İmamı Rabbani'nin hayatı (tüm detaylarıyla)

İmamı Rabbani'nin hayatı (tüm detaylarıyla)

İMAM-I RABBANİ MÜCEDDİD-İ ELFİSÂNİ'NİN HAYATI 5

DOĞUMUNDAN GÖREVİNE KADAR HAYATI 5

Soyu: 5

Dedelerinin Serhend'e Gelişi: 6

H. 10. Asırda Serhend'deki Âlimler: 6

Mahdum Şeyh Abdülahad Hazretleri: 6

İMAMI RABBÂNÎ'NİN DOĞUMU.. 8

Tahsil Hayatı: 8

Tarikat Eğitimini Tamamlaması ve Hâce BâkibiUâh'a İntisabı: 9

Şeyh Abdülbâki Nakşibendî Hazretleri: 10

İmam-ı Rabbânî'nin Biati ve Kemale Ulaşması: 11

Hâce Hazretlerinin Ağzından İmam-ı Rabbânî'nin Büyüklüğüne Tanıklık: 12

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM.. 12

ÖNEMLİ OLAYLAR, İRŞAD VE  FAALİYETİ VE VEFATI 12

SERHEND HAYATI 12

Lahor Yolculuğu: 13

TEBLİĞ VE İRŞAD ÇALIŞMALARI 13

Dönemin Sultanı Cihangir'in Tutumu: 14

GOVALYAR KALESİNE HAPSEDİLİŞİNİN SEBEPLERİ 15

Govalyar Kalesinde: 16

Govalyar Zindanında Yusuf (a.s.) Sünneti: 16

Tutukluluğu Sırasındaki Lütuflar ve Duyduğu Zevkler: 17

PADİŞAHA VE ORDUSUNA REFAKAT EDİŞİ, BUNUN DİNÎ ETKİLERİ VE FAYDALARI 18

Cihangir Üzerindeki Etkisi: 18

AHİRET YOLCULUĞUNUN YAKLAŞMASI VE HAZIRLIKLARI 18

ADETLERİ VE DEVAMLI YAPTIĞI İŞLER.. 20

Âdetleri: 20

Namaz Kıldırması: 21

İbadetlerdeki Âdetleri: 22

Giyecekleri: 23

Mübarek Evsafı: 23

Çocukları: 23

BEŞİNCİ BÖLÜM.. 24

İMAM-I RABBÂNÎ'NİN YENİLEME DAİRESİNİN MERKEZ NOKTASI 24

HZ. PEYGAMBERİN PEYGAMBERLİĞİNE İMANIN VE ONA GÜVENİN YEMLENMESİ 24

Imam-ı Rabbânî'nin Asıl Yenileme Başarısı Neydi?. 24

HZ. MUHAMMED'İN PEYGAMBERLİĞİNE VE PEYGAMBERLİĞİNİN EBEDÎ 25

VE GEREKLİ OLDUĞUNA GÜVENİN YERİNE GETİRİLMESİ 25

Çeşitli Fitnelerle Mücadelesi: 25

AKIL VE İLHAMIN; GÖRÜLMEYENLERİ VE TABİAT ÖTESİ GERÇEKLERİ ANLAMAKTAN ÂCİZ KALIŞI 26

Temel Sorular ve Bunlara Çeşitli Cevap Verme Çabaları: 27

KESİN AKIL VE TEK BAŞINA İLHAMLA HAREKET ETMEYİ TENKİD EDİŞİNİN İNKILAP YAPAN ZAFERİ 27

İşrak Felsefesi ve İlham: 28

Kâinatı Yaratanı İspat Etmek Ve O'nun Yüceliklerini Tanımaktan Aklın Âciz Oluşu: 29

ALLAH'I TANIMADA ESKİ YUNAN AKILCILARININ AKILSIZLIKLARI 30

İmam-ı Rabbânî'nin Yunan Filozoflarını Tenkidi: 31

Akıl Dinin Bildirdiği Gerçekleri î Bulmada Yetersizdir: 32

AKLIN KATIŞIKSIZ VE ÖZ OLMASI MÜMKÜN OLMAYIP İLÂHÎ HAKİKATLERİ BULMAK İÇİN YETERLİ DEĞİLDİR.. 32

İÇE DOĞUŞÇULAR VE NEFSİ ARINDIRMA.. 34

İçe Doğuşçuluğun Önderlerinden  Sühreverdî-i Maktul: 34

Akıl ve Sezginin İkisi de Aynı Geminin öl Yolcusudur: 35

Sezgide Dış Etki 36

FİLOZOFLARLA PEYGAMBERLERİN ÖĞRETİLERİ ARASINDAKİ ÇELİŞKİ 36

Filozofların Yanlış Yolu: 36

PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYAÇ VE PEYGAMBERLERİN YÜCELİĞİ 37

Peygamberlik Olmadan Gerçek Nefîs Arınması Olamaz: 37

Peygamber Gelmesine İhtiyaç Duyulması ve Aklın Yetersiz Oluşu: 37

Peygamberlik Allah'ın Zâtını, Sıfatlarını ve Emirlerini Tanımanın Tek Yoludur: 37

Allah'ı Tanımak Ancak Peygamberler Aracılığı İle Olur: 38

Doğru Sıralama: 38

Peygamberleri Tasdik Eden Mantıklı Kimselerdendir: 38

Peygamberlerin Getirdikleri Bilgileri Kendi Aklına Bağlı Kılmak Peygamberlik Sistemini İnkâr etmek Demektir: 39

Akla Aykırı Olmakla Akıl Ötesi Olma Arasında Büyük Fark Vardır: 39

Allah'ın Azametini Bilmek Peygamberliğe Bağlıdır: 39

Aklın Derecesi ve Peygamberlik Derecesi: 39

Peygamberlik Mertebesi: 39

Peygamberler En İyi ve En Yetenekli Varlıklardır: 40

Peygamberlerin Halka ve Hakka Yönelmesi: 41

Peygamberin İç ve Dış Dünyası: 41

Velilerin Başlangıcı Peygamberlerin Sonudur Meselesi: 41

Peygamberler ve Davetleri: 41

Peygamberliğin İzinden yürüme: 41

Veliliğin ve Peygamberliğin Üstünlükleri: 42

Âlimlerin Bilgilerinin Sağlam Ve Üstün Oluşunun Sebebi: 42

Peygamberlerin Büyüklüğü: 42

Gayba İman ve Peygamberler: 43

Peygamberlerin Halka Dönüşü: 43

ŞERİATA DESTEK OLUP ŞİRKİ REDDETME. 43

Tasavvufun Doğuşu: 43

Tasavvufa Giren Çeşitli Fikirler: 44

Dine Bid'atların Girişi: 44

Tasavvufa Felsefenin Girişi: 45

Tasavvufun Yogizmden Etkileniri: 45

İmam-ı Rabbânî'nin Bid'atlarla Mücadeleye Girişi: 45

Şirk Merasimlerine Saygı: 48

Allah'tan Başkasından Yardım İstemek: 48

Sîtle: 49

Kâfirlerin Kutlamalarına Değer Vermek: 49

Yatırlara ve Ermişlere Adak Adama: 49

Yatırlar Adına Oruç Tutmak: 49

SÜNNETİ YAYMA, BİDATİ REDDETME. 50

Bid'at Nedir?. 50

Bid'at-i Hasene Mugalatası: 51

ALTINCI BÖLÜM.. 52

VAHDET-İ VÜCÜD MU, VAHDETİ ŞÜHÛD MU?. 52

MUHİDDİN ARABÎ VE VAHDET-İ MESELESİ 52

ÎBN TEYMİYE. 54

VE VAHDET-İ VÜCÛDÇULUK.. 54

VAHDET-İ VÜCÛDÇULUĞUN AŞIRI SAVUNUCULARI 55

VAHDET-İ VÜCÛD İNANIŞI HİNDİSTAN'DA.. 56

Şeyh Semnânî ve Vahdet-i Vücûdçuluk: 56

VAHDET-İ ŞÜHÛD.. 56

Yeni Bir Yenileyici Kişiye İhtiyaç: 57

ÎMAM-I RABBÂNÎ'NİN KATKISI VE YENİLEME BAŞARISI 57

Kişisel Tecrübe ve Müşahadeleri: 58

Tevhid-i Şühûdî: 59

Muhiddin Arabî Hakkında Adaletli Tutumu: 60

Varlık Âleminde Bîr Tek Varlık Olduğu Görüşüne Karşı Çıkma Gereği: 60

İMAM-I RABBÂNÎ'NİN SEÇKİNLİĞİ VE TEK OLUŞU.. 61

İmam-ı Rabbânî'den Sonra Vahdet-i Vücûdçuluğa Karşı Tutum: 61

YEDİNCİ BÖLÜM EKBERDEN CİHANGİRE KADAR.. 62

EKBER DÖNEMİNİN CESUR ÂLİMLERİ 62

CİHANGİR'İN TAHTA GEÇİŞİ VE İMAMI RABBÂNÎ 63

Doğru Hareket Tarzı: 64

Gönülden Kopan Herşey Gönüle Akar: 65

DEVLET ADAMLARINA GÖNDERDİĞİ TEŞVİK EDİCİ MEKTUPLAR.. 66

Geçmiş Hatalar Tekrarlanmam alı: 69

Saygılı Devlet Erkânı İle Yazışmalar: 70

DURUMU DÜZELTMEDE İMAMI RABBÂNÎfNİN ETKİSİ VE FEYTZİ 70

Cihangir'in Etkilenmesi: 70

Şah Cihan Dönemi: 71

Şehzade Dârâ Şükûh: 72

MUHİDDİN EVRENGZÎB ÂLEMGÎR.. 72

Evrengzîb'in Islahatları: 74

Evrengzîb'in Hayatından Bazı Kesitler: 75

İkbâl'in Evrengzîb Hakkındaki Fikirleri: 76

İMAM-I RABBANİYİ DALÂLETE DÜŞMEKLE" SUÇLAMA.. 77

Şeyh Abdülhak Dehlevî'nîn Mektubu: 78

Şeyh Hasan'ın Kitabı: 79

Şeyh Abdullah Kusûrî'nin Görüşleri: 80

SEKİZİNCİ BÖLÜM.. 82

İMAM-I RABBANİNİN İKİ BÜYÜK HALİFESİ VE ONLARAİNTİSAB EDENLER   82

ARACILIĞIYLA TECDİD (YENİLEME) HAREKETİNİN GENİŞLEMESİ 82

İMAM-I RABBÂNÎ'NİN HALİFELERİ 82

Hazreti Hâce Masum: 83

Seyyid Âdem Bennûrî Hazretleri: 84

MÜCEDDİDİYE VE MASUMİYE ZİNCİR VE ONUN BÜYÜK ŞEYHLERİ 84

Hâce Seyfeddin Serhendî Hazretleri: 84

Hâce Muhammed Zübeyir'den  Mevlânâ Fazhrahmân'a Kadar: 85

Mirza Mazhar-ı Cân-ı Canan Ve Şah Gulâm Ali Hazretleri: 86

Mevlânâ Halid Rûmî: 87

Şah Ahmed Saîd ve Halifeleri: 88

Şah Abdülganî Hazretleri: 89

AHSENİYE TARİKATI VE BÜYÜK ŞEYHLERİ 89

Seyyid Şah Alemullah ve Onun Sülâlesi: 90

Belyah Şeyh Sultan: 90

Ekberâbâdlı Seyyid Abdullah t ve Şah Veliyyullah Çizgisi: 91

Seyyid Ahmed Şehid ve Adamları: 91

İMAMI RABBÂNfNİN ESERLERİ 92

 

 

İMAM-I RABBANİ MÜCEDDİD-İ ELFİSÂNİ'NİN HAYATI

 

DOĞUMUNDAN GÖREVİNE KADAR HAYATI

 

Soyu:

 

İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elfisâni hazretleri Ömer el-Faruk (r.a) soyundan gelmektedir.[1] Onun soy kütüğü 31. kuşakta Ömer İbn Hattâb hazretlerine ulaşmaktadır[2]

Onun soy zinciri şöyledir: Hz. Ömer el-Faruk oğlu,' Hz. Abdullah oğlu, Âsim oğlu, Hafs oğlu, Ömer oğlu, Abdullah oğlu, Nasır oğlu, İbrahim oğlu, İshak oğlu, Ebu'1-Peth oğlu, Abdullah el-Vâiz el-Ekber oğlu, Abdul­lah el-Vâiz el-Asgar oğlu, Mesud oğlu, Süleyman oğlu, Mahmud oğlu, Nâsıruddin oğlu, Nureddin oğlu, Şiha-bedditı Ah' Ferruhşâh oğlu, Yusuf oğlu, Ahmed oğlu, Şuayb oğlu, Abdullah oğlu, İshak oğlu, Yusuf oğlu, Sü­leyman oğlu, Nâsıruddin oğlu, İmam Refîuddin oğlu, Habibullah oğlu, Muhammed oğlu, Abdülhay oğlu, Zeynelâbidin oğlu, Mahdum Abdülahad oğlu, İraam-ı Rabbânî Şeyh Ahmed Serhendî Hazretleri.

İmam-ı Rabbaninin 15. kuşaktan atası Şihabeddin Ali Ferruhşâh Kâbilî bu zincirin ünlü kuşağı ve yüce bir soyudur. Hindistan'ın pek çok değerli ve çok ünlü Faruk soyundan gelen ıslahatçı mürşidleri, büyük âlimleri ve tarikat şeyhleri meselâ Baba Ferîdüddin Genc-i Şeker hazretleri ve diğerleri onun soyundan gel­mektedir. Ne yazık ki Afganistan âlimleri ve mürşidle-rinin ahvalini belirten tafsilatlı bilgi veren eserler ol­mamasından dolayı Kabil şehrinden olan Şihabeddin Ali Ferruhşâh'a ait geniş bir bilgi ele geçmemektedir. Onun hakkında elde edilen bilgilerin kaynağı, İmam-ı Rabbânî ve sülâlesi hakkında yazılan eserlerdir[3]

Anılan bu zat Şeyh Nureddin'in oğlu ve Şeyh Nâsıruddin'in torunuydu. Bu bakımdan onun ailesi de Kabil'e nisbet edilerek anılagelmiştir. Büyük meziyet­lere, çok güzel niteliklere sahipti. İslâmı yaymakta, sevdirmekte ve küfrün alâmetlerini, şirkin belirtilerini aşağılayarak kötülüğünü belirtmekte büyük bir ayrıca­lık ve özel bir zevk taşırdı.

Muhterem babasının vefatından sonra onun görevini üstlendi. Afganlılarla Moğolların anlaşmazlıklarına son vermede onun çok Önemli çabaları oldu. Bedenî haşmeti, yakışıklılığı ile birlikte büyük manevî mezi­yetlere sahip biriydi. Kalabalık bir insan topluluğu on­dan manevî feyiz aldı. Ölümünden evvel, idarî yetkiyi değerli oğlu Şeyh Yusufa havale ederek Kabil'in 80 km. kuzeyine düşen ve onun adına nisbet edilerek Fer­ruhşâh Geçidi denilen bir vadiye yerleşerek uzlete çe­kildi. Orada vefat edip toprağa verildi.

Şeyh Yusuf, zahirî fmüsbet) ilimleri elde ettikten sonra muhterem babası Sultan Ferruhşâh'tan manevî eğitim gördü. Babasının idareyi terketmesinden sonra onun yerine tahta geçti. Adalet, iyilik ve dindarlıkla güzel bir üne kavuştu. Herkes tarafından büyük sevgi kazandı. Onun içinde de. mübarek atalarım ara sıra Celâleddin Rûmî'nin şu şiirine bağlı kalmaya yönelten ilâhî aşkın kıvılcımı vardı:

"Dünya mülkü; zevkine düşkün ehl-i keyfe helâl ol­sun,

Biz sonu olmayan aşk ülkesinin kölesiyiz."

Ömrünün son yıllarında o da devlet idaresinden eli­ni çekerek hak yolun inziva ocağım (kendim Allah'a vermeyi) tercih etti.

Oğlu Şeyh Ahmed devlet idaresini eline aldı. Oğlu da muhterem babası gibi ilim ve takva sahibi, sultan kıyafeti içinde derviş yapılı bir büyük zat idi. Bir gün öyle ilâhî bir cezbeye geldi ki, devlet idaresinden elini eteğini çekti. Çocuklarına da ondan uzak durmalarını vasiyet etti. Az bir miktar eşyayı çoluk çocuğuna bıra­karak geride kalan bütün mal ve mülkünü fakirlere dağıttı. Muhterem babasından başka o, Şeyhler şeyhi Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinden de manevî isti-

fadede bulundu ve onun halifesi olmakla şeref buldu.

Ondan sonra gelen sülâlenin büyükleri de kanaat­kar kişiler olup halkı irşad eden kimselerdi. Herbiri kendi zamanlarının herkes tarafından benimsenen üs­tün merteben mürşidlerine bağlanmışlar, onların eği­tim ve terbiyesinden geçerek mensubu oldukları hak tarikattan manevî feyiz alagelmişlerdir.

İmam-ı Rabbânî'nin 6. kuşak dedesi ve Şihabeddin Ali Ferruhşâh'm 9. kuşak torunu olan İmam Refîüddin hazretleri, Zübdetul-Makâmât yazarının anlattığına göre, zahir ve bâtın ilimlerini bilen bir kimseydi. Ma­nevî eğitimini ve tarikat bilgilerini Seyyid Celâleddin Buharı (Ö.H. 785)'den elde etmişti. Bundan anlaşıl­maktadır ki, o, 8. asrın sonunun veya 9. asrın başının büyüklerindendi.[4]

 

Dedelerinin Serhend'e Gelişi:

 

Bu zat, Kabil'den Hindistan'a gelen bu sülâlenin ilk kişisidir. Eski adı Sihrind olan Serhend şehrinde yer­leşmeyi tercih etmiştir. Burası hayvanların barınağı olup, yerleşme yeri olmayan bir yerdi. Bu bölge ile, devlet hazinesinin gönderildiği Sâmâne arasında hiçbir yerleşim yeri yoktu. Bu bakımdan çevresinde yaşayan­lar, özellikle 15 km. uzaklıkta olan Serâyis köyünün halkı Seyyid Celâleddin'in huzuruna gelerek -Sultan Fîruzşah kendilerine bağlı ve çok saygı duyardı- rica ettiler ve devlet merkezine giderek buraya bir şehir ku­rulmasına idarecileri teşvik buyurmasını istediler. Pa­dişah bu arzuyu kabul edip, uygulamaya koydu ve İmam Refîüddin'in büyük kardeşi olup Sultanın yakın adamlarından olan Hoca Fethullah'ı bu işle görevlen­dirdi. Hoca Fethullah da ikibin süvari ile buraya gelerek kaleyi inşa etti.

Seyyid Celâleddin; namazda imamı tarikatta da halifesi olan, Sünnâm kasabasında oturan İmam Refîüddin'e; bu kalenin temel taşını koymasını ve bu şehirde yerleşmesini emretti. O günden beri onun sülâlesi burada oturmaktadır. Kalenin temelinin atılışı ve Serhend'e yerleşimin başlangıç tarihinin H. 760 se­nesi olduğu bildirilmektedir.

