıma’yı isteyeceksin” diye buyurdu.
Ben ancak “Evet” diyebildim.”
Böylece İlahi hükmün “Ali ile Fatıma’nın evlenmesi” yönünde olduğu ortaya çıkmıştı.
Evlilik kararı verilmişti; ama sahabenin en yoksul olanlarından biriydi Hz. Ali.
Zırhını bir Yahudi’ye rehin veren Hz. Ali, bazı eşyalarını da satarak düğün hazırlıklarına başladı. Efendimiz’in talimatıyla Hz. Ali, Bilal-i Habeşi’ye satın aldığı bir miktar arpayı verdi ve böylece düğün yemeği (velime) verildi.
Ve nikâh kararları “ilahi hüküm”le verilmiş olan Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın düğünü yapıldı.
Dünyevi ölçülerle çok mütevazı; ama ilahi ölçülere göre görkemli bir düğün…
Ve Fatıma’nın çeyizi…
Rasulullah aleyhissalatu vesselam, ciğerparesi Fatıma’ya çeyiz olarak kadife bir örtü, bir su kabı ve içi izhir otuyla doldurulmuş bir minder verdi.
Başka…
Başka bir şey yok!
İman, takva ve teslimiyet üzere kurulan bir yuvada, Ali ve Fatıma’nın yanında bundan başka bir şey yoktu.
Biri Ali, diğeri Fatıma idi.
Biri ilim, iman, cesaret idi, diğeri takva, edep, fedakârlık…
Aziz Peygamber, kızını ve damadını karşısında oturtup onlara hayır duada bulundu.
Bir sahabenin evini vermesiyle Rasulullah’ın yakınına yerleştiler.
Sonra çocukları oldu bu ailenin.
Birine “Hasan” dedi Efendimiz, birine “Hüseyin”…
“Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendisidir” diye buyurdu.
“Hasan ile Hüseyin’i seven beni sevmiş olur; onlara buğz eden bana buğz etmiş olur” diye buyurdu.


M.Said Çimen - İnzar