Böylece İmam-ı Rabbânî'nin doğumundan 200 sene öncesinde Serhend şehri kurulmuş olmaktadır. Biyog­rafi ve tezkire kitaplarından, ilim adamlarının ve de­ğerli meziyetler taşıyan üstün insanların ailelerinin bu şehre yerleştiği anlaşılmaktadır. Bu topraktan nice bü­yük değerlere sahip şahsiyetler ortaya çıkmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, şehrin yükselişi, İslâm ilimleri ve değer­leriyle ilişkisi H. 10. asrın başında kurulmuştur. Tezki­re kitaplarında H. 8. ve 9. asırlarda İmam-ı Rabbânî'­nin sülâlesinden birkaç seçkin kişisinden başka, Ser-hendli âlimin adına rastlanmamaktadır.[5]

 

H. 10. Asırda Serhend'deki Âlimler:

 

Fakat Hicri 10. asır girdikten sonra Serhend'de ilmî ve dinî uyanma, eğitim, öğretim faaliyetleri göze çarpmaktadır. Çeşitli kemal ehli, ün salmış âlimlerin adları görülmektedir. Bunlar eğitim ve irşad makamı­na yerleşmiş, irşad ve feyizle meşgul olan kimselerdi.

Bunlardan en ünlüsü, ders ve irşad sahibi Mevlânâ İlâhdad b. Salih Serhendî'nin (Ö. H. 927) adı görülmek­tedir. Ondan sonra Mevlânâ Şîr Ali Kâdirî'nin (Ö.H. 985), Mevlânâ Ali Şîr'in (Ö. H. 985),[6] Müftü Ahmed Serhendî'nin (Ö.H. 986), Allâme Şihabeddin İbn Hacer Heytemî'nin talebesi olan İbrahim Serhendî'nin (Ö.H.995), Mevlânâ Abdullah Niyazi Mehdevî'nin (Ö.H. 1000)[7] ve ölüm tarihleri bilinmeyen daha birkaç -üs­tün değerli kişilerin adları göze çarpmaktadır.

Meselâ, dönemin meşhur üstadı Mahdum el-Mülk Molla Abdullah Sultanpûrî'nin hocası Mevlânâ Abdül-kadir, Conpurlu Şeyh Ali Âşıkan'm müridi Mevlânâ Abdüssamed Hüseynî, Mevlânâ Emânullah, Mevlânâ Kutbüddin ve Mevlânâ Mecdüddin -ki bu zatın kendi döneminin en büyük ve en derin bir âlimi olduğuna İmam-ı Rabbaninin hocası Mevlânâ Yakub Keşmirî ta­nıklık etmektedir; Babür Şahla Serhend'de görüşmüş ve Babür Şah ona büyük saygı göstermiştir- Mevlânâ Mır Ali ve Mevlânâ Bedreddin Serhendî de özellikle zikredilmeye değer kimselerdir.[8]

 

Mahdum Şeyh Abdülahad Hazretleri:

 

Hâce Muhammed Hâşim Keşmîrî, Zübdetü'l-Ma-kâmât' da Mahdum Şeyh Abdülahad Hazretleri hak­kında bir dereceye kadar geniş bilgi vermektedir. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin hizmetinde aralıksız üç sene bulunduğu için verdiği bilgilerin kaynağı herhan­gi bir ilâve olsa bile daha çok, doğrudan doğruya İmam-ı Rabbânî'nin ağzından duyduğu buyruklar ve sözler ile muhterem oğullarından alman bilgiler oldu­ğundan, onun anlattıklarını tamamen belgeli ve dolaylı yoldan îmam-ı Rabbânî'nin buyruklarının derlenmesi kabul etmelidir. Burada o kitabın özeti sunulmaktadır.

Şeyh Abdülahad Hazretleri, gençliğinin ilk yılların­da ve ilim öğrenmeye yeni başladığı şuralarda kendisi­ne öyle bir Mevlâ aşkı ve kesin iman şevki hâkim oldu ki, ilim tahsilini tamamlamayı beklemeden o devrin şöhreti her tarafı tutmuş Çeştî (Sâbirî) tarikatı şeyhi olan Genglihlu Abdülkuddüs hazretlerinin huzuruna geldi. Ondan zikir ve evradın telkinini ve tarikat yo­lundaki eğitimi aldı. Şeyh Hazretlerinin eşiğine yüz sürme arzu ve kararını açıkladığında şöyle dedi:

— Ya canana can erişir, ya da bu tenden can çıkar gider.

İçi aydınlık olan mürşid bu isteği kabul etmedi. Din ve irşad ilimlerini öğrenip bitirmesini tekrar tekrar söyleyerek:

— İlimsiz dervişlikte hiç su ve tuz olmaz, (yani tadı tuzu olmaz) buyurdu.

Şeyh Abdülahad Hazretleri, Şeyh Hazretlerinin yaşlılığını göz önünde bulundurarak: "Dinî ilimleri okuyup bitirdikten sonra ben bu eşiğe geldiğimde bu devleti o zaman ya bulurum ya bulamam" deyince Şeyh Hazretleri: "Eğer beni bulamazsan oğlum Rükned-din'den o devleti elde edersin" buyurdu.

Mahdum Şeyh Abdülahad da buyruğu yerine getir­di ve ilim tahsiline devam etti. Kader meselesidir bu, endişe ettiği gibi oldu. İlim tahsilini bitirmeden önce Şeyh Hazretleri ahiret yolculuğuna çıktı.

Mahdum, zamanının yaygın ilimlerini bitirdikten sonra bir süre çeşitli yerleri gezip dolaştı. Oraların bü­yüklerinden istifade etti. Daha sonra, Hz. Şeyh Rük-neddin'in huzuruna geldi.Tarikat mertebelerini aşarak, Çeştî ve Kâdirî tarikat zincirinde halifelik cübbesi giy­dirilmekle ve ders verip telkin yapmaya icazet veril­mekle şereflendirildi.

Bu iki büyük zat; Şeyh Abdülkuddüs ve Şeyh Rük-neddin'e Vahdet-i Vücûdçuluk, gayb âlemi, kendinden geçme, vecd ve istiğrak hali hâkimdi. Onlar cezbeye ge­lir, ilâhi ve nâtlar dinlerlerdi. Özellikle Şeyh Abdül­kuddüs, kendini Vahdet-i Vücûdun açıklanmasına, ya­yılmasına görevli kabul ederdi, bunun cezbeli bir da-vetçisiydi. Bununla birlikte sünnete bağlılıkta şaşmaz bir prensiple amel etmekte ayağını sağlam basan bir kimseydi. Kendini hiç sayma ve nefse fırsat vermeme hali galipti. Son derece ince kalpli, çok ibadet eden bir büyük kişiydi. Ölümü daima hatırlar, ölüm sonrası dü­şüncesi sürekli onu meşgul ederdi. Kendi mürşidi Şeyh Abdülkuddüs ve Şeyh Rükneddin'den başka Mahdum Şeyh Abdülahad'm Kâdirî tarikatının ünlü büyüğü Kîthelli Şâh Kemal hazretlerine de özel bağlılığı vardı. Şah Kemal hazretleri kendi devrinin büyük kemal sa­hibi ve hal ehli olan bir büyüğü idi.

Şeyh Abdülahad'm şöyle söylediği nakledilmiştir: "Keşif gözüyle bakılırsa; Kadiriye tarikat-ı âliyesinde bu tarikatın kurucusu Şeyh Abdülkadir Geylânî Haz­retlerinden sonra bu derece yüce çok az insanın göze çarptığı görülür." Torunu Şâh İskender de çok üstün derecede bir mürşiddi. Mahdum Hazretleri ondan da istifade etmişti.

Mahdum Hazretleri ilim tahsilini tamamladığında Allah erlerini arayıp bulma yolunda çeşitli şehirlere gitti. Yolculuğuna başlarken nerede bid'at alâmetleri görürse, kimin yaşayışında bid'attan örnekler gözüne çarparsa o kimseye bağlanma şöyle dursun onun soh­betinden bile uzak durmaya kesin karar verdi. Bu yol­culuğu sırasında İlâhdâd (Allahverdi)'m sohbetinden de faydalandı. Rehtâs şehrinde îlâhdâd ve Tavdık el-Havâşî kitabının yazarı Mevlânâ Muhammed b. Fahr ile de görüştü, onların derslerine de katıldı. Bengal böl­gesine gitti. Conpur'da da birkaç gün kalarak Seyyid Ah Kıvam'm (Ali Âşıkan) hizmetinde bulundu. Bu yol­culuğundan dönerek Serhend'e geldi. Bundan sonra âhiret yolculuğuna kadar orada yaşadı ve hiçbir yere gitmedi.

Akıl ve nakil bilgileriyle ilgili herkes tarafından okunan kitapları tam bir disiplin içinde, büyük bir ti­tizlik ve araştırma ile okuturdu. İmam-ı Rabbânî Haz­retleri onun bütün ilimlerde mükemmel bir yetenek ta­şıdığını, fakat bilhassa fıkıh ve fıkıh usûlünde benzeri olmadığını söylerdi. Pezdevî'nin Usûl adlı kitabını okuturken onun İmam-ı Azam Ebû Hanîfe mezhebin­deki harikulade yeteneği, muhteşem bilgisi açıkça orta­ya çıkardı. Tasavvuf kitaplarını da okuturdu. Özellikle Taarruf, Auârif el-Maârif ve Fusûs el-Hikem' in ne de­mek istediklerini ve ince hassas konularını çözmede ye­tenekli idi. Görüş, anlayış ve ruhî hazda da Muhiddin Arabî meşrebinde idi. Fakat Allah vergisi manevî kabi­liyeti ve şeriata olan saygı ve bağlılığı sebebiyle hiçbir zaman ağzından, cezbe sarhoşluğu ile söylenen şeriata aykırı düşecek lüzumsuz sözler çıkmadı.

Kaleîıderliği ve yalnız kalıp insanlardan uzak dur­ma arzusu fazlaydı. Talebelerinin çokluğuna rağmen hiçbir zaman hiçbir kimseden hizmet almaz, evinin ge­rekli ihtiyaçlarını kendisi pazardan alır getirirdi. Sün­nete bağlı kalmaya büyük özen gösterirdi. İmkân elver­diği sürece hiçbir sünneti terketmez, normal işlerde, gi­yim kuşamda bile sünneti daima göz önünde tutar; ya­pılıp yapılmamakta serbest bırakılan şer'î konuları da yapmayı yeğler, serbest kalmaktan kaçınırdı.               :

Her ne kadar Çeştiyye ve Kâdiriyye tarikatlarına bağlı olup bu tarikatların halifesi ve bu tarikatlarda önemli bir geçmişi var idiyse de onun Nakşibendî tari­katına büyük bir Özlem göstermesi ve onun hakkında çok övücü sözler söylemesi, samimiyetine ve yüksek feyzine işarettir. "Bu mübarek tarikatın (Nakşiben­dîliğin) memleketimize ulaşması için veya bizim onun merkezine ulaşarak ondan faydalanabilmemiz için dua ediyorum" sözü buna örnektir. Kendisinin kitapları da vardır. Künûz el-Hakâyık ve Esrar et-Teşehhüd onun eserlerindendir.

İmam-ı Rabbânî Hazretleri: "Ben babamın birçok kere; mübarek ehl-i beyte sevgi ve muhabbet imanı ko­rur, güzel bir ölüme, son nefesi imanla vermeye büyük etkisi vardır, dediğini işittim. "Babamın ölüm anı gelip son nefeslerini vermeye başladığı sıralarda ben bunu kendisine hatırlatınca: Allah'a hamd olsun ki, ben o sevgi ve muhabbetle sarhoşum, o güzellik deryasına gark olmuşum dedi ve

"Ya Rabbi, Hz. Fâtıma oğulları hakkı için,

İman sözü ile (kelime-i şahadetle) benim son nefesi­mi al." şiirini okudu" buyuruyor.

Yolculuk sırasında Skendere denen yere ulaşınca birkaç gün orada kaldı. Onun efendiliği, asilliği, güzel davranışları, takvası ve ilmiyle amelini birleştirmesi görülünce, asil bir aile kendi kızlarını ona vermeyi tek­lif ettiler. Böylelikle onların temiz anlayışlı, güzel ka­rakterli kızı ile nikahlandı. Mahdum Hazretlerinin bü­tün çocukları işte bu kadından olmuştur.

Allah Teâlâ, Mahdum Hazretlerine mürşidi gibi 7 çocuk bahsetmişti. Adları bilinenler şunlardır: Şâh Mu-hammed, Şeyh Muhammed Mesud, Şeyh Gulâm Mu-hammed, Şeyh Mevdûd. Diğer iki kardeşin adları ile bu konuda daha fazla geniş bilgi elde edilememiştir.

Bunlar arasında babanın manevî yetkilerini taşıyan, onu sürdüren İmam-ı Rabbânî Hazretleriydi. Di­ğerleri de ilim sahibi ve manevî yetenek sahibi kimse­lerdi. Onlar da yazılı ilimleri ve tarikat bilgisini baba­larından veya devrin mürşidlerinden öğrenmişlerdi.

Mahdum Hazretleri 80 yaşında, 17 Recep H. 1007 yılında bu fani dünyadan göç etti. Mübarek kabri Ser-hend şehrinin batı tarafında aşağı yukarı 1,5 km. me­safede bulunmaktadır.

Mahdum Hazretlerinin hayatının ana cevheri; Hakka bağlılığı, insaflılığı, şeriat ve sünnete büyük saygısı, onlar üzerinde amel etme gayreti, dinî hamiye­ti, manevî üstünlüklerdeki himmetliliği ve âlicenaplılığıdır denilebilir. İşte bu cevher onun ciğer parçasının içinde -ki onun kaderinde dini yenileme ve Hindistan'da İslâm ümmetinin inanç değerlerini koru­ma şerefi yazılmıştı- yerleştirilmişti. Bu cevheri, Al­lah'ın lütfü parlatarak ve daha başka meziyetler lütfe­derek onu dünyayı aydınlatan bir güneş yaptı.[9]

 

İMAMI RABBÂNÎ'NİN DOĞUMU

 

Hicri 971 yılı 14 Şevval Cuma gecesi Serhend şeh­rinde doğdu. Şeyh Ahmed adı verildi. "Hâşi" (Allah hu­zurunda saygıyla baş eğen) kelimesinden ebced hesa­bıyla doğum yılı çıkmaktadır. Daha küçüklüğünde ken­disinde olgunluk ve erginlik işaretleri görülmekteydi. Devrin salih kullarının, ermiş kişilerinin ve özellikle muhterem babasının manevî bağlılığı ve intisabı olan Kîthelli Şâh Kemal'in ona Özel ilgisi ve şefkati vardı. Ona karşı özel bir ilgi gösterir, farklı bir muamele ya­pardı. Şeyh Ahmed henüz 7 yaşında idi ki Şeyh Kemal âhirete göçtü. Şeyh Ahmed küçük yaşına rağmen onun güzel simasını hatırlıyor ve babasıyla ziyaretine gittik­leri evin şekli bile hafızasında duruyordu. [10]

 

Tahsil Hayatı:

 

Öğrenimine Kur'an-ı Kerim'i ezberlemekle başladı. Kısa süre içinde bunu tamamladı. Sonra muhterem ba­basının huzurunda eğitim gördü. Kısa süre içinde o-nun Allah vergisi zekâsının cevheri açılmaya başladı. Ağır konuları çabucak öğrenmedeki ve onları kendi ifa­deleriyle anlaşılır tarzda açıklamadaki üstünlüğü, me­ziyeti, yeteneği ortaya çıktı.

İlimlerin çoğunu mübarek pederinden ve bir kısmı­nı da döneminin bazı büyük âlimlerinden elde etti. Bir süre sonra devrin büyük ilim ve öğretim merkezi olan Siyâlkot şehrine gitti. Mantık, felsefe, kelâm ilmi ve fı­kıh usûlünde derin bilgisi olan, üstün yeteneği, zekâsı, hafızası, çok okuması ve güçlü öğretimi her tarafa ün salmış olan ve talebeleri içinden zamanın nadir yetiş­tirdiği Siyâlkotlu Allâme Abdülhakîm gibi âlimler çı­kan Keşmirli Mevlânâ Kemal'den, o günün ders prog­ramlarının bazı en üstün, en son okunan Adûdî gibi önemli kitaplarını okudu.

Hadis konusunda bazı kitapları, Arapça dilbilimcisi Keşmirli Şeyh Yakup'tan okudu. Bu zat, hadis konu­sunda döneminin müsnedi (dayanağı) olan ve eserleri arasında Sahih-i Buharı 'nin bir şerhi bulunan Şeyh Şihabeddin Ahmed b. Hacer Heytemî el-Mekkî'nin tale-besiydi.

Şeyh Yakup birçok büyük hadis âliminden ve kitap yazarlarından hadis ve tefsir kitapları okudu. Bu ki­tapların yazılması iznini aldı. Kendi döneminin ünlü Rabbânî âlimi, hadis ve tefsir konusunda yüksek değer taşıyan, hadis konusunda devrinin şeyhi olan Abdur-rahman b. Fehd'in en olgun öğrencisi olan Bedahşanlı Kadı Behlül'den; Buharı'nin, Mişkât el-Mesâbîh' in, Şemâü-i Tirmizl' nin ve diğer hadis kitapları ile Buharî Sülâsiyyât'ı ve Müselsel hadislerinin diploması­nı aldı. Önceki âlimlerin prensiplerine uygun olarak tefsir ve benzeri konuların kitaplarının senedlerini on­ların yazarlarına kadar ulaştırdı. 17 yaşında tahsilini tamamladı.

Nakil ve akıl ilimlerini usûl ve fürû (temel ve de­tay) bilgilerini tamamlayınca okutma, öğretme işine başladı. Arapça ve Farsça olarak bir takını küçük ki­taplar   yazdı.   Bunlar   arasında   Risâle-i   Tehlîliye, Risâle-i Redd-i Mezhebi Şîa da vardır.

Devlet başkenti Ekberâbâd'a (Agra) da gitti. Orada Ebu'1-Fadl ve Feyzî ile görüşmeleri oldu. Fakat karak­ter farkı ve meşrep ayrılığı yüzünden onlarla ilgisi ol­madı, gönül bağı kurulamadı. Bazı kereler karşılıklı fi­kir çatışması da oldu.

Ebu'1-Fadl'ın birtakım ölçüsüz, edebsiz konuşmala­rına öfkesini gösterdi ve onların yanma gidip gelişini kesti. Ebu'1-Fadl adam gönderip çağırttı ve özür diledi.

O günlerde noktasız harflerle yazılmış tefsiri Savatı' el-îlhâm'\ yazmakla meşgul olan Feyzî bir ke­resinde noktasız harflerden meydana gelen uygun bir kelimeyi yerine koymakta ve gereken anlamı vermekte zorlandı ve kalemi durdu. İmara-ı Rabbânî Hazretleri­ne durumu anlattı. O ise bu zor meseleyi hemencecik halletti. Bunun üzerine Feyzî onun geniş bilgisini ve üstün yeteneğini itiraf etme zorunda kaldı.

Agra'da kalışı biraz uzun sürdü. Babasının görüş­me arzusu arttı. İhtiyarlığına ve mesafenin uzaklığına rağmen Agra'ya geldi. İmam-ı Rabbânî Hazretleri ba­basıyla birlikte memleketine geri döndü. Delhi ve Ser-hend arasında bulunan Taniser şehrine uğradıkların­da; oranın ileri gelenlerinden aynı zamanda devrin âlimlerinden, fazıllarından olan ve hükümdara yakınlı­ğı olup o dönemin Taniser valisi olan Şeyh Sultan onla­rı saygı ile hürmetle karşıladı, yanında misafir etti. Sonra manevî bir işaretten dolayı ve İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin ahlâkını, özelliklerini görerek onunla aile bağı kurmayı arzu etti. Babası da bunu kabul ede­rek orada evlenme yoluyla akrabalık kuruldu. Arkasın­dan gelinini de alarak Serhend'e geldiler. [11]

 

Tarikat Eğitimini Tamamlaması ve Hâce BâkibiUâh'a İntisabı:

 

Biz burada tasavvuf ve tarikata intisabın gerekliliği ve onun şer'î ve ilmî açıdan isbatı üzerinde kalem oyi natmaya gerek görmüyoruz. Davet ve Azimet Tarihi dil zisinin (bu kitap o dizinin 4. cildidir) okuyucuları, bu dizinin 1. cildinde Hâce Hasan Basrî Hazretlerinin, Abi j dülkadir Geylânî ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretn | lerinin ahvalinin anlatıldığı bölümleri okuyanlar bu  konuyla tanışmışlardır. Eğer bu sahada daha çok bilgiye ve doyurucu malumata ihtiyaç duyuluyorsa yazarın, Tezkiye ve İhsan   yahut Tasavvuf ve Tarikat   kitabı okunmalıdır. Burada sadece şu kadarını söylememin  gerekli olduğu görülüyor:

O dönemde Müceddid-i Elfısâni İmamı Rabbani\ Hazretlerinin çok nazik ve zor ıslahat ve yenileme gö-1 revini yerine getireceği çevrede, tasavvuf İslâm toplu-, |i muna ve çevresine o kadar girmiş, dal budak salmıştı j ki, bu onun ruhundan bir parça, iç dünyasında bir hu-1 zur haline gelmişti. Özel kesim (havas) bir tarafa genel ( halk kesimi bile bir âlimin, Öğreticinin veya ıslahatçımn tasavvuf ve tarikat geçidini tanımadığı, herhangi i güvenilir, sağlam bir tarikat koluna bağlı ve mürşidlerin sohbetinde bulunmadığı sürece ona güvenmez, ona j, bağlanmaz ve anlattıklarına değer vermezdi. Böyle ol- J makla birlikte bir dereceye kadar nefis tezkiyesi, ihlas,) kesin iman ve yanış yakılış olmadan -ki bunlar çokça j zikir ve mürşidlerle bolca sohbet olmadan eJde edilemez- sadece çok bilgi ve güçlü konuşma yeteneği ile, hiçbir gerçek inkılap meydana gelmez.

 Şunu demek istiyoruz: O dönem ve o çevrede tasavvuf, tarikat, ruhanî feyz ve manevî bir nura sahip ol-1 madan inkılap yapmaya çalışarak ıslahat (bozulanı dü­zeltme) yapmak; iyi bir silah kullanma eğitimi, ata bin­me yeteneği ve alışkanlığı elde etmeden harp meydanı­na çıkarak eğitim görmüş silahlı askerlerle savaşmak

gibidir. Yahut yaradılıştan konuşma melekesi olmayan kişinin eğitim Öğretim işini yürütmek istemesi gibidir.

İşte bu hikmetin kendisi ve ilâhî düzenlemenin bir gereği idi ki bu inkılap ve ıslah meydanına çıkmadan önce Allah Teâlâ, Şeyh Ahmed Serhendî Hazretlerini tasavvuf ve tarikatın sadece sırlarına aşina ve gizlilik­lerine vâkıf kılmadı; hatta o bu büyük işe tamamıyla hazırlansın ve tam bir güvenle basarsın da etkisi dün­yanın en uzak köşelerine ve daha sonraki asırlara ka­dar yayılarak sürsün diye, üstün meziyetler ve fazilet­ler sahibi kimselerin eğitimi, sohbeti ve terbiyesi ile ar­kasından da Allah'ın lütfü ve özel bir desteğiyle onu, bu sahada da imamet ve ictihad mertebesine ulaştırdı, âyet: (Zâlike takdîrülazîzil alîm: İşte bu aziz olan ve herşeyi bilen Allah'ın bir takdiridir.)

Serhend'e ulaştıktan sonra babasının hayatı süre­since onun hizmetinde bulundu, bundan da çok kıymet­li manevî faydalar sağladı. Çeştiyye ve Kâdiriyye tari­kat kollarında büyük manevî makamlar katetti. Bu­nunla birlikte zahir ilimlerini Öğrenme çalışmalarını da sürdürdü.

O günlerde Kabe'yi ziyaret ederek hac yapma arzu­su, Medine'de Hz. Peygamberin kabrim ziyaret etme aşkı arttı. Oraların cezbesi onu kıvrandırıp uykusuz bı­rakmaya başladı. Fakat babasının ihtiyar olmasından, görünürde âhiret yolculuğunun yaklaşmasından dolayı böyle bir durumda onu bırakıp gitmeye uygun bulmadı.

H. 1007 yılında babasının vefatı üzerine artık ona hiçbir engel kalmadı ve H. 1008 yılında Mekke ve Me­dine'ye giderek Hac farizasını yerine getirmek için yola çıktı.

Serhend'den hareket ederek Delhi'ye ulaştı. Kulak­larına,  faziletinin  ve  kemalinin  ünü  ulaşan  oranın âlimleri ve üstadları kendisiyle görüşmek için geldiler. Aralarında Keşmirli Mevlânâ Hasan bile vardı. İmam-ı Rabbânî Hazretleri kendisini eskiden beri tanırdı. Ko­nuşma sırasında o, bir süre önce Delhi'ye gelmiş olan Hâce Bâkibillâh Hazretlerinin üstün derecesini ve manevî gücünü anlattı. İmam-ı Rabbânî Hazretleri ba­basından Nakşibendî tarikatını dinlemiş, Hâce Bâkibillâh Hazretlerini görmeyi çok istediğini de duy­muştu. Bu bakımdan o da görüşme arusunu belirtti. Bunu Kabe ve Medine'nin ziyaretine bir hazırlık, onun kıymetli bir hediyesi kabul ederek görüşmek üzere der­hal yola çıktı. Mevlânâ Hasanla beraber oraya ulaştı. O anda gaibden bir ses şöyle demiş olmalı: Şiir:

"Gelmesini istediğimiz (beklediğimiz) o dost geldi." Bu iki kıymetli dostun durumunu anlatıp ondan sonra olayları yazmaya başlamadan önce Hâce Hazret­lerini tamtmak gerekir[12] Bu çizgide biz Nüzhet el-Hauâtır yazarının 5. ciltte Hz, Hâce hakkında kısa fa­kat çok faydalı yazısını içine alan makaleyi nakledece­ğiz. Bu makalede güvenilir kitapların, tezkirelerin özü­nün özü anlatılmıştır. [13]

 

Şeyh Abdülbâki Nakşibendî Hazretleri:

 

Büyük mürşid, kutublar kutbu, imamlar imamı, önce Kâbilli sonra Delhili, Bâkibillâh adıyla tanınan Bedahşanlı Radiyyuddin Ebu'l-Müeyyed Abdülbâki b. Abdüsselâm. Onun varlığı; dünya için bir bereket ve süs, onun mübarek hayatı yaratılışın amacının ve varo­luşun gayesinin tecellisi, onun dili gerçeğin tercümesi ve onun şahsı ilim ve marifetin özü idi. İlimde, marifet­te; Allah'ın açık bir işareti, velilik ve ruhaniyetin parla­yan bir feneri idi. H. 971-972 yılları arasında Kabil'de doğdu. Mevlânâ Muhammed Sadık Helvâî (Helva­cımdan ders almaya karar verdi. Onunla birlikte Mâve-râünnehir'e yolculuk yaptı. Bir süre onunla beraber kaldı.

Sonra gönlünde tasavvuf yoluna girme isteği belir­di. Bu istek sonucu, yazılı ilimleri tahsil etmeyi bıraktı. Maverâünnehir şehirlerinin pekçok büyük mürşidleri-nin sohbetlerine katılmayı sürdürdü. İlk önce Mah-dum-ı Azam Dehbîdî'nin halifesi olan Mevlânâ Lütful-lah'm halifesi Şeyh Hâce Ubeyd huzuruna gelerek onun hakka yönelen eline el verip tövbe etti. Fakat kendinde bir ilerleme işaretleri görülmeyince Şeyh İfti-har'm Semerkand'a gelişi üzerine ikinci kere onun eli­ne el verip tövbe etti. Bu Şeyh İftihar, Ahmed Yesevî tarikatının büyüklerindendi. Yine kendi terakkisinde eksiklik hissedince mecbur kalarak Belhli Emir Abdul­lah'ın huzurunda üçüncü kere tevbe etti ve bir süre sı­nırları korumaya bağlı kaldı ama son olarak bu tevbe de bozuldu. Bu sırada rüyada, Hâce Bahaeddin Nak­şibendî Hazretlerini ziyaret etti. Bunun üzerine Allah ehli kişilerin yoluna dönme eğilimi meydana geldi. Gi­debildiği her yere gidiyordu.

Nihayet Keşmir'de Şeyh Baba Kübrevî'nin huzuru­na vardı.Ondan faydalandı, onun sohbetlerinden ken­disine ilâhî feyizler yağmaya başladı ve ruhunda bu ta­rikatın meşhur "İnsanlar içinde kendini yok etme, asıl varlık olan Mevlâmn varlığı karşısında kendini kaybetme" prensiplerinin etkilerini görmeye başladı. Mezküt Keşmirli Şeyhin vefatından sonra o, şehirden şehire dolaştı durdu. Seyahat ve istifade süresi geçtikten sonj-ra Hâce Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin ruhu gözükef rek ona Nakşibendî tarikatının dersini öğretti. Böylece^ onun tarikat arayışı tamamlanmış oldu.

Bundan sonra Maverâünnehir'e gitti. Orada Emke-nekli Şeyh Muhammed ile görüştü. Şeyh Muhammec üç gün sonra izin ve yetki verdi. Hindistan'a geri dön­dü. Lahor'da bir sene kaldı. Orada pekçok âlim kendi­sinden faydalandı. Daha sonra oradan Hindistan'ız, başşehri Delhi'ye gelerek Fîruzî kalesine yerleşti. Bu1 kalede büyük bir nehir, büyük bir mescid vardı, ölünce4 ye kadar orada kaldı.

Hace Bâkibillah; yüksek derecede cezbe ve vecd sa4 hibi, son derece alçakgönüllü, yumuşak huylu birisiydij Başkalarından veya yabancılardan kendi mübarek ah4 valini, yüce durumunu gizlemeye çalışır ve kendini ir-| şad makamına lâyık görmezdi.

Biri kendinden manevî feyiz almaya, ruhanî istifa-1 deye gelmişse ona: "Bende hiçbir şey yok, o bakımdan1 L siz başka bir büyük zata başvurun ve eğer kıymetli bü-: yük bir kimseye rastlarsanız bana da haber verin" der­di. Yani demek isteriz ki, o iddialı olmaktan uzak kala­rak, gelenlere hizmet etmek ve kalpleri birleştirmekle! meşgul olurdu. Ancak bir mecburiyet karşısında veyal ince bir meseleyi açıklamak için ağzını açar ve muhata-i bmı aydınlatmak için konuyu bütün açıklığıyla anlatırdi.   

Kendisine saygı için ayağa kalkmaktan dostlarım! meneder, kendini onlar gibi kabul ederdi. Her zaman] ve her durumda onlara eşit muamele yapardı. Alçakgö­nüllülük ve tevazu düşüncesiyle çıplak yere otururdu.

Çok enteresan ruhanî bir hali ve etkileme gücü var­dı. Onun nazar ettiği kimsenin durumunda derhal de­ğişme olur, daha ilk görüşmesinde manevî zevk, şevk, cezbe ve ruhanî marifet elde ederdi. Hâce Bâkibillâh'm daha ilk telkin ve teveccühünde müridlerin kalbi hare­kete geçerdi. Onun feyzi ve yaratıklara şefkati herkese şamil idi.

Şiddetli bir kış gecesinde bir işten dolayı yatağın­dan kalkarak gitti. Geri döndüğünde yorganın üzerinde bir kediyi uyuyor buldu. Bunun üzerine onu uyandırıp kovacak yerde sabaha kadar kendisi oturup bekledi.

Aynı şekilde Lahor'da kaldığı zaman bir kıtlık oldu. Bu süre içinde hiçbir şey yemedi. Kendine gelen yiye­cekleri muhtaçlara dağıttırdı.

Lahor'dan Delhi'ye giderken yolda sakat bir adamı görünce bineğinden inip onu bindirdi. Tanıyanlar gör­mesin diye yüzünü gizledi ve kendisi de yaya olarak o kişiyi gideceği yere ulaştırdı ve ancak ondan sonra bi­neğine bindi.

Hatasını kabul etmekte ve kendini hatalı görmekte hiç tereddüt göstermezdi. Sadece kendi arkadaşların­dan değil hatta avam takımından bile kendini üstün görmezdi.

Denilir ki; bitişiğinde oturan bir genç her çeşit kö­tülükleri işlerdi, ama haberi olmasına rağmen Hz. Hâce Bâkibillâh buna sabrederdi. Bir keresinde müridi Hâce HüsamedcKn Dehlevî devlet görevlilerine o genci şikâyet etti. Onlar da onu yakalayıp hapsettiler. Şeyh bunu öğrendiğinde müridine kızdı ve onu azarladı. Mü­ridi: "Hazret, o büyük bir günahkârdır" deyince Hâce Bâkibillâh derin bir ah çekti ve şöyle buyurdu: "Evet, sizler çok ehl-i takva ve düzgün kimseler olduğunuz için onun günahlarını, hatalarını anladım z. Ama biz kendimizi ondan daha iyi bilmediğimizden dolayı ken­dimizi bırakıp yetkililere onu şikâyet etmeye gitme­dik." Sonra onun çabasıyla idareciler o genci serbest bı­raktılar. O da tövbe ederek iyi insanlardan oldu.

Herhangi bir müridi yanlış bir harekette bulunursa o konuda: Bu, ancak benim dolaylı yoldan ortaya çıkan hatamdır, derdi. İbadetler ve muamelelerde tedbirli davranma yönünü tercih ederdi. Bu bakımdan başlan-gıçta imamın arkasında Fatiha sûresini okurdu. Çünkü bu konuda pek çok hadisler ve kuvvetli deliller vardır.

Bu birkaç örnek onun üstün meziyetlerinin ve fazi­letlerinin basit bir bölümü, onun güzellikleri denizinin bir tek damlasıdır. Bu bakımdan kısa bir süre içinde ondan ne kadar insana manevî feyz ulaştığına bakılır. Bunun Hindistan'la ilgisine gelince, bu mübarek tari­kat kolu onun vasıtasıyla gelişme elde etti. Ondan önce Hindistan'da hiç kimse bu tarikatı bilmezdi.

Burhanpurlu Şeyh Muhammed b. Fazlullah diyor ki: Vaaz, nasihat ve irşadda bir benzeri yoktu. İşte o bakımdan, tamamı 3-4 senelik bir süre içindeki irşâdları ile dünyaya ışık saldı. Bunun geniş açıklama­sı Molla Haşim Kışmî'nin Zübdetü'l-Makâmât' mda vardır. Topu topu 40 senelik bir ömür yaşadı ve Hindis­tan'a geldikten sonra tamamı, dört sene tutan bir ömrü kaldı. Bu kısa süre içinde onun arkadaşlarının, mürid-lerinin manevî ilerlemeleri en yüksek noktaya ulaştı. O derecede ki, o eski tarikatların izlerini sildi ve Nakşibendî tarikatı[14] bütün tarikatlara üstün geldi.

Muhammed b. Fazlullah Muhibbi, Hülâsatü'l-Eser adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

"Şeyh Hâce Bâkibillâh Hazretleri Allah'ın bir işareti, ışığı olup ilâhî sırrın, zahir ve bâtın ilminin ve tasar­rufların sahibiydi. Sessiz yapılı, alçakgönüllü ve öyle. güzel ahlâklıydı ki, insanlar arasında kendini zerre ka- :î dar bile üstün tutmazdı. Hatta dostlarını ve müridleri-ni bile kendisine hürmet için ayağa kalkmaktan mene-; der, normal bir intisabı telkin ederdi."                         .

Muhibbi diyor ki: Hâce Hazretlerinden büyük ta­sarruflar, kerametler görüldü. Kime nazar ederse veya kim tarikatına girerse, daha önce bu yolla hiçbir ilgisi olmamışsa bile nefsini öldürme, benlikleri yok etme ha­li üstün gelirdi. İnsanlar onun kapısında sarhoşlar gibi kendinden geçerek yere yığılırdı. Bazı insanlara daha ilk sırada manevî cezbenin sonucu olan (gözle görülme­yen) melekût âlemi açılır, gözleri önüne serilirdi. Mü-ridleri arasında Müceddidiyye yolunun önderi, kurucu­su olan İmam-ı Rabbani, Sembhelli Şeyh Taceddin b. Sultan Osmanî, Bedahşanh Şeyh Hüsameddin b. Şeyh Nizameddin, Delhili Şeyh îlâhdâd gibi üstün değerli mürşidler ve halkın saygı duyduğu büyükler vardı.

Eserleri arasında eşine az rastlanan risaleler, çok değerli mektuplar ve şiirler vardır. Bunlar arasında Silsile el~Ahrâr   kitabı vardır ki, bu eserinde Farsça olarak kendisine ait olan Allah'ın marifeti hakkındaki rubailerini açıklamıştır. 14 Cemaziyeluhrâ 1014 Çar­şamba günü, yaşı 40 sene 4 aya varmışken Delhi'de ve­fat etti. Mezarı batı Delhi'de peygamber ayağının (izi­nin bulunduğu taşın korunduğu yerin) yakınında olup herkesin ziyaret ettiği bir yerdir. [15]

 

İmam-ı Rabbânî'nin Biati ve Kemale Ulaşması:

 

İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elfisâni Hazretleri, Hâce Bâkibillâh Hazretlerinin huzuruna geldi. Sanki o, oturmuş kendisini bekliyormuş büyük bir şefkat ve sevgiyle kabul buyurdu, yanma aldı. Hâce Bâki-billâh Hazretleri çok utangaç ve durgun yapıda biri idi. Hiç kimseyi kendisi kendi tarafına çevirmezdi. (Hiç kimse­yi kendine mürid olmaya teşvik etmezdi.) Fakat bura­da durum başkaydı. İsteyenin kendisi istenendi. (Mü­rid olmayı isteyen İmam-ı Rabbânî, Hz. Hâce tarafın­dan beklenen ve istenen bir kişiydi.)

Allah; Hâce Hazretleri vasıtasıyla İmam-ı Rabbâ-nî'yi manevî ve ruhî kemale erdirerek, o devirde Nak­şibendî tarikatının taşıdığı bu özel intisabı bahşederek yeni bir tür ve yepyeni bir tarzda dini yeniletmek, tari­katı şeriata bağlatmak, tarikat kademelerini katettir-mek ve araçlardan amaçlara, vasıtalardan hedeflere ulaştırmak istemişti. Hâce Hazretleri âdetinin tersine İmam-ı Rabbânî'ye şöyle buyurdu: "Bir ay, bir hafta bi­le olsa bir kaç gün bize misafir olunuz."

Hazreti Hâce Bâkibillâh Hindistan'a gelmeye karar verince istihare yapmıştı. İstihare sonunda gördüğü rü­yada; çok tatlı sözler söyleyen güzel bir papağanın ge­lip eline konduğunu, Hâce Hazretleri ise kendi ağzındaki tükrüğü onun ağzına aktardığını, papağanın da ibiğiyle onun ağzına şeker vermekte olduğunu gördü. Hâce Hazretleri kendi mürşidi Hâce Emkenekî'ye bu olayı anlatınca o şöyle cevap verdi: "Papağan Hindis­tan'a özgü bir hayvandır. Hindistan'da senin terbiyen altında öyle bir kimse yetişecek ki ondan bir dünya ay­dınlanacak ve sana da bundan bir pay nasib olacak."

İmam-ı Rabbânî'nin artık bu buyruğa hayır deme­ye, olumsuz cevap vermeye imkânı var mıydı? Çünkü onun içinde de aslında yol gösteren birini bulma ve Ölümsüzlük çeşmesine ulaşma arzusu vardı. Bu daveti o kabul etti. Git gide bu kalış 1 ay 2 haftaya ulaştı. Sohbetler sırasında Nakşibendî tarikatına intisab ar­zusu onu öyle sardı ki, sonunda Hâce Hazretlerinden kendisini müridliğe kabul etmesini istedi. O da hiç dü­şünmeden kabul buyurdu ve uzlete geçerek kalpten zi­kir yapmayı telkin etti. Hâce Hazretlerinin nazar ve te­veccühü ile o anda kalbin zikri harekete geçti. Her ge­çen gün, hatta her geçen saniye bu zikirden sürekli ar­tan müthiş bir zevk, muazzam bir tad almaya başladı. Hâce Hazretleri bu durumları ve bu şimşek misali manevî ilerleyişi görünce, rüyasında gördüğü tatlı dilli papağanın işte bu kimse olduğunu anladı. Onun tatlı dilinden, güzel sözlerinden Hindistan bağında hatta bütün İslâm bağında yeni bir bahar geleceğini gördü.

Muhammed îkbâl'in deyişiyle; şiir:

"Uyanık bir Allah eri bütün bir dünyayı bambaşka hale getirdi."

Bu iki, iki buçuk aylık zaman içinde İmam-ı Rab-bânî Hazretlerinin eriştiği manevî yükselişleri, ruhî keyfiyetleri ve katettiği Allah yolundaki merhaleleri açıklamak ve kelimelerle onları anlamak veya anlatmak mümkün değildir[16]

Bundan sonra İmam-ı Rabbânî Hazretleri Ser-* hend'e döndü. Bu ilk seferinde Hâce Hazretleri, "Nak-I şibendîliğe tam olarak intisab ettin ve her geçen güri manevî terakki edişin ümit edilmektedir" müjdesini verdi. İkinci sefer Delhi'ye geldiğinde halifelik hırkası! bahşedip Allah yolunu arzu edenlere tarikatı öğretme irşad ve ders verme izni verdi. Aynı zamanda doğrudan kendine irtibatlı müridlerini, tarikatı öğrenmeleri için ona havale etti.                                                       

Bundan sonra İmam-ı Rabbânî Hazretleri üçüncü ve son defa Hâce Hazretlerinin huzuruna geldi. Hâce; Hazretleri uzunca bir mesafe yürüyerek onu karşıladı! ve büyük müjdeler verdi. Sohbet halkasının en başmal onu oturttu. Müridi erin e, "O varken hiç kimse bana yö-! nelmesin" buyurdu. Uğurlarken şöyle dedi:                 

"—Artık çok zayıfladığımı hissediyorum. Yaşama! ümidim çok azdır."                                                    

O anda süt emen iki oğlu Hâce Ubeydullah'a ve Hâce Abdullah'a kendi huzurunda teveccüh ettirdi vq dedi ki:

"— Bunların annesine de uzaktan teveccüh ediniz."

Nitekim o teveccüh^etti, teveccühünün etkisi de o anda görüldü[17]

 

Hâce Hazretlerinin Ağzından İmam-ı Rabbânî'nin Büyüklüğüne Tanıklık:

 

Hâce Bâkibülâh Hazretleri, İmam-ı Rabbânî'nin bu intisabından sonra bir dostuna gönderdiği mektupta şöyle yazmaktadır:

"Serhend halkından çok bilgili, sağlam amelli bir büyük kişi olan Şeyh Ahmed bu fakirle birlikte birkaç gün oturup kalkmıştır. Bu fakir onun harikulade mezi- ı yetlerini, insanı şaşırtan olgunluklarını ve güzel evsafı­nı bizzat görmüştür. Onun bir dünyayı aydınlatacak olan bir lamba, bir ışık olması ümid edilir. Onun ku­sursuz, olgun ahvaline benim kesin güvenim vardır."

İmam-ı Rabbânî'nin, kendisi de daha ilk görüşme­deki telkin ve teveccühünden sonra bu yolun en yüksek basamaklarına kadar ulaşacağına inandı. Bununla bir­likte bir takım eksikliklerini de gönlünde hissediyordu. Şu şiir ağzından düşmüyordu:

"Senden çıkıp gönlümü kaplayan bu nurla,

Sonunda seni bulacağıma kesinlikle inanıyorum."

Bu manevî ilerlemeleriyle ve ilmî, amelî üstünlük-leriyle birlikte İmam-ı Rabbânî Hazretleri kendi şeyhi­ne, mürşidine son derece saygı duyar, edep gösterirdi. Ne zaman mürşidi onu çağırsa yüzünün rengi değişir, vücudu sarsılırdı. Diğer taraftan mürşidinin ona karşı tutumu öyle bir hal aldı ki, çok az bir mürşid müridine öyle davranmış olabilir. Bir keresinde şöyle buyurdu:

"Şeyh Ahmed âfitabest ki misli mâ hezârân seyyâregân der zımn-ı îşân gümend."

Şeyh Ahmed öyle bir güneştir ki onun ışığında bi­zim gibi binlerce yıldız kaybolmuştur.[18]

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ÖNEMLİ OLAYLAR, İRŞAD VE  FAALİYETİ VE VEFATI

 

SERHEND HAYATI

 

İmam-ı Rabbani bu feyz alıştan ve tarikatta kemal buluşundan sonra Serhend'de bir köşeye çekilmeyi yeğ­ledi. Bir süre manevî terbiye almak isteyenlerden uzak durdu. Kendi şahsında yetersizliğini şiddetle hissedi­yordu. Fakat manevî terakkisi hızla sürüyordu. Manevî yapısı, ruhî isteği daha çok yükselmeye doğ­ruydu.Öyle bir durumda müridlerin yetiştirilmesi, öğ­retim ve terbiyesi ile uğraşmak zordu. Onun manevî yönelişi yükseklere doğru tırmanırken müridleri yetiş­tirmesi için aşağı iniş gereklidir. Bu ise şu ana kadar hiç olmamıştır. Bir mektubunda şöyle yazıyor:

"(O durumda) kendi eksikliğimi iyice anladım. Et­rafıma toplanan müridlerin hepsini yanıma çağırarak onlara eksikliğimi, yetersizliğimi anlattım ve hepsine izin verdim. Fakat müridler bunu nefsi kırmam için yaptığımı zannederek kanaatlerinden, düşüncelerinden vazgeçmediler. Bir süre sonra Allah Teâlâ habibi Hz. Muhammed (s.a) yüzü suyu hürmetine beklenen du­rumları bahşetti."[19]

Sonunda feyzinin her tarafa yayılması ve müridleri yetiştirme, onları irşad etme işine başlama zamanı gel­di. İmam-ı Rabbânî Hazretleri kendi durumunu, mü-ridlerinin ve tarikat ihvanının manevî terakkilerinin geniş izahını sürekli olarak mürşidine yazdı. Öyle müj­deler, rüyalar ve keyfiyetler görüldü ki bunlardan dola­yı Allah Teâlâ'nın kendisine büyük işler baş arta cağına, kendisinin dine muazzam ve muhteşem bir hizmet ve­receğine inandı[20]

Üçüncü defaki buluşmasından sonra artık İmam-ı Rabbaninin Hz. Hâce ile görüşmesi nasip olmadı. [21]

 

Lahor Yolculuğu:

 

Müceddid-i Elfisâni Hazretleri bir süre Serhend'de kaldıktan sonra mürşidinin işaret ve emri üzerine La-hor'a gitmeye karar verdi. Lahor o günlerde Delhi'den sonra Hindistan'ın ikinci dinî ve ilmî merkeziydi. Ora­da pek çok âlimler, mürşidler bulunuyordu. Bunların bir çoğu İmam-ı Rabbânî'nin gelişini haber alarak ha­raretle onu karşıladılar, büyük bir sevgi ve saygı gös­terdiler. Daha sonra İmam-ı Rabbânî'nin en büyük ha­lifelerinden olan Mevlânâ Tâhir Lahorî, Mevlânâ Hâce Muhammed Cemaleddin Telvî ona intisab ederek mü-ridleri arasına girdiler. Zikir halkası ve sohbet meclis­leri hararetle sürdü.

îmam-ı Rabbânî henüz Lahorda bulunuyordu ki, Hâce Bâkibillâh Hazretlerinin âhirete göçtüğü haberi geldi. Bu haber İmam-ı Rabbânî'ye çok büyük etki yap­tı. Mecburi bir durum ortaya çıktığı için Delhi'ye doğru hemen yolculuğuna devam etti. Memleketi olan Ser-hend şehri, yolunun üzerinde bulunmasına rağmen evi-' ne uğramadı, önce şeyhi ve mürşidinin mezarına ulaş­tı, orayı ziyaret etti; arkasından mürşidinin oğullarına ve tarikat ihvanına taziyette bulunup, başsağlığı dile­di. Onların isteği üzerine gönüllerini yapmak için bir­kaç gün Delhi'de kaldı. Hâce Bâkibillâh Hazretlerinin ölümü üzerine uyuşmuş olan irşad ve terbiye meclisleri tekrar şenlendi, yaralı ve kederli gönüller yeniden açı­lıp tazelendi.

Birkaç gün Delhi'de kaldıktan sonra Serhend'e gel­di. Daha sonra sadece bir kere Delhi'ye ve iki kere Agra'ya gitme fırsatı oldu. Ömrünün sonunda üç sene boyunca padişah ordusuyla birlikte (ileride anlatılacak olan) bazı şehirlere, bölgelere uğradı. Bu sırada orala­rın istekli kişileri onun sohbet ve irşadlanndan fayda­landılar. [22]                                   

 

TEBLİĞ VE İRŞAD ÇALIŞMALARI

 

H. 1026 yılında İmam-ı Rabbânî Hazretleri, pek çok halifesini tebliğ ve irşad yapmaları için değişik böl­gelere gönderdi.Mevlânâ Muhammed Kasını başkanlı­ğında 70 kişiyi Türkistan tarafına gönderdi. Mevlânâ Ferruh Hüseyin'i başlarına emir yaparak kırk kişiyi Arabistan, Yemen, Suriye ve Anadolu tarafına yolladı. Eğitim görmüş, yetişkin 10 kişiyi, Kâbüli Mevlânâ Mu­hammed Sadık idaresi altında Kâşgar'a doğru; 30 kişi­yi de Mevlânâ Şeyh Ahmed Berkinin başkanlığında Türkistan, Bedahşan, Horasan'a doğru yolladı. Bu kişi­ler gittikleri yerlerde büyük başarılar elde ettiler ve Al­lah kulları onlardan faydalar sağladılar[23]

Çevrelerinde kendilerine çok büyük saygı duyulan, üstün şahsiyet oldukları gözüyle bakılan pekçok ünlü, değerli âlimler ve mürşidler; yolculuğun pek çok sıkın­tılarını aşarak Serhend'e geldiler. İmam-ı Rabbâniye bîat edip ondan faydalanma şerefine ulaştılar.

Bunlar arasında Bedahşan sultanının kendisine çok güvendiği Şeyh Tahir Bedahşî, Tâlikan'm en değer­li âlimi Şeyh Abdülhak Şadmanî, Mevlânâ Salih Kûlabî, Şeyh Ahmed Bersî, Mevlânâ Yâr Muhammed ve Mevlânâ Yusuf özellikle anılmaya değer kişilerdir.

İmam-ı Rabbânî bu büyük kişilerin çoğuna halifelik ve icazet vererek davet ve irşad için kendi bölgelerine geri gönderdi[24]

Halifelerini davet ve irşad yapmak üzere Hindis­tan'ın da değişik yerlerine gönderdi. Hâce Mîr Muham­med Numan'a halifelik bahşederek Dekken'e gönderdi. Yüzlerce atlı ve sayısız yaya insanlar zikir ve muraka­be için onun tekkesine gelirdi.

Şeyh Bedîuddin Sehrenpûri'ye halifelik lütfederek önce Sehrenpûr'a, sonra hükümdar ordusunun kışlası olan Agra'ya gitmekle görevlendirdi. Orada büyük bir ilgi gördü. Pek çok devlet yetkilisi onun halkasına ka­tıldı. Ordunun binlerce ferdi ona mürid oldu. Her gün o kadar insan akın halinde geliyordu ki, yüksek makam sahibi devlet yetkilileri şeyhi ziyaret etmek için çok zor fırsat bulabiliyorlardı.

Daha Önce Hâce Bâkibülâh Hazretlerinin halifesi olan Mîr Muhammed Numan Keşmî'nin icazetini ve biatim yenileme lütfunda bulunarak Burhanpûr şehri­ne gönderdi. Orada pekçok kişinin başvurduğu kimse haline geldi, insanların ahvali tamamen değişip düzel­di.

Lahorlu Şeyh Tâhir'i Hindistan'ın ikinci ilmî ve siyasî merkezi olan Lahor şehrinin marifet talebelerine (Allah yoluna girip ilâhî sırları Öğrenmek isteyenlere) yol göstermek için yolladı. Bu zat aracılığı ile o diyara büyük feyz ve bereket erişti.

Patnalı Şeyh Nûr Muhammed'e icazet bahşederek Patna şehrine gönderdi. Onun vasıtasıyla da o çevrede irşad ve dinî bilgilerin öğretilmesi çizgisi sürdürüldü.

Bengalli Şeyh Hamid'e tarikat merhalelerini katet-tirerek tarikat ve Öğretme icazeti verip Bengal'e yolladı.

Bedahşanlı Şeyh Tâhir'i yanında yetiştirip eriştir­dikten sonra tarikat ve öğretme icazeti vererek Conpûr şehrine gönderdi.

Mevlânâ Ahmed Berki öğretme ve eğitim izini al­dıktan sonra Berk şehrine vararak irşad ve manevî eği­timle meşgul oldu ve mektuplar yazarak müridlerin ahvalini İmam-ı Rabbânî Hazretlerine sürekli bildirdi.

Şeyh Abdülhay, Hisar-ı Şâdman (Isfahan bölgesin­de bir yer) halkındandı. İmam-ı Rabbânî'nin Mek-tubât' mın ikinci defterini o düzene koymuştur. İmam-ı Rabbânî ona tarikat ve öğretim icazeti vererek Patna şehrine gönderdi. Şeyh Abdülhay şehrin ortasında tari­kat susuzluklarını söndürüyordu.

Şeyh Nûr Muhammed ise Ganj nehri kenarında ir­şad ve manevî terbiye çeşmesini açmış bulunuyordu. Şeyh Hasan Berkî de kendi memleketinde sünneti ve tarikatı yaymakla görevlendirilmişti. Mangpûrlu Sey-yid Muhibbullah'a halifelik vererek Mangpûr'a gönder-di.Daha sonra o İmam-ı Rabbânî'nin izniyle îlâhâbad şehrine geçti. Şeyh Kerîmuddin Baba Hasan Abdâlî özel teveccühlere mazhar olarak memleketine döndü[25]

H. 1027 yılı henüz sona ermemişti ki Müceddid-i Elfisâni İmam-ı Rabbânî Şeyh Ahmed Farûkî Serhen-dî'nin büyük şahsiyeti, irşad gücü ve manevî terbiyesi­nin şöhreti Hindistan'ın dışına taştı. Halk gruplar ha­linde ziyaret ve istifade için gelmeye başladı.

İmam-ı Rabbânî'nin Mâverâünnehir, Bedahşan, Kabil ve diğer Acem ülkelerinin pek çok şehrinde hali­feleri vardı. Arap ülkelerine kadar onun namı ulaşmış­tı. Hindistan'da onun bir vekilinin ve Allah'a çağırmak­la görevlendirdiği kişinin bulunmadığı şehir görmek çok zordu. [26]

 

Dönemin Sultanı Cihangir'in Tutumu:

 

H. 1014 yılında Celâleddin Ekber Şah öldü ve Nu-reddin Cihangir imparatorluk tahtına oturdu. Ekber döneminde İslâm'a ve müslümanlara yeryü­zünün dar gelmesi; müslüman fatihlerin kanımn, İslâm hizmetçilerinin, ıslahatçılarının, yiğitlerinin, maneviyat erbabının ve gönül ehli kimselerin seher vakti döktükleri gözyaşlarının suladığı, verimli kılıp meyve verir hale getirdikleri bu geniş topraklarda (Hindistan'da) İslâm'ın kökünün kazınmak istenmesi ve bunun planlı bir şekilde devlet gücüyle yürütülmesi İmam-ı Rabbânî'nin dertli gönlünde ve kıskanç İslâm duygusunda derin yaralar açtı.

Bunlar onu huzursuz etmeye yeterliydi, ama biraz kendi halini olgunlaştırmaya ve manevî yeteneklerini geliştirmeye çalıştığından dolayı, biraz da bu Padişah Ekber fitnesinin daha başlangıç döneminde olup henüz ele geçer, elle tutulur hale gelmediğinden dolayı İmam-ı Rabbânî yenileme ve ıslahat faaliyetine bütün hızıyla başlamadı. Başlamışsa bile tarihlerde, bu konuda fazla açık bilgi yoktur.

Ancak, Hanlar Hanı Seyyid Sadr-ı Cihan ve Murtaza Han vs. aracılığıyla hükümdara nasihat yollu ha-, berler gönderdiği, bu kişilerin hükümdara yakın olduk­ları, Sultanın onlara güven beslediği ve İmam-ı Rabbânî Hazretlerine saygının onların gönlünde yer ettiği anlaşılmaktadır.

Cihangir ise, İslâm'a karşı sadece nefreti olmayan biri değil, hatta bir anlamda orta yoldan giden, sade inanışlı bir kimseydi. Onda yeni bir din ve sistem orta­ya kovma hevesi, isteği de yoktu. O haşmetli dedesinin gösterdiği yoldan yürüyordu.

Şiir:

"Ey Babür! Yaşamana bak ki bu dünyaya bir defa daha gelmeyeceksin."[27]

îmam-ı Rabbani Hazretleri hükümdarın bu sade tabiatından faydalanarak önceki dönemde ortaya çıkan kötü etkileri ve gidişi yok etmeye karar verdi. Bunun geniş izahı ileride ayrı bir bolüm olarak gelecektir.

Fakat Müceddid-i Elfîsâni Hazretleri, inkılapçı faa­liyetine başlamadan önce; çeşitli açılardan dolayı döne­min yenileme ve ıslahat tarihinin kendi hayatının en Önemli bir olayı olan Govalyar kalesine hapsedilişi hâdisesi ortaya çıkmıştır.

Bazı tarih ve tezkire kitaplarında anlatıldığına gö­re; îmam-ı Rabbaninin Mektubâf mm en ince mesele­leri konu alan bölümleri Cihangir'e sunuldu. Bunları anlamak ise tasavvuf terimlerini, inceliklerini ve ya­zarlarının amaç ve düşüncesini tanımaya bağlıdır. Bunlar aslında zorluklan aşma sonucu elde edilen ke­şifler ve ilhamlar olup müridin zikir ettiği ve ebedî âlevermesi de gereklidir[28]

Anlayış düzeyinin çok üstünde olan bu konularda Cihangir'in hiçbir bilgisi yoktu. Keşif, vakıa, ubûr ve istikrar arasındaki farkları bilinmeyen saf ve sâde ina­nışlı bir müslümanı şüpheye, tereddüte düşürecek bü­tün unsurlar vardır. Bu bakımdan Cihangir o konular­da şaşkınlığını, hayretini belirterek bunları genel müs-lümanların ve ehl-i sünnet mü si umanlarının benim­senmiş inanışlarına aykırı buldu ve onları bir iddia ve kendini beğenmişliğin sonucu ileri atılan fantazi görüş­ler kabul etti. Kendi yazdığı Tüzük' ünde bu olaydan bahsettiği bölümde onun hayreti, şaşkınlığı açıkça görülmektedir. İmam-ı Rabbânî Hazretlerinden o; çok ya­kışıksız biçimde ve bir ölçüde hakaretâmiz tarzda bah­setmektedir. Bu kayıtlarından onun İmara-ı Rabba­ni1 nin mertebe ve değerinden tamamen habersiz oldu­ğu anlaşılın aktadır. Bu ifadelerden; müslümanlarm ge­nel inançlarından öte hiçbir şey bilmeyen ve kendini onların koruyucusu ve hâmisi kabul eden bir Türk-Mo-ğol hükümdarının kalemiyle rastgele fikirler beyan et­tiği sonucuna varılmaktadır.

Şeyh Bedîuddin Sehrenpûrî'nin ordu içinde elde et­tiği saygınlığı ve devlet ileri gelenlerinin onun yanma sıkça gidip gelmeye başlamalarım da insanlar şişirerek Sultana ulaştırdılar. Bundan tehlike meydana gelece­ğini belirttiler. Hatta îmam-ı Rabbânî'nin, Şeyh Bedî­uddin vasıtasıyla orduyla işbirliği yaptığım, isyan planları hazırladığını söylediler.

Bu konuda Şeyh Bedîuddin de duygularmdaki cez­be ve heyecandan ötürü bazı tedbirsizlikler yaptı. Ken­dinden çıkan bazı keramet ve keşifleri, "İnsanlara akıl . ve yetenekleri ölçüsüne göre konuşun" hadis-i şerifinde tavsiye edilen ölçüye göre hareket etmeyerek anlatıyor­du. Onun bu anlattıkları ise; "Seçkin insanların da ge­nel halk gibi (havas da avam gibi), genel halkın ise hayvanlar gibi" tabirine uyan kimselerin anlayış ve kavrayışının çok üstünde olan şeylerdi, dedikodudan öteye geçmiyordu. Bunların tepkisi İmam-ı Rabbâniye kadar ulaşmıştı.

Cihangir bu maneviyat âleminden tamamen haber­sizdi. Sarayda onun kulağını dolduranlar da vardı.

İranlı bir grubun Hindistan'a gelerek saraya etki yapmasından, Padişah ve çevresini tamamen etki altı­na almasından sonra müslüman toplumunda yayılıp giden şiîlik inançlarına ve ortaya çıkan uygulamalara İmam-ı Rabbânî Hazretleri savaş açıp ehl-i sünnet inançlarını açıkça ilan etmeye başlamasından dolayı; eğer saraydaki etkili İranlı grup yukarıdaki olaydan faydalanmak istemişse şaşmamalıdır. Meseleye siyasî renk verildikten sonra önemi daha da arttı ve Cihangir bu konuda harekete geçmeye karar verdi.

Bu; Müceddid-i Elfisâni Hazretlerinin irşad ve ıs­lah güneşinin en yüksek noktaya ulaştığı; faaliyetleri­nin, uğraşlarının ve bunlarla birlikte ününün, sevgisi­nin zirveye ulaştığı bir zamandı. Belki bu olayda da Al­lah'ın; onun şanını yükseltme, en güçlü döneminde onu bu sıkıntılara ve bu imtihanlara sokarak kulluk ma­kamlarını katettirme, âdet olarak bu imtihanlar ve gayretler olmadan manevi yücelmenin üstün mertebe­sine ulaşılamama hikmet-i ilâhîsi vardı. [29]

 

GOVALYAR KALESİNE HAPSEDİLİŞİNİN SEBEPLERİ

 

Tarih ve tezkire kitaplarının hepsinde, hapsedilişi-nin ve Govalyar kalesinde göz altında tutuluşunun se­bebi; İmam-ı Rabbânî'nin kendi şeyhi ve mürşidine yazdığı o özel mektubunda belirttiği hassas konular, keşifler ve manevî gelişme çizgisinin o ince noktaları olduğu gösterilmiştir.

Halbuki İmam-ı Rabbânî; işte bu anlattıklarından dolayı ümmetin büyüklerinin pek çoğundan daha yük­sek bir mertebeye çıkmıştır. Fakat bu satırların yazarı (ben), İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin karşılaştığı bu musibetin sadece bu yanlış anlamadan doğduğunda çok şüphelidir.

Bunun sebebinin, Cihangir'in dinî gayreti ve ehl-i sünnet topluluğunun inançlarını ve yerleşmiş görüşle­rini korumak olduğundan veya saray âlimlerinin yahut o devrin saygıdeğer âlimlerinin, mürşidlerinin ısrarlı şikâyetleri ve cezalandırma istekleri olduğundan da şüpheliyiz.

Cihangir hiçbir zaman bu dinî yapıda bir insan de­ğildi. Dinî duygusunun ve anlayış kapasitesinin üstün­de, devlet ve siyaset işleriyle hiçbir ilgisi olmayan bir meselede Cihangir, binlerce insanın sevgi ve saygısının merkezi haline gelen böyle yüksek seviyeli bir din ulu­su kişiye bu şekilde şiddetli davranacak kadar hiçbir zaman atak ve hassas olmamıştı.

Daha önce babası ve dedesi zamanında Govalyarlı Şeyh Muhammed Gavs, miraca çıktığını iddia etmiş, bundan dolayı da âlimler ortamında büyük gürültü kopmuştu [30] Âlimlerin bu kişinin cezalandırılması ge­rektiği üzerindeki fetvalarına rağmen ne Hümâyun ne de Ekber Şah buna karşı harekete geçmişlerdi. Cihan­gir'in kendi devrinde pek çok şeyh; Vahdet-i Vücutçuluğun en son sınırı olan "ayniyet" (herşeyin Allah'ın aynı olduğu) ve "müsavat" (herşeyin Allah ile eşdeğer oldu­ğu) noktasına gelmişler ve bunu açıkça söylüyorlardı. Şeyh Muhibbullah îlâhâbadî[31] Arapça et-Tesviye kita­bını yazdı. Sonra Farsça olarak bunun şerhini yaptı. Ama Cihangir o görüşlerin ve acayip sözlerin hiçbir jurnalini almamış, ondan hiç haberi olmamıştı. Şu da göz önünde bulundurulmalıdır ki, üzerinde tartışma yapılan (11 sayılı) mektup Hâce Bâkibillâh Hazretleri adına H. 1012 yılında yazılmıştır. Tutuklanma ise 16 yıl sonra H. 1028 yılında ortaya çıkmıştır.

Bu satırların yaz arma göre bunun asıl sebebi şu idi: İmam-ı Rabbânî'nin devlet ileri gelenleri ve sarayın üst düzeyindeki kişileri ile özel ilişkileri olmuştu. On­ların da İmam-ı Rabbâniye derin saygısı vardı. Bunlar ise, kendi babasına karşı isyan bayrağını kaldıran ve oğullarına karşı zor kullanarak İmparatorluk tahtına oturan böyle zeki bir hükümdar için şüphe uyandırma­ya yeterliydi. Müceddid-i Elfisâni Hazretlerinin duru­mu düzeltme ve devleti İslâmı korumaya yöneltmesi ve dinî gayreti, İslâm duygusunu geliştirme yolunda devlet ileri gelenlerine yazdığı o etkili ve coşturucu mek­tuplardan da haber almış olabilir. O devlet görevlile­rinden ve İmparatorluk ileri gelenlerinden kendilerine mektup yazdıkları arasında Hân-ı Âzam Mirza Azî-züddin, Hân-ı Cihan Hân Lûdhî, Hanlar Hanı Mirza Abdürrahim, Mirza Dârâb, Kılıç Han ve diğerleri vardı.

Moğol hükümdarları; halkın mürşidlere karşı duy­duğu aşırı saygıdan, herkesin onlara ilgi göstermesin­den, onların etrafında insanların pervane gibi toplan­masından daima korkmuşlardır.

İmam-ı Rabbaninin büyük halifesi Bennûrlu Sey-yid Âdem Hazretlerinin başına gelenler de bu yüzden ileri gelmişti. H. 1052 yılında Lahor şehrine gittiğinde yanında onbin kişilik şeyh, sâdat (Hz. Peygamber so­yundan gelenler) ve çeşitli tabakadan inanan kimseler bulunuyordu. O sırada Şah Cihan Lahor'da- idi. Bu olaydan tehlike hissetti ve öyle bir takım zorluklar or­taya çıkardı, öyle birtakım işler çevirdi ki sonunda Sey-yid Âdem Hazretleri Hindistan'a veda ederek Mekke'ye göç etti.

Belki de bu yüzdendir ki Cihangir, Müceddid-i Elfî-sâni'nin tutukluluğuna son verdikten sonra uzun bir süre onu kendi ordusu içinde seferlere götürmüş, onun devlet ileri gelenleriyle ilişkisinin türünü (iyi niyetini) öğreninceye kadar yanından ayırmamıştı. Zamanla o-nun, kendi saltanat ve iktidarı için bir tehlike meyda­na getirmediğine ve hiçbir karşıt grubun veya ihtilâle teşebbüs etmeye cesaret taşıyan ya da devleti ele geçir­me şansını kullanmak isteyenin onu âlet ederek faydalanamayacağına kesin kanaat getirdi.

İmam-ı Rabbânî'nin Allah için samimi, lekesiz, hiç-, bir menfaat amacı olmayan yüksek mertebesini müşa-hade ettikten sonra onun dünya makamını, zevk ve safasını, devlet haşmet ve azametini çer çöp değerinde bi­le kabul etmediğini kendi gözleriyle bizzat gördükten sonra onun Serhend'de serbestçe oturmasına izin verdi. [32]

 

Govalyar Kalesinde:

 

Cihangir, İmam-ı Rabbânî'nin kesin olarak kendi yanına gönderilmesini istedi. Hangi yolla olabüiyorsa olsun, onu kendine göndermesini Serhend valisinden ısrarla istedi. İmam-ı Rabbânî, o anda yanında bulu­nan beş müridini de alarak yola çıktı. Hükümdar onun gelmekte olduğunu haber alınca karşılamaları için dev­let ileri gelenlerini gönderdi. Sarayının yanma bir otağ kurdurdu. Görüşmek üzere kendisini saraya davet etti.

îmam-ı Rabbânî, Padişah huzuruna (eyvana) girer­ken şeriata aykırı olan saray âdabını yerine getirmedi. Saray erkânından olan Allah'tan korkmaz birisi, Hü­kümdarın dikkatim çekerek: "Haşmetpenâh! Şeyh, sal­tanat âdabına, saray merasimine uymadı" dedi. Hü­kümdar bunun sebebini sorunca İmam-ı Rabbânî Hazretleri: "Ben bugüne kadar Allah ve Rasûlü'nün bildirdiği âdab ve emirlere bağlı kaldım. Onun dışında hiçbir âdab ve merasim bana gelmez" dedi. Hükümdar kızarak: "Secde et!" dedi [33] Bunun üzerine îmam-ı Rabbânî: "Ben Allah'tan başka hiç kimseye ne secde et­tim ne de ederim" dedi. Hükümdar bunun üzerine öfke­lendi ve Govalyar kalesine hapsedilmesini emretti.

Bu olaydan önce İmam-ı Rabbâniye gönülden bağlı olan, ona saygı duyan (Şehzade) Şah Cihan; büyük âlim Efdal Han'ı ve müftü Hâce Abdurrahman'ı bazı fı­kıh kitapları ile birlikte İmam-ı Rabbânî'ye göndere­rek, saygı ve selâmlama secdesinin hükümdarlara ya­pılabileceğinin bildirildiğini, bunun caiz olduğunu ve, "Eğer secde ederseniz size hiçbir zaman zarar ve kötü­lük yapılmaya cağını ben şahsen garantiliyorum" diye haber gönderdi. Buna karşılık İmam-ı Rabbani, "Bu secdenin sadece olabileceğini, yapılmadığı takdirde da­ha iyi olacağını, Allah'tan başkasına secde yapılmama­sının daha üstün olduğunu" bildirerek teklifi reddetti.

Bu üzücü tutuklanma olayı H. 1028 yılının Rebiül-evvel ayının bir gününde meydana geldi. Çünkü Cihan­gir bu olayı o ayın olayları arasında zikretmiştir. Hap­settikten sonra malı, mülkü, evi, kuyusu, bahçesi ve ki­tapları zapdedilmiş, yalanları da oradan başka bir yere göç ettirilmiştir[34]

 

Govalyar Zindanında Yusuf (a.s.) Sünneti:

 

Govalyar'da bu tutuklanma, Allah Teâlâ'mn pekçok hikmetlerinden biri ve dinî menfaatlerden dolayı idi. Aynı zamanda manevî ilerlemelerin, kendisine duyu­lan sevgi ve muhabbetin artmasını sağlamıştı.

Burada bu zindanın Yusuf u; Kenanlı Yusuf (Yusuf a.s) gibi hapis arkadaşları arasında bütün hararetiyle irşad ve tebliğ faaliyetini başlattı. Hapishanenin duvarları arkasından, "Ey hapishane arkadaşlarım! Çeşitli tanrılar mı daha iyidir1? Yoksa kahredici olan bir tek Allah mı?" âyetini öyle bir yüksek sesle haykırdı ki kalenin duvarları, surları inledi ve onun sesi, nidası, haykırışı tâ dışarılardan duyuldu. Binlerce gayrimüslim tutuklunun onun davet ve tebliği, sohbetleri ve ter­biyesinin feyiz ve bereketiyle müslüman olma şerefine kavuştukları ve yüzlerce tutuklunun sohbetine katılma ve ona mürid olma nimetini elde ederek üstün merte­belere ulaştıkları söylenmektedir. Dr. Arndold'un Preaching of İslam isimli kitabında şöyle denilmektedir:

"Hükümdar Cihangir (1605-1628) döneminde, Müceddid-i Elfısâni Şeyh Ahmed Serhendî adında sünnî bir âlim vardı. Şiilerin yanlış inançlarım reddetmede özel bir üne sahipti. O günlerde şiîler sarayda etkiliydi­ler. Bir bahane göstererek onu hapsettirdiler. İki sene hapiste kaldı. Bu süre içinde hapishane arkadaşların­dan yüzlerce putperesti etrafına toplayarak Müslüman yaptı.[35]

Aynı şekilde, Din ve Ahlâk Ansiklopedisi (Encyclo-pedia of Religion and Ethics) de; İslâm'ın yayılışı konu­sunda şöyle yazmaktadır:

"Hindistan'da 17. asırda Şeyh Ahmed Müceddid adında, haksız yere hapsedilen bir âlim hakkında anla­tıldığına göre; o hapishane arkadaşlarından yüzlerce putperesti müslüman yapmıştır."[36]

 

Tutukluluğu Sırasındaki Lütuflar ve Duyduğu Zevkler:

 

İmam-ı Rabbânî; Govalyar hapishane sindeki bu birkaç günlük misafirlikten dolayı kavuştuğu ilâhî ni­metleri, kendisine nasip olan manevî terakkileri, ger­çek tutukluluğun ve gerçek serbestliğin tadım, yalnız­lık içinde iken elde ettiği insanlar arasında olma zevkini, özel müridlerine yazdığı mektuplarda Allah'ın ni­metlerine şükür olarak büyük bir zevkle zikretmiştir. Mır Muhammed Numan adına Govalyar kalesinden gönderdiği uzun bir mektubunda şöyle yazmaktadır:

"Eğer Allah'ın bir lütfü olarak sürekli ilâhî feyizler ve manevî destekler gelmeseydi, onun sonsuz lütufîan ve keremleri peşpeşe zuhur etmeseydi de bu sıkıntı ve ızdırab yuvasında benim gibi kanadı kırık birine veril-meseydi  mesele hemen hemen ümitsizlik noktasına ulaşır, ümit bağı kopardı. Tam bir musibet içinde bulunurken bana afiyet ve huzur veren, zulüm ve eziyet al­tında iken şeref bahşeden, darlık ve sıkıntıda iken ba­na ikram ve ihsanda bulunan, rahatlık ve felâkette iken şükretmeye muvaffak kılan, beni peygamberlere tâbi olanlardan, büyük velilerin izinden yürüyen ve âlimlere, salih kullara muhabbet duyanlar araşma so­kan Allah'a hamd ederim. O Allah Teâlâ'nm rahmetleri ve bereketleri önce mübarek peygamberlerin üzerine insin, sonra da onlara uyanların üzerine insin."[37]

Hazretin hükümdar emriyle hapsedilmesinin habe­ri her tarafa yayılınca, bunun bin bir şekilde yorumlan­maya başladığı, insanların buna başka şeyler de kata­rak birtakım hayalî tahminlerde bulundukları, değişik fikirler ürettikleri anlaşılıyor. Müridleri, sevenleri tabii olarak bu hapsedilişten üzüntü duydular. Halkın bu tenkid ve kötülemesine, uydurma hayalî sözlerle kendi­sini karalamalarına işarette bulunarak bir başka dostu Şeyh Bedîüddin'e bu hapishaneden şöyle yazmaktadır:

"Fakir, bu kaleye getirilip hapsedilince ilk sıralarda, halkın kötüleme şimşeklerinin şehirlerden, köyler­den şimşekli bulutlar gibi peşpeşe geleceğini ve benim meselemi alttan yükseklere doğru götürdüklerini his­sediyorum. Senelerdir Cemal sıfatı eğitimiyle benim merhalelerim katettirildi. Şimdi ise Celâl sıfatı terbiye­si ile bana mesafeler katettirilmektedir. Bu bakımdan siz sabır mertebesinde hatta rıza mertebesinde bulunu­nuz. Cemal ve Celâl sıfatlarını eşit biliniz."[38]

Şanlı evladlarına da hapishaneden daima sabır, ta­hammül, şükür ve razı olma tavsiyelerinde bulundu. Sürekli olarak Allah'a yönelme, ona dua ve niyazda bu­lunma, zikir ve Kur'an okuma, Allah'tan başkasını bı­rakıp kendilerine öğrenim ve kemal elde etme yolunda meşgul olmaları tavsiyelerinde bulundu.

Bazı rivayetlerden anlaşılıyor ki, İmam-ı Rabbâ-nî'nin bu yersiz tutuklanışı Hindistan'ın düzgün inanç­lı yetkilileri ve devlet idarecileri üzerinde de kötü etki yaptı. Bazı yerlerde olayların patlak vermesi işaretleri görüldü.[39] Hanlar Hanı Abdürrahim, Hân-ı Âzam, Seyyid Sadr-ı Cihan, Hân-ı Cihan Lûdhî ve diğerleri de Cihangir'in bu davranışından müteessirdiler. O dönem tarihinde bu olayların patlak verişine, bir takım hare­ketlerin görüldüğüne dair fazla bilgiler yoktur. Bu olayların İmam-ı Rabbaninin tutuklanışı ile ne kadar alâkalı olduğu isbatlı, belgeli olarak söylenemez.

Herşeye rağmen, ne sebepten olursa olsun[40] Hü­kümdar bu davranışlarından pişman oldu veya bu ka­dar süre tutukluluğu yeterli gördü. îmam-ı Rabbani ile görüşmeyi arzu ederek yanma davet etti. İmam-i Rabbânî tam bir sene Govalyar kalesinde kaldı. Böyle­ce H. 1029 Cemaziyeluhrâ (Mayıs 1620) da serbest bı­rakılmış olmalıdır. [41]

 

PADİŞAHA VE ORDUSUNA REFAKAT EDİŞİ, BUNUN DİNÎ ETKİLERİ VE FAYDALARI

 

îmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elfîsâni Hazretleri bü­yük bir şeref ve vakarla kaleden çıktı. Üç gün Ser-hend'de kalarak Sultan ordusunun kışlasının bulundu­ğu Agra'ya gitti. Veliaht şehzade Hurrem ve başvezir onu karşıladılar. Fakat hükümdar, birkaç gün kışla­mızda kalsın diye emir verdi. Kendileri bunu kabul et­ti. Bu birlikte kalış Hükümdara ve ordu mensuplarına çok faydalı oldu.

Cihangir, kendi Tüzük'ünde şöyle yazmaktadır: "Ben hıl'at ile bin rubye harçlık ikram ettim ve gitme­sinde veya kalmasında serbest bıraktım. O bizimle bir­likte bulunmayı tercih etti."

İmam-ı Rabbânî Hazretleri, orduya refakat edişi ve bunun faydaları ve bereketleri hakkında oğullarına şöyle yazmıştır: "Ordu içinde bu şekilde iradesiz ve nef­sin isteklerinden kopup yaşamayı büyük ganimet sayı­yorum ve bu sürenin bir saatini başka yerlerin pekçok saatinden çok daha iyi görüyorum."

Başka bir mektubunda şöyle yazıyor:

"Allah'a hamd olsun, seçkin kullarına selâm olsun. Buraların ahvali ve durumları hamd edilmeye lâyıktır. Çok tatlı enteresan sohbetler olmaktadır. Allah Teâ-lâ'mn lütuf ve keremiyle bu sohbetlerde ve konuşmalar sırasında bir kıl payı bile İslâm'ın temellerinden sapma

ve yağcılık yapma olmamaktadır. Allah'ın muvaffaki-yetiyle bu toplantılarda, kendi aramızda yaptığımız hu­susi toplantılarda ve herkese açık sohbetlerimizde an-latageldiğimiz şeyler anlatılmaktadır. Eğer buradaki bir sohbetimizin durumunu yazmak icab etseydi o za­man buna bir defter gerekirdi. "[42]

O sıralarda yapılmış olan ve Sultanın da hazır bu­lunduğu bir sohbet toplantısı hakkında diğer bir mek­tubunda şöyle yazmaktadır:

"Kıymetli oğullarımın değerli mektubu geldi. Sıh­hat ve afiyette oluşunuzdan dolayı Allah'a hamd ede­rim. Bugün meydana gelen yeni bir olayı yazıyorum, iyi dinleyin: Bugün çarşamba gecesi hükümdar toplan­tısına gitmiştim. Gecenin üçte biri geçince oradan dön­düm ve hafızdan beş cüz Kur'an-ı Kerim dinledim. Ge­cenin üçte ikisinden fazlası geçmişti ki, uyku nasip ol­du. [43]

Hâce Hüsameddin'e yazılan diğer mektupta şöyle yazmaktadır:

"Dostlar ve ahbaplardan yanımızda kim varsa on­larla ilişki ve bağlılık devam etmektedir. Onların duru­munda ilerleme vardır. Bütün bunlardan dolayı bu kış­la sanki bir tekke olmuş gibidir. "[44]

Hükümdar ordusuyla birlikte İmam-ı Rabbânî Haz­retleri Lahora geldi, oradan Serhend'e geçildi. Ser-: hend'de Hazret, Padişaha ziyafet verdi. Hazretin arzu­su Serhend'de yaşamaktı; fakat Sultan onun ayrılığına razı olmadı. Oradan Delhi'ye doğru yola çıkıldı. Çeşitli yerlerde kısa süreli duraklamalar oldu. [45]

 

Cihangir Üzerindeki Etkisi:

 

 İmam-ı Rabbânî'nin hayatı hakkında bugünlerde yazılan bazı kitaplarda, Cihangir'in Hazrete derin say­gı duyduğu, düzenli bir şekilde mürid olup ona intisab ettiğinin yazıldığı görülmektedir. Fakat buna dair hiç­bir güvenilir tarihî belge bulunmamaktadır. Cihan­gir'in, Tüzük un çeşitli yerlerinde Hazreti anış biçimin­den ve onun hakkında kullandığı kelimelerden bu an­latılanların doğru olduğu çıkmamaktadır. O, gerçekten intisap edip mürşid olsaydı, saltanat neşesiyle ne ka­dar sarhoş olursa olsun, Tüzük'ündeki yazı üslubu ne kadar hükümdarca olursa olsun mürşidini, kendi şey­hini o üslûpta anlatamazdı.

Prof. Ferman, kitabının 35. ve 36. sayfalarında bu görüşü açıklayarak, "Cihangir'in mürid olduğu sabit değildir ve kendisinde öyle büyük bir değişiklik de ol­mamıştır" demektedir.

Diğer eski tezkire yazarları da ne Cihangir'in inti­sabından bahsetmişlerdir, ne de Şah Cihan'ın intisa­bından. Ama şüphesiz Cihangir'in bu bir arada bulun­maktan, refakattan faydalandığı inkâr edilemez.

Onda yeni bir dinî uyanış olmasında, yıkılan mes-cidlerin yeniden tamir edilmesinde ve ele geçirilen böl­gelerde dinî okullar kurmaktan zevk almasında İma­m-ı Rabbânî'nin bu arkadaşlığının büyük rolü vardı. H. 1031 yılında Kangra kalesinin ele geçirilmesi üzerine padişahın kendi müslümanlığını göstermesinden ve orada İslâm prensiplerini uygulatmasından da bu deği­şildik ve duygularmdaki gelişme anlaşılmaktadır. Bu­na, İraam-ı Rabbânî ile birlikte yolculuk yapmasının verdiği feyiz denilebilir. [46]

 

AHİRET YOLCULUĞUNUN YAKLAŞMASI VE HAZIRLIKLARI

 

Hace Muhammed Keşmî şöyle yazıyor: "H. 1032 yılıydı ve İmam-ı Rabbani Ecmir'de bulu­nuyordu. Ahiret yolculuğuna çıkılacağı günün yakın ol­duğunu buyurdu. O sırada Serhend'de bulunan oğulla­rına yazdığı bir mektupta şöyle dedi: "Ömrün son bul­masının günleri yakın, oğullar ise uzakta." Oğulları bu mektubu ahr almaz Ecmir'e geldiler. Bir gün halvette (kendi aralarında yalnız) iken iki oğlu Hâce Muham­med Said ile Hâce Muhammed Masumra: "Şu anda be­nim bu dünyadan hiçbir şekilde tad almam diye birşey yok ve bu dünyaya iltifat da etmiyorum. Artık o âlemin düşüncesi bana hâkimdir. Yolculuk gününün yakın ol­duğu anlaşılıyor" buyurdu."[47]

İmam-ı Rabbânî ordudan ayrılıp Serhend'e geri döndükten sonra orada on ay sekiz veya dokuz gün yaşadı [48]Ecmir'den Serhend'e döndükten sonra bütün ilişkilerini kesti ve tek başına kalmayı tercih etti. Oğullarından ve iki üç hizmetkârından[49] başka kim­senin yanına girmesine izin yoktu. Beş   vakit namazdan ve Cuma namazından başka dışarıya çıkmıyordu. Bütün vakitlerini zikirle, istiğfarla ve zâhirî-bâtmî meşguliyetle geçiyordu ki bu, "kendini herşeyden alal rak sadece ona ver" âyetinin yaşanan bir açıklamasıyr di.                                                                                          

Zilhicce ayının ortalarından itibaren nefes darlığı (astımı) şiddetlendi. Fazlaca ağlıyor, zayıflığı aşırı bir hale gelince de, "Ey en yüce dost Allah (c.c.)" sözü dilin­den düşmüyordu. O sırada birkaç gün sağlık içinde geç­ti. Yarak, kederli gönüller biraz sükun buldu. İş-te jo halinde iken şöyle diyordu: "Aşırı zayıflığımda duydu­ğum manevî hazzı, tadı bu birkaç günlük sağlıklı, sıh­hatli günlerimde hiç duymuyorum."                          j

Çokça sadaka veriyor, pek çok hayırlar yapıyordu. Muharrem ayının on ikisinde buyurdu ki: "Bana, kıijk beş gün içinde sen bu âlemden göçürüleceksin diye bil­dirildi. Bana mezarımın yeri bile gösterilmiştir." Oğul­ları bir gün onun durmadan ağladığını gördüler. Sebe­bini sorduklarında: "Kavuşma arzusu" dedi. Oğulları: "Âdetinizin hilâfına bize karşı bu kadar ilgisizliğin, ilti­fat etmeyişin sebebi nedir?" dediklerinde buyurdu M: "Allah'ın zâtı sizlerden çok daha fazla sevgilidir."

22 Safer günü hizmetinde bulunanlara ve yakınla­rına şöyle dedi: "Bugün, kırk gün tamam olmuştur. Bu yedisekiz gün içinde neler olacak görmeli." Bundan sonra Allah Teâlâ'nm hadsiz ikramlarım ve hesapsız nimetlerini anlattı durdu.

Safer ayının 23. günü bütün giyim ve kuşamlarını hizmetçilerine dağıttı. Üzerinde hiçbir pamuklu elbise olmadığından soğuk havanın etkisiyle tekrar ateşi yük­seldi. Hz. Peygamber (a.s.) Efendimizin mübarek tabia­tında hastalıktan biraz iyileştikten sonra tekrar sağlı­ğının bozulması nasıl olmuşsa aynı şekilde îmam-ı Rabbânî'nin de yeniden sağlığı bozuldu. Böylece bu sünnete de uymuş oldu.

Bu zayıflık ve bitkinlik halinde üstün bilgilerin coş­kusu, yüce manevî bilgilerin taşması çok şiddetli idi. Değerli oğlu Hâce Muhammed Saîd: "Hazretin bitkinli­ği bu konuşmaya tahammül etmez. Bu gerçekleri ve marifetleri anlatmayı başka bir zamana bırakınız" de­yince buyurdu ki: "Aziz oğul! Artık bu konulan başka bir zamana bırakmaya kimin vakti ve fırsatı vardır?" Bitkinliğinin arttığı o günlerde bile cemaatsız namaz kılmadı. Sadece hayatının son dört beş gününde insan­lardan uzak, tek başına okudu; dualarda, zikirlerde bu­lundu, murakabeye hiç ara vermedi. Şeriat ve tarikatın emir ve prensiplerinden bir dakika bile gaflette bulun­madı.

Bir gece son üçte birlik bölümünde kalkarak abdest aldı. Ayağa kalkarak teheccüd namazı kıldı. "Bu bizim son teheccüd namazımız" buyurdu ve öyle oldu. Ondan sonra teheccüd sırası gelmedi.

. Allah'a kavuşmasından bir süre önce kendinden ge­çip istiğrak haline girdi. Oğulları, bunun aşırı bitkin­likten mi veya manevî cezbeden mi olduğunu sordukla­rında; o bunun manevî cezbe hali olan istiğraktan dola­yı olduğunu, bazı meseleler ve gerçeklerle karşı karşı­ya olduğunu söyledi. Bu bitkinlik ve ağır hastalık ha­linde sünnete bağlılığı ve bid'attan sakınmayı, zikir ve murakabeye devam etmeyi tavsiye buyuruyordu. "Sün­neti dişlerle yakalamalıdır" diyordu. Buyurdu ki: "Bu şeriatın sahibi Peygamber Efendimiz "Din nasihattir" buyruğuna uygun olarak ümmetin hayrına uğraşmak­tan ve iyi hale getirilmesine, düzeltilmesine çalışmak­tan bir dakika geri durmamıştır. Muteber din kitapla­rına tam uyma yolunu tutmalı ve ona göre amel etmeni­dir. Benim teçhiz ve tekfinimde tamamen sünnete göre hareket ediniz. Hiçbir sünnet t er kedilm emelidir."

Muhterem hanımına da dedi ki: "Benim âhirete gö­çüşüm senin göçüşünden önce olacak gibi geldiğinden benim kefen malzemelerimi kendi mihrinden harcaya­rak yapmalısın." Ve şöyle devam etti:                         j

"Mezarım bilinmeyen bir yere kazılsın." Oğulları? "Önceden vasiyet ederek büyük kardeşimiz Hâce Mu| hammed Sâdık[50] defnedildiği yere defnedilmenizi istemiştiniz. Şimdi böyle buyuruyorsunuz" dediklerin­de dedi ki: "Evet. Şimdi bana işte bu arzu ve istek hâkimdir." Bu sözü duyan oğullarının sustuklarını ve tereddüde düştüklerini görünce de şöyle devam etti: "Eğer öyle yapamazsanız o zaman şehrin dışında muh­terem babamın yanına veya bahçede herhangi bir yere defnedin. Kabrimi işlenmemiş halde bırakın; ta ki az zaman içinde, kısa sürede izi alâmeti kalmasın." Bu söz üzerine de oğullarının susup düşünceye daldıkları­nı görünce tebessüm ederek buyurdu ki: "Serbestsiniz, nereye diler, nereye uygun görürseniz beni orada top­rağa veriniz."

Salı gecesi ve Safer ayının 27'si idi. Bugünden bir gün sonra ise âhiret yolculuğunun günü idi. Geceleri uyanık kalarak hizmetine koşan ve işlerini gören hizmetkârlara dedi ki: "Siz çok çalıştınız, yoruldunuz. Biraz daha sabır. Sadece bu gecelik zahmetiniz kaldı. Bir daha fırsat bilmem olur mu?" Gecenin sonuna doğ­ru, "Geceyi sabahla" dedi.

Gündüz oldu. Kuşluk vakti ufak su dökmek için le­ğen istedi. İçinde kum bulunmadığı için üzerine sıçrar düşüncesiyle vazgeçip geri gönderdi. Biri, "Özel idrar kabı verilmeli" deyince İmam-ı Rabbânî Hazretleri; "Ben abdestimi bozmak istemiyorum. Beni yatağıma yatırın" dedi. Sanki çok kısa bir süre sonra artık bu dünyadan göçeceğim, abdest almaya fırsat ve zamanın olmayacağını açıklamıştı.

Yatağına yatırılınca sünnete uygun olarak sağ ya­nağının altına sağ elini koyarak zikirle meşgul oldu. Oğulları hızlı nefes alışını görünce; "Nasılsınız?" diye sorduklarında buyurdu ki: "Biz iyiyiz." Sonra şöyle de­vam etti: "Ben iki rekât namaz kıldım. Benim kıldığım iki rekât namaz yeterlidir." Bundan sonra mübarek laf-za-i Celâl (Allah) ismini zikirden başka hiç bir şey söy­lemedi. Çok kısa bir süre sonra da canını cananına tes­lim etti.

Bu olay, salı günü kuşluk vakti, H. 1034 yılının Sa-fer ayının 28'inde olmuştur ki, ruh madde kafesinden yuvasına doğru uçup gitmiştir.

Âyet:

"Ey itaatkâr nefis, dön Rabbine. Sen ondan razı, o da senden razı olarak."

O zaman mübarek ömrü 63 yıla ulaşmıştı.

Safer ayının 29. günüydü. Ertesi gün Rabiülevvel ayıydı. Cenaze yıkanmaya getirilince insanlar gördüler ki o, namazdaki gibi elleri bağlı, sol elin bileği üzerine sağ elin baş parmağı ile diğer parmaklan halka gibi geçirilmiştir. Oğulları, öldükten sonra ellerini çözdüler; fakat yıkadıktan sonra yine insanlar onun iki mübarek elini önceki şekilde namaz hali gibi bağlı olduğunu gör­düler. Bu durum sonuna kadar öyle kaldı. Yüzüne ba­kıldığında tebessüm ediyor gibi görülüyordu.

"Bu dünyada öyle yaşa ki, ölümün sırasmda Herkes ağlayan olsun, sen de gülen ol."

Eller ne kadar birbirinden ayrılsa da yine namaz halindeki gibi birbirinin üzerine kendiliğinden geliyor du. Yıkanıp kefenlenme işlemi tamamen sünnete uygun.yapıldı. Büyük oğlu Hâce Muhammed Saîd cenaz€ namazını kıldırdı ve mübarek cesedi en son istirahat yerine indirdi.[51]

 

ADETLERİ VE DEVAMLI YAPTIĞI İŞLER

 

Âdetleri:

 

Müceddid-i Elfisâni Hazretlerinin hayatının son üç senelik döneminde yolculuk sırasında olsun, bir yerde ikamet ettiği sıralarda olsun onun hizmetinde bulunan Hâce Muhammed Haşim Keşmî; Hazretin âdetlerini ve devamlı yaptığı işleri kaleme alarak genişçe anlatmıştır.

Aşağıda ancak onun yazdıklarının bir Özeti yazıl­mış ve buna ayrıca Mevlânâ Bedreddin Serhendî'nin kitabı Hadarât el-Kuds 'dan bazı ilâveler yapılmıştır  Muhammed Hâşim Keşmî şunları anlatıyor:

"İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin pekçok kere şöyle buyurduğunu duydum:

"Başarılı olmamızda bizim çalışmamız, gayretimiz de ne oluyor ki! Ne oluyorsa hepsi de Allah'ın bir lütfu-dur. Ama buna bir sebep ve vasıta gösterilmesi gerekir­se o zaman derim ki bu sebep; Öncekilerin ve sonrakile­rin efendisi olan Hz. Peygamber Efendimize bağlanıp onun peşinden gitmektir. Ben başarımı buna bağlıyo­rum. Allah Teâlâ ne lütfetmişse hepsi işte bu bağlılık ve onun peşinden gitme yüzündendir. Bir şeyin azı ol­sun veya tamamı olsun ne nasip olmamışsa bunun tek sebebi beşer olma münasebetiyle Peygambere tam uy-; makta bir kusur ve eksikliğin olmasındandır."

Bir gün şöyle buyurdu: "Bir keresinde gaflete dü­şüp unutarak abdesthaneye girerken sağ ayağımı önce.; attım. O gün bütün manevî ahvalden (keşif, ilham, keramet, vb. ahvalden) mahrum kaldım."

Bir gün Salih Hattânî'ye şöyle dedi:

— Bizim keseden biraz karanfil getir. O da gidip al­tı karanfil alıp geldi. Bunu görünce biraz Öfkeli bir eda ile buyurdu ki: "Bizim sofular (müridler) hâlâ Peygam­berimizin hadisinde bildirilen "Allah tekdir, teki sever" prensibine dikkat etmiyorlar. Buna dikkat etmek ise, müstehabdır. Müstehabı insanlar ne zannediyorlar? Allah'ın hoşuna giden Öyle müstahap bir amelin karşı­lığında eğer bütün dünya ve âhiret verilse hiçbir kıy­meti yoktur."

"Hizmetkârın biri diyor ki: Ben, Fazlullah oğlu Şeyh Muhammed (k.s.)'den, Serhend'de ne gördünüz; biraz bize de anlatın, diye sorduğumda şöyle dedi: "Be­nim gibi basiretsiz adamın gözüne ne görülür? Ama yi­ne de ben gördüm ki, sünnetin prensiplerinden ve onun niteliklerinden, en ufak detaylarından en küçük bir parçayı dahi terketmiyor. İmam-ı Rabbânî Hazretlerin­den başkasının sünnete bu kadar özen göstermesi çok zordur."

Devamlı yanında bulunanlardan bir diğeri de şöyle anlattı: "Bu zâtların manevî ahvalini anlamak bizim idrak ve kavramamızın üstündedir. Fakat şu kadarını söyleyebilirim ki; Hazretin ahvalini gördükten sonra kitaplarda anlatılan önceki evliyaların manevî ahvali­ne (kerametlerine, keşiflerine,' ilhamlarına) kesinlikle inandım ve anladım ki bu anlatılanlarda mübalağa yoktur. Hatta yazıp anlatanların eksik anlattıklarını hissettim. Bütün gün Hazretin meşguliyetleri sünnete ; göre yaşamaktı."

"Abdest, seccade ve ibadetleri sırasında hizmetinde bulunan hususi hizmetkârı olan zât şöyle anlattı: "Sa­dece kısa Öğle vakti uykusu sırasında ve gecenin ikinci üçte birinde benim biraz kendi başıma bir yere çekil­meme fırsat düşerdi." (Yani bu zamanların dışında su-, rekli ibadetle meşgul olurdu.)

Hizmetinde bulunanlara, devamlı yanından ayrıl­mayanlara da, çokça zikre devam etmelerini, muraka­beye dikkat etmelerini ısrarla söyler ve şöyle buyurur­du: "Bu dünya iş ve amel dünyası, âhiretin tarlasıdır. İç huzurunu âdab ve dıştan görülen amellerle birleştir-melidir. Hz. Peygamber Efendimiz üstün mertebesine, Allah'ın sevgilisi olmasına rağmen mübarek ayaklan çok ibadet etmekten dolayı şişerdi."

Her ne kadar İmam-ı Rabbânî fıkıh meselelerim ez­berinde tutmasına, onları çok iyi bilmesine ve fıkıh usûlünde tam bir yetkiye sahip olmasına rağmen, fıkıh meseleleri ortaya çıktığında tedbir olarak güvenilir ki­taplara başvurur, yolculukta veya ikamet halinde onla­rı yanında bulundururdu. Fetva verilen karara ve bü­yük fıkıhçılarm benimsedikleri görüşe göre amel eder, çok kere kendisi namaz kıldırırdı. Bunun sebep ve hik­metini bir gün şöyle açıkladı:

"Şafiî ve Mâliki âlimlerine göre Fatiha sûresi okun­madan namaz kabul olmaz. Bu bakımdan onlar imama uyduklarında da Fatiha okurlar. İfadesi açık pekçok hadisler de böyle olduğuna işaret ve delâlet et­mektedir. Fakat bizim mezhebimizin imamı Ebû Ha-nîfe'ye göre, imama uyan kişinin Fatiha okuması caiz değildir. Hanefî fıkıh âlimlerinin tamamına yakınının görüşü de budur. Ben mezhepleri birleştirmeye (bir arada tutmaya) çalıştığımdan dolayı bunun en iyi şek­linin bizzat kendimin imamlık yapıp namaz kıldırmam olduğunu gördüm."[52]

Yaz olsun kış olsun, Hazretin yolculukta ve ikamet­te âdeti şöyleydi: Çok kere gecenin son yarısında bazen de son üçte birinde yataktan kalkar, hadislerde okun­ması bildirilen duaları okurdu. Büyük bir özenle ve ti­tizlikle abdest alır, su her yeri tam olarak ıslatıp yıka­sın diye su ile abdest azalarını oğuştururdu.

Abdest alırken başkasının eline su dökmesine izin vermezdi. Abdest alma sırasında yüzünü kıbleye döner, mübarek ayağını yıkarken kesinlikle ayağını kuzeye veya güneye çevirirdi.

Misvak kullanmaya çok dikkat eder, hadiste bildi­rilen duaları okur, sonra büyük bir huzur ve sükun içinde uzun sûreleri okuyarak nafile namaz kılardı. Bundan sonra huşu ile, cezbe ve istiğrak ile (kendi içi­ne çekilip dünyadan ilgisini tamamen keserek) mura­kabeye dalardı. Şafak batmadan biraz Önce sünnete uy­gun olarak gözlerini yumup dalar, tan yeri ağarmadan Önce kalkar, abdestini tazelerdi.

Sabah namazının sünnetini devlethanede (evde) kılar, sünnet ile farz arasında hafi (gizli) olarak "Süb-hanallahi vehihamdihi sübhanallahi'l-azîm "i okuma­ya devam eder, sabah namazını gece karanlığının sonu ve aydınlığının başında kılardı. Böylece karanlık ve ay­dınlık arasında iki mezhebin görüşüne uygun amel et­miş olurdu.[53]

 

Namaz Kıldırması:

 

Bizzat kendisi namaz kıldırır, hadislerde de belir­tildiği gibi uzun sûreleri okurdu. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar zikir halkası yapar, o da bit­tikten sonra uzun işrak namazını kılıp teşbihlerini, du­alarını bitirerek devlethaneye gelir ve aile fertlerinin ve ailenin hizmetinde bulunan kişilerin hal ve hatırını sorardı. Günlük hayatla ilgili olan işler için emir ve tavsiyelerini söyler, sonra halvete çekilir, tam bir dik­katle kendini vererek Kur'an-ı Kerim okumakla meş­gul olurdu.

Kur'an-ı Kerim okumayı bitirdikten sonra müridle-rini çağırarak onların ahvalim inceler, onlara yol göste­rirdi. Bu arada özel yetişkin dostlarını (müridlerini) ça­ğırarak Özel bilgileri, konuları onlara anlatarak fayda­landırır ve onlara teveccüh ve nazar ederdi. Onlar da kendi durumlarından ve ahvallerinden, keyfiyetlerin­den Hazret'i haberdar ederlerdi. İmam-ı Rabbani Haz­retleri onlara daha çok gayret etmelerini, sünnete tam bağlılık göstermelerini, sürekli zikir yapmalarını ve or­taya çıkan manevî hali gizlemeyi ısrarla bildirirdi.

Lâilâhe illallah Muhamnıedün Resûlullah kelime-i tevhidinin azamet ve yüceliğini anlatırken şöyle buyur­du: "Bunun karşısında bütün kâinat; okyanusun karşı­sında bir damlanın taşıdığı değeri bile taşımaz."

Yanındakilere ve hizmetinde bulunan müridlerine fıkıh kitaplarım okumayı ısrarla söyler, âlimlerden şe­riat hükümlerini sorup öğrenmelerim tavsiye ederdi.

Şöyle buyururdu: "Keşif halinde gözüme öyle görü­nüyor ki bütün dünya karanlık bid'atlar girdabında bo­ğulmaktadır. Sünnetin ışığı ise gece yamp sönen ateş-böceği gibi ışık salmaktadır."

Gıybetten ve müslümanîarın ayıp ve kusurlarını araştırmaktan şiddetle kaçınırdı. Hizmetkârlar da ona saygıdan ve onun heybetinden dolayı huzurunda kim­senin gıybetini yapamazlardı. Kendi ahvalini ve ma­nevî keyfiyetlerini son derece gizlerdi. Ben iki sene bo­yunca sadece 3-4 kere mübarek yüzünden gözyaşları­nın aktığım gördüm. Aynı şekilde 3-4 kere derin konu­ları anlatırken mübarek yanağında ve gözlerinde kır­mızılık gördüm.. Zeval vakti ve kuşluk vakti namazla­rından sonra evinin haremine geçer ev halkıyla yemek yer, oğulları veya aile fertlerinden biri eğer bir şey ha-zırlamışsa ona takdim ederdi. Oğullarından ve hizmet­kârlarından biri eğer o sırada yoksa onun yemek hisse­sini ayırtırdı.

"Yemek sırasında çok kere yedirmekle meşgul olur ve daha çok başkalarının hal ve hatırını sormakla va­kit geçirirdi. Bazı kereler bir şeyler yiyor gözükürdü. Yemek yemeye ihtiyaç olmadığı halde sadece sünnete uymaya çalıştığı anlaşılırdı.[54]

 

İbadetlerdeki Âdetleri:

 

Hayatının son demlerinde bir köşeye çekilip yalnız başına kalmayı yeğleyerek oruç tuttuğu sırada yemeği­ni orada tek başına yerdi. Yemekten sonra genellikle yaygın olarak halkın âdet haline getirdiği Fatiha oku­ma alışkanlığı yoktu. Çünkü sahih hadislerde böyle bir şey bildirilmemiştir. (Bazı şeyhlerin bir prensip olarak yaptıkları gibi) farzlardan sonra da Fatiha okuma alış­kanlığı yoktu. Öğle yemeğini yedikten sonra sünnete uygun olarak öğle uykusu uyur, müezzin ilk Öğle vakti ezan okuyunca abdest alarak zeval sünnetini kılar öğle namazını kılıp bitirdikten sonra bir hafızdan bir cüz veya bir cüzden az veya çok Kur'an-ı Kerim dinler, son­ra dersi varsa ders verirdi. İkindi namazını da gölge iki misline ulaştıktan sonra vaktin başlangıcında kılar, ikindi namazından güneş batıncaya kadar dostları ve müridleriyle birlikte sükut ve murakabeyle meşgul olur, müridlerin manevî durumlarına teveccüh ederdi. Akşam namazının sünnetinden sonra evvâbîn namazı-r m bazen 4 rekât bazen 6 rekât kılardı.

Yatsı namazını akşam şafağının beyazlığının kay­bolmasından sonra derhal kılar, vitir namazının Kunut duasını okurken Hanefî ve Şâfiîlerin Kunut dualarını birlikte okurdu. Vitir namazından sonra bazen otura­rak bazen de ayakta durarak iki rekât eda ederdi. Bu i-ki rekât namazı son zamanda çok nadir olarak kılmıştı. Vitir namazından sonra pek çoğunun yaptığı gibi iki secde yapmazdı.

Ramazanın son 10 gününde îtikafa girerdi. Yatsı ve vitir namazlarından sonra dinlenmek için uzanır ve yaygın olarak okunan duaları okumakla meşgul olur, çokça zikir yapar, salât ve selâm getirirdi. Özellikle cu­ma gecesi ve cuma günü, pazartesi günü ve pazartesi gecesi böyle yapardı.

Kur'an-ı Kerim okurken, mübarek yüzünden ve okuma tarzından dolayı dinleyenler, Kur'an-ı Kerim'in sırlarının ve âyetlerin hikmetlerinin fışkırdığını hisse­derdi. Namazda ve namaz dışında korku âyetlerini okurken veya hayret ve şaşkınlık bildiren âyetleri okurken, o tarz ve üsluba göre okur, sesinde âyetlerin bu özellikleri belirirdi.

Namazda bütün sünnetlere, mendu^lara ve nama­zın  âdabına  riayet  eder,  abdest  aldıktan  sonra  iki  vs rekât, ve mescide girdikten sonra iki rekât namaz kıl­maya özen gösterirdi.

Teravih namazından başka hiçbir nafile ibadeti ce­maatle kılmaz; insanları, aşure gecesi veya kadir gece­si nafile namaz kılmaktan menederdi.

Hastaları ziyarete gider, bu arada okunması hadis­lerde bildirilen hangi dualar varsa onları okur, kabir ziyaretlerine de giderdi.

Beydavî tefsiri, Sahih-i Buharı, Mişkât el-Mesâbîh gibi  bazı  büyük  dinî  kitapları,  usûl  kitaplarını  ve kelâm konusunda Hidâye, Pezdevî, Mevâkıf; tasavvuf konusunda ise Avârif el-Maârif kitaplarım okutur, fa­kat bu sırada tartışma ve dedikodu yapmazdı.

Ömrünün sonunda ders okutmayı azaltmıştı. Tale­belere dinî ilimleri öğrenmeyi ısrarla tavsiye ederdi. İlim öğrenmeyi tarikata intisab etmekten üstün tutar, çok çok hamd ve istiğfar ederdi. Küçük bir nimete bile pek çok şükrederdi.

Ramazana çok özen gösterir, üçden az hatim indir-mezcli. Bizzat kendisi Kur'an-ı Kerim hafızı olduğu için Ramazan dışında da ezbere Kur'an-ı Kerim okur ve çe­şitli toplantılarda da okutup dinlerdi. "Hadislerde bil­dirildiği gibi iftar yapmakta acele eder. Sahur yemeğini de geciktirirdi ve buna özen gösterirdi."[55]

"Zekât verirken şöyle yapardı: Herhangi bir yerden bir hediye veya adak gelirse üzerinden bir sene geçme­sini beklemez bu karşılıksız gelen paraların gelişleri anında hesabını yaparak zekâtını verirdi. Zekât verme­de ıslah ve irşad çalışmalarında bulunanları, dul ka­dınları ve yakınlarını tercih ederdi. Defalarca hac yap­maya kesin karar verdiyse de bir türlü fırsat bulamadı, daima hac yapma arzusuyla yaşadı, bu aşk ve şevk içinde bu dünyadan göçtü.

Güzel ahlâkı, yumuşak huyluluğu, Allah'ın yaratık­larına şefkat, Allah'tan gelenlere razı olma ve ona bo­yun eğmesi en son dereceye ulaşmıştı. Aile halkına ve yakınlarına zalim idarecilerden büyük zulümler geldi. Fakat gönül hoşluğuyla karşıladı, asla ağzından buna ait şikâyet kelimesi çıkmadı. Eğer biri kendisiyle gö­rüşmek için gelmişse saygı ile ayağa kalkar, meclisin baş tarafında ona yer verir ve onun zevkine ve haline uygun sözler söylerdi. Müslüman olmayanlara ister üs­tün derecede idareci olsun, ister büyük makam mevki sahibi olsun saygı için ayağa kalkmazdı. Daima ilk ön­ce selâm verirdi. Birinin ondan Önce selâm verdiğini hiç hatırlamıyorum.

Hak sahiplerinin haklarına son derece riayet eder, birinin ölüm haberi gelince üzülür ve (înna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn =Biz kesinlikle Allah içiniz ve mutla­ka biz ona döneceğiz) âyetini okurdu. Cenaze namazla­rına katılır, dua eder ve okuyarak arkasından sevap gönderirdi."[56]

 

Giyecekleri:

 

"Elbisesi; iki yakası da omuzlarından açık olan bir gömlekti. Onun üzerinde bir harmani bulunurdu. Fa­kat yaz sıcaklarında çok kere sadece gömlek giyer, sa­rığını sünnetteki gibi basma sarardı. Boyun atkısını iki omuzunun arasından karnı üstüne sarkıtır, istincâ ve kaza-i haceti dışında şalvarı ayak bileklerinin yukarısında olurdu. Cuma ve bayram namazlarında süslü el­biselerini giyerdi. Yeni bir elbise giyeceği şurada Önce onu bir hizmetkâra veya aileden birine, yahutta bir mi­safire giydirirdi. Yanında 50-60 hatta 100 kişiye yakın insan olurdu. Daima âlimler, arifler, mürşidler, hafız­lar ve ileri mevkideki kişiler bulunurdu. Hepsine de mutfağından yemek verilirdi."[57]

 

Mübarek Evsafı:

 

İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin halifelerinden olan ve 17 sene onun sohbetinde bulunan Serhendli Şeyh Bedreddin, Hadarât el-Kuds kitabında onun evsafı hakkmda şöyle yazmaktadır:

"Hazret; beyaza çalan buğday rengindeydi. Alnında ve yanaklarında gözleri kamaştıran bir nur var gibi ge­lirdi. Kaşları aralıklı olup bitişik değildi. Kaşlar keman (hilâl) gibi eğik, uzun, siyah ve inceydi. Gözleri büyük, içindeki siyah bölgesi simsiyah, beyaz bölgesi bembe­yazdı. Mübarek burnu çok ince, kırmızı dudakları na­zik; ağzı ne uzun ne dar, dişleri birbirine bitişik ve Be-dahşan yakutu gibi parlardı. Sakalı sık ve haşmetli, uzun ve genişti. Yanaklarındaki mübarek sakalının kılları haddinden fazla taşmamış şekildeydi. Orta boy­lu ve nazik[58]

 

Çocukları:

 

İmam-ı Rabbâniye Allah Teâlâ 7 çocuk bahşetti. Dösi küçük yaşta, Hazretin hayatında öldüler. Şeyh Muhammed Ferrûh, Şeyh Muhammed İsa, Şeyh Mu­hammed Eşref daha süt emmektelerken ayrılık ateşiy­le dağlayarak göçüp gittiler. En büyük oğlu Hâce Mu­hammed Sâdık ilim tahsilim ve tarikat terbiyesini ta­mamladıktan sonra H. 1023 yılında 25 yaşındayken ebedi âleme yolcu oldu. Değerli üç oğlu Hâce Muham­med Saîd, Hâce Muhammed Masum ve Hâce Muham­med Yahya hayat ışığı saçmaya devam ettiler. Bu dör­dü hakkında şöyle söylemek ne kadar uygun düşer:

"Bu (aile) zinciri som altındandır,

Bu aile, bu sülâle baştan başa güneştir."

Hâce Bâkibillâh Hazretleri zaten îmam-ı Rabbânî'yi görünce çok övücü sözler söylemiş ve "üstün cev­herler" ve "tertemiz sülâle" tabirleriyle niteleyerek şöy­le demişti:

"Allah kapısının dilencileridirler ve insanı hayrete düşüren bir gönüle sahiptirler."

Birinci oğlu Hâce Muhammed Sâdık Hazretleri, ba­bası îmam-ı Rabbânî'nin huzurunda yüksek manevî dereceye ve kemal mertebesine ulaşmıştı. Hazret onun hakkında çok övücü ifadeler buyurmuş, onun derin il­mini ve yüce manevî kabiliyetini açıklamıştır. Bir mek­tubunda şöyle yazmıştır:

"Kıymetli oğlum Hace Muhammed Sadık; bu faki­rin marifetlerinin (manevî bilgilerinin) toplamı ve inti­sap, cezbe makamlarımın gözler Önündeki sayfasıdır."

İkinci oğlu Hâce Muhammed Saîd Hazretleri H.

1005 yılında doğdu ve 27 Cemâziyeluhra 1070 yılında ebedi âleme yolcu oldu. O da Müceddid-i Elfîsâni Haz­retlerinin İslâm'ı yayma çalışmalarında ve müridlerin, tarikatta manevî derece elde etmek isteyenlerin eğitim ve öğretiminde önemli hizmetler yapmıştır.

Üçüncü oğlu, Hâce Muhammed Masum Hazretleri­dir ki, ünlü babasının bilgilerini taşıyan ve açıklayan sırdaşı, en güvendiği yardımcısı ve halifesi idi. Kendi­sinden sonra yerine o geçmişti. Onun sayesinde Müced-didiye tarikatı ve bu tarikatın eğitimi ve etkileri öyle geniş alanlara yayıldı ki, söyleyen ne kadar doğru söy­lemiş:                                                 

"Yedi iklimin ışığıdır Hâce Masum  Hindistan'dan Rum iline kadar hentaraf ondan aydınlanmıştır."

Delhi'nin herkes tarafından başvurulan ünlü tekke âlimi ona intisab etmiş ona mürid olmuştu. (Ki bunun irşad ocağına kendi devirlerinde Hâce Seyfeddin, Mirza Mazhar-ı Cân-ı Canan, Hz. Şâh Gulam Ali ve Hz. Şâh Ahmed Saîd sırayla gelmişlerdir.) Bu tekkeden Mev-lânâ Halid-i Rûmî Kürdî, Hz. Şâh Gulam Ali'den bu ta­rikatı alarak Suriye ve Şam'a ulaştırdı ve Mevlânâ Ha­lid-i Rûmî'nin kolu Irak, Suriye ve Türkiye'de şehir şe­hir, ev ev yayıldı.

Hâce Masumun mektupları, her üç cüzü de İmam-ı Rabbânî'nin Mektubât'mm bir çeşit açıklaması, izahı ve içinde geçen ince konuların toplandığı hazinedir. Onun manevî ahvalini ve güzelliklerini anlatmak için bir kitap yazmak gerekir.

"Bu sahilsiz denizi aşmak için bir gemi gerekir."

Sultan Muhiddin Evrengzîb, İmam-ı Rabbânî'nin bu üçüncü oğlu Hâce Muhammed Masum'a intisab et­me şerefini elde etmiş ve oğlu Hâce Seyfeddin onun ir-şadlarıyla terbiye görmüş, o bu şehzadeyi Hindistan'ın müslüman hükümdarı yaparak Padişah Ekber'in orta­ya koyduğu kötü etkileri tamamen sildirmek için hazır­lamıştır.

Hâce Muhammed Masum mektuplarında onu "Şehzade-i dinpenâh=Dinin hâmisi şehzade" adıyla an­maktadır.

Doğumu, 11 Şevval H. 1007 yılında, vefatı ise 9 Ra-biüvvel H. 1079'da vuku bulmuştur.

Dördüncü oğlu Hâce Muhammed Yahya'dır. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin vefatında henüz 9 yaşındaydı. İlim tahsilini ve tarikat eğitimini kardeşlerinden aldı. H. 1096 yılında vefat etti.[59]

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

İMAM-I RABBÂNÎ'NİN YENİLEME DAİRESİNİN MERKEZ NOKTASI

 

HZ. PEYGAMBERİN PEYGAMBERLİĞİNE İMANIN VE ONA GÜVENİN YEMLENMESİ

 

Imam-ı Rabbânî'nin Asıl Yenileme Başarısı Neydi?

 

İkinci bin yılın başlangıcı olan 11. asrın; İslâm tari­hi ve Hindistan İslâm tarihi üzerinde Özel araştırmala­rı olan insaflı, dürüst ve yetenekli bütün ilim erbabı, İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elfisâni Ahmed Faruk Serhendî hazretlerinden dolayı; hadis-i şerifte bilinen bir tabir olarak 'Tenileme" denilen İslâm'ın korunması ve desteklenmesi olan yeni bir tarih dönemi ve yeni bir çağ başladığında görüşbirliğindedirler. O bu konuda öyle bir ün elde etmiştir ki, bu yenileme kelimesi onun adının yerine geçmiş, onun adıyla bütünleşmiştir. Bir benzerine de daha Önce rastlanmamıştır. Bu büyük ba­şarı ve muhteşem zafer, bu yapılan büyük iş neydi? Şüphesiz bu büyük iş, bu muhteşem zafer; İslâm ruhu­nun ve İslâm düşüncesinin yenilenmesi ve cilâlan-masıydı. Devrin en Önemli ve en büyük fitnelerinin ön­lenmesi ve sökülüp atılmasıydı. Hz. Muhammed'in pey­gamberliğinin ve İslâm şeriatının doğruluğuna, ebedi oluşuna yeni baştan inanç ve güvenin sağlanmasıydı. İslâm şeriatı olmadan riyâzat ve ilhama dayalı şu ruhanî ilerleme denemesinin, hakikati bulma ve Al­lah'a ulaşma gayretlerinin boş olduğunun; Hz. Muhammed (s.a.)'e tâbi olmaya ihtiyaç göstermeden bunları el­de etmenin asılsızlığının ortaya konmasıydı. Vahdet-i Vücûd inanç ve görüşünün, "Herşey odur=Her ne varsa Allah'tır" iddiasıyla en aşırı noktaya giden ve herkes tarafından benimsenerek zirveye ulaşan, müslüman toplumda ve inançlarda sapmalar meydana getiren bu bâtıl görüşün perdesini yırtmak ve buna karşılık ola­rak "Vahdet-i Şühûd" görüşünü delilli ve düzenli bir şe­kilde öne koymaktı. Apayrı bir sistem halini alan bid'atlara açıkça karşı çıkmak, hatta "bid'at-ı hasene" diye bir şeyin olduğunu dahi reddetmekti. Bir de bütün bunların sonucu olarak Hindistan'da İslâm'ın yerinden oynayan ayağını sapasağlam bir şekilde yerinde sabit tutmak, Ekber döneminin İslâm'a aykırı etkilerine son vermekti. İmam-ı Rabbânî'nin mücâdelesi; Hindistan'­da dini yenileme inkılâbını getirmede öyle başarılı bir çalışmaydı ki, bu inkılâb sonucunda bir taraftan tahta Muhiddin Evrengzîb Âlemgîr yerleşmiş, diğer taraftan manevî ve ruhanî olarak bu çizginin devamı olan İslâm hakîmi, dahîsi Şâh Veliyyullah Dehlevî Hazretleri ve talebeleriyle halifelerinin çığırı ortaya çıkmıştı.

İmam-ı Rabbânî'nin bu gayretleri sonucudur ki, Ki-tab'ın emirlerinin ve sünnetin yayılıp benimsenmesi, anlaşılıp anlatılması, okutulup öğretilmesinin prog­ramlanması, okullar açılması, manevî duygular âlemi­nin temizlenip terbiye edilmesi, inanç ve merasimlerin ıslah edilmesindeki muazzam başarı ve Allah'ın dini­nin yüceltilmesi uğrunda gayret gösterilip cihad yapıl­ması gerçekleşmiştir. Bu sadece Hindistan'da İslâm'ı ayakta tutmakla ve İslâm ağacını canlı ve meyveli, gül­lü ve yapraklı hale getirmekle kalmamış hatta Hindis­tan'ı İslâm dünyası içinde dinî ilimlerin -özellikle Ha­dis ilminin-, İslâm düşünce ve davetinin merkezi haline getirmiştir.

Fakat, bu muazzam ve geniş çevreli yenileme faali­yetinin merkezi ve Müceddid-i Elfisâni İmam-ı Rabbâ-nî Hazretlerinin bütün yenileme çalışmalarında en başta gelen yenileme başarısı neydi? İnsanlar kendi meşreblerine, zevklerine, düşüncelerine ve eğilimlerine göre buna cevap vermiştir. Bu görüşlerden üç tanesi Özellikle zikredilmeye değer:

1) Birinci gruptakiler diyor ki: O, Hindistan'ı İslâm adına ikinci defa fethedip Brehmenliğin, Hinduizmin veya dinleri birleştirme faaliyetinin kucağına düşme yerine tekrar Muhammed-i Arabî (s.a.) Efendimiz'in ve Hicaz dininin emrine, kontrolüne verdiği için kendisine "Müceddid-i Elfisâni" (İkinci Bin Yılın Yenileyicisi) de­nilmeye hak kazanmıştır.

Aynı zamanda o, H. 11 asır (16. M. asırda) gibi çok önemli bir asırda İslâm'ı; 13. Hicrî asırda (19. M.) kar­şılaşmak üzere olduğu felâketlerden kurtardığından, hatta gerçekte Hindistan İslâm milletini Padişah Ek­ber gibi güçlü, kuvvetli, iradeli bir padişahın ve devrin dâhisi olan danışmanlarının (Molla Mübarek, Feyzî, Ebu'1-Fadl) çok güçlü zekâlarından bir gerçek olay ola­rak ortaya çıkan itikadî, fikri ve medenî irtidatm bir­den ortaya çıkan tehlikesinden koruduğu için de Mü­ceddid-i Elfisâ-ni denilmeye hak kazanmıştır. Bu manevî ve ruhî değişme, bu fikrî ve kültürel irtidat; 18. asrın sonlarında Hindistan'ın yeni gelişen İslâm düş­manı güçlerinden ve 19. asır başlarında İngilizlerin saldırması ve iktidarı ele geçirmesiyle ortaya çıkan siyasî çöküşten ve müslümanların idaresinin son bul­masından çok daha fazla kötü, daha şiddetli ve tehlike­liydi. Belki de Muhammed İkbal şu ünlü şiirinde buna işaret etmiştir:

"O, (İmam-ı Rabbânî) Hindistan'da milletin serma­yesi, koruyucusu idi.

Allah tam zamanında onu harekete geçirdi."

2) İkinci zümreye göre, onun asıl yenileme başarısı, kahramanlığı şudur: Os tarikat üzerine şeriatın üstün­lüğünü, hâkimiyetini öyle güven verici, inandırıcı, hik­metli bir üslupla ve daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir açıklık ve güçle yapmıştır ki, bunun bir benzeri gös­terilemez. Bu başarıdan dolayıdır ki, tarikat şeriatın emrinde olmakla kalmamış hatta şeriatın hizmetçisi olduğu parlak gün ışığı gibi gözler önüne çıkmıştır. Ta­rikat halkalarında şeriata ilgisizlik hatta yer yer şeri­attan sapma, Yogizmin yuvası ve dünya ile ilişkiyi kes­me görüşünün önemli bir merkezi olmasından dolayı Hindistan'ın ilk hedef olduğu; riyâzâta, mücahedeye ve manevî algılara, güçlere tam bir güven duyma şeklinde başlayan fitne durdu. Bundan sonra artık hiç kimse or­taya çıkarak açıkça "tarikatla şeriatın yolları ayrı ayrı­dır ve tarikat üzerine şeriatın kontrolü oturtulamaz" demeye cesaret ve cür'et gösteremedi.

3)  Üçüncü grup ise onun asıl yenileme başarısını şöyle değerlendirmektedir: İmam-ı Rabbânî, Vahdet-i Vücûd görüş ve inancına daha önce hiç kimsenin indi-remediği darbeyi indirmiş, sonra da onun kabarıp ge­len azgın selini durdurmuş. Hatta son asırlarda bütün ilim âlemini ve maneviyat dünyasını kendi pençesine alan, kültürlü bir insanın Vahdet-i Vücudçuluk aleyhi­ne ağzım açmasını kendi cehaletine vererek-, gün orta­sında gündüz olduğunu inkâr etme gibi gösteren bu seylâbın yönünü değiştirmiştir.

Mevlânâ Seyyid Menâzır Ahsen Geylânî merhum, "İkinci Bin Yılın Yenileme Başarısı" adlı ilmî makalesinde ne kadar doğru yazmıştır:

"Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şühûd'un ilmî incelik­lerini gösterenlerin veya şeriatla tarikatın softaca ve sofuca didişmelerinin tozu dumanı içinde İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin gerçek yenileme şaheseri öyle karmaşık hale gelmiştir ki, bugün o mübarek haşmetli zâta Müceddid-i Elfısâni demek, anlatüagelen bir basit inanış görünüşünden ve hiç önemi olmayan basit bir meseleye dayanmaktan öte başka bir şey dep gibi gel­mektedir."[60] 

 

HZ. MUHAMMED'İN PEYGAMBERLİĞİNE VE PEYGAMBERLİĞİNİN EBEDÎ

VE GEREKLİ OLDUĞUNA GÜVENİN YERİNE GETİRİLMESİ

 

Fakat gerçekte İmam-ı Rabbaninin bütün yenileme çalışmalarındaki başarılarının şaşaası içinde görülen asıl destan gibi başarısı, onun bütün inkılâp ve ıslah çalışmalarının musluklarından fışkıran suların asıl kaynağı ve bir ırmak haline gelerek bütün İslâm dün­yasında çağlayıp giden o asıl zafer ırmağı nedir? diye sorulursa bunun kesin cevabı şudur: Hz. Muhammed'in peygamberliğine, o peygamberliğin sürekli ve gerekli olduğuna İslâm ümmetinin inancını, güvenini yerine getirmede ve bu inancı sapasağlam kılmada İmam-ı Rabbânî'nin yaptığı yenileme ve inkılap destanıdır.

Ondan evvel bu boyutta, bu açıklıkta ve güçte, bil­diğimiz kadarıyla hiçbir yenileyici böyle bir şeyi yapa­mamıştır. Belki de diğer müceddidler döneminde böyle bir mecburiyet çıkmadığı için bu şekilde düzenli bir ha­reket veya felsefe meydana gelmemişti.

Bu yenilemeye azimle adım atıp üzerine üzerine gitmekle; o günlerde bütün İslâm dünyasına yüzünü göstererek yayılmakta olan ve İslâm'ın o güzel ağacını ve onun bütün inanç, düşünce ve manevî düzenini yut­maya hazır olan bütün fitnelere kapılan kapamıştır.[61]

 

Çeşitli Fitnelerle Mücadelesi:

 

Bu fitneler arasında İran kaynaklı Noktacı akım ve onun mensupları da vardır. Bunlar Hz. Muhammed'in peygamberliğine ve onun sürekliliğine karşı açıkça is­yan bayrağını kaldırmışlar, "Hz. Muhammed'in pey­gamberliğinin bin yıl süren devri son bulmuştur, artık dinî önderlik ve hayata yeni düzen verme ve yeni sis­tem ortaya koyma devri başlamıştır. Bunun temeli akılcılık ve felsefe olacaktır. Buna önderlik ise Mah-mud Pesîhânî'nin ve adamlarının elinde olacak; merke­zi İran ve Hindistan olacak" diye ilan etmişlerdir."[62]

Bu fitneler arasında Padişah Ekber'in "Ekber dini" ve "yeni sistem"i de vardır. Bu fitne de Hz. Peyganı-ber'in peygamberliğinin ve şeriatının yerini alma ve onun karşılığı olma iddiasmdaydı. Bu fitneler içinde bir de, her geçen gün karşıt bir şeriat haline gelmekte olan ve kendine özgü ayrı bir fıkıh oluşturmakta olan dinî hayatın, amellerin ve ibadetlerin, toplum ve içti­maî hayatın dinî bid'atları (dine dayandırdıkları ve fa­kat dinde olmayan şeyler) da vardı. Bu da aslında Hz. Peygamber (s.a) Efendimizin son peygamber olmasına karşı bir tuzak olup, yeni bir şeriat ortaya koyduğu id­diasmdaydı.

Bu fitneler zinicirine, propagandacılarının ve önde gidenlerinin sözlerine göre, ilham gerçeklerine dayalı olan Vahdet-i Vücûd felsefesi de girmektedir. Kaldı ki bu Vahdet-i Vücûdçuluğun en aşırı bağlıları bile Hz. Peygamber Efendimizin alenen bu görüşü bildirdiğini ve sahabesini, sahâbe-i kiramın da kendilerinden sonra gelenleri bu Vahdet-i Vücûd inanışına davet ettiklerini iddia etmemişlerdir.

Vahdet-i Vücûd felsefesi ve o felsefeye inanma çağ­rısı; Peygamberin getirip sunduğu davetin açık pren­siplerine ve onun amaçlarına -bilerek veya bilmeyerek-rakip olmaya doğru gidiyordu. Bu ne kadar başarı elde ederse ve kafalara, gönüllere ve İslâm toplumuna ne kadar kök salarsa, şeriat emirlerine göre amel etmede İslâm'ın tek hak din ve kurtuluş vasıtası olduğu inan­cında o kadar zayıflık meydana gelir. Dinden sapma, zındıklık, herşeyi keyfine göre yapma, günahtan uzak olma, dinin hiçbir emrini yerine getirmeme yolları da açılır. İsterse bu görüşe tedbirli ve çekinceli inanan ta-savvufçularm ve şeyhlerin kendileri, şeriata ne kadar bağlı, ona ne kadar saygılı olursa olsunlar o şekildeki hareket tarzına ve anlayışına ne kadar karşı olursa ol­sunlar bu yanlıştan ve tehlikeden kurtulamazlar.

Bu fitneler içine İmamiye fırkası mensupları da girmektedir. Çünkü onların temel inançlarında imam­lık inancı da vardır. Bunlar imamı öyle tanımlamakta, Öyle bir takım sıfatlar ve özellikler vermektedirler ki, onu hemen hemen Peygambere eş ve müsavi duruma getirmektedirler. Aynı şekilde sahâbe-i kiramın büyük bir kısmı hakkında öyle düşünce ve kanaatleri vardır ki, böyle bir düşünceden ve kanâatten dolayı Peygam­berin  mübarek  sohbetlerinin  etkisine,  onun  inkılâp meydana getiren ruhlardaki kimya gibi tesirine leke gelmektedir. Bu da "O Allah ki okuma yazma bilmeyen insanlara  kendilerinden bir peygamber gönderdi,  o peygamber; onlara Allah'ın âyetlerini okur, onları gü­nah pisliklerinden temizler ve onlara Kitabı, hikmeti öğretir."[63] âyetine aykırı düşer.

İmamiye fırkasının etkileri; çeşitli siyasî, ilmî, se­beplerden dolayı Hindistan'da süratle yayılıyordu.[64]Müslüman toplumun -ki. çoğu sünnî inançlı idi- inanç­ları, kavramları, düşünceleri, anlayışları, âdet ve alış­kanlıkları derinden etkileniyordu.

Bu şekilde İmam-ı Rabbânî; "Hz. Muhammed'in peygamberliğine iman ve güveni yenileme" anahtarıy-la, eski Yunan ve İran felsefesinin ve Mısır'ın, Hindis­tan'ın ilhama dayalı inanışının icad ettiği o ağır ve çet­refilli bütün kilitleri açtı. Müslümanların akıllı, kültür­lü tabakasını hedef alan o fitnelerin hepsini bir tek ok­la avladı, (yok etti).[65]                                                

 

AKIL VE İLHAMIN; GÖRÜLMEYENLERİ VE TABİAT ÖTESİ GERÇEKLERİ ANLAMAKTAN ÂCİZ KALIŞI

 

İmara-ı Rabbânî Hazretlerinin; hem akıl hem de il­hamın "görülmeyenleri" akıl Ötesi bilgileri, Allah'ın zât ve sıfatlarının sağlam şekilde bilinmesini, şüphe götür­meyen kesin bilgiyi ve ispatı kesinlikle yapılan gerçek­leri kusursuz ve tam olarak kavramaktan âciz olduğu­nu isbat etmesi, onun yenileme yolunda kazandığı di­ğer bir zaferidir. Bu yolda ortaya koyduğu destan gibi bir başarıdır. Akılla ilhamın elde ettiği sonuçların ve ortaya koyduğu verilerin; şüpheden, tereddütten, yanıl­gıdan, yanlıştan ve aldanmadan arınmış olmadığını is-batlaması da yine îmam-ı Rabbânî'nin elde ettiği bü­yük başarıdır.

Allah Teâlâ'yı sağlam bir şekilde tanıma, doğru öl­çüde bilme ancak peygamberler aracılığıyla olabilir. Nasıl "akıl"in yeteneği ve kavrama gücü duyuların öte­sinde ise, aynı şekilde "peygamberlik"in yeteneği ve yetkisi de akim Ötesindedir. Allah'a saygı duymanın, baş eğmenin, emrine uymanın ve onu eksiksiz tanıma­nın en doğru yolunu anlamak ancak peygamberliğe bağlıdır ve peygamberlerin verdikleri bilgilerle, onların öğretil eriyle sınırlıdır.

Allah'ı tanıma konusunda eski Yunan filozofları ağır darbeler yemişler ve gülünç yanlışlıklar yapmış­lardır. Nasıl saf akıl ve soyut akıl (herşeyi bilen, kavrayan akıl) diye bir şey yoksa "iç isteklerden ve dış etki­lerden korunmuş olan" saf ilhamın ve soyut sezginin olması da son derece zordur. Hatta anka kuşuna ben­zer. (Düşüncede var gerçekte yok). Gerçeklerin içe doğ­duğunu iddia eden işrakçılar ve nefsi armdırıcılar da aynı şekilde darbeler yemişler ve vehmin, kuşkunun, cehaletin avı olmuşlardır. Akıl ve felsefe savunucuları gibi, hem akıl hem de ilham; gerçeği bulma ve Allah'a ulaşma yolunda yetersiz kalmışlardır. Allah'ın zatını, sıfatlarını ve emirlerini anlamanın, kavramanın, tanı­manın tek yolu ancak peygamberlik yoludur.

İmam-ı Rabbânî, aklın katıksız, kusursuz ve saf ol­masının imkânsız olduğunu, aklın da iç inanışlardan, iman haline gelmiş düşüncelerden ve dış etkenlerden etkilendiğini; aklın pek çok kararlarının, ulaştığı hü­kümlerin bu dış renklerle renklenmiş ve karışmış ola­rak ortaya çıktığım, bunların hepsinin akim içinde ve dışında görüldüğünü herkese göstermiştir. Aklın yanıl-maz bir kaynak olmada yetersiz olduğunu; yanılnıaz, kusursuz kaynağın peygamberlik olduğunu, peygam­berlik olmadan gerçek nefis arınmasının mümkün ol­mayacağını isbat etmiştir. O, nefsin armnıasıyla kalbin arınması arasına, ikisini birbirinden ayıran bir sınır koymuş ve ikisinin farkını göstermiştir.

Böylece İmam-ı Rabbânî, peygamberlerin peygam­berliğini tasdik eden kimsenin; delilli, mantıklı, inanan kimselerden olduğunu, peygamberlerin verdikleri bilgi­leri kendi aklının inanış gücüne bağlayan kimsenin ise; peygamberliği inkâr ettiğini isbat etmiştir. O, akla ay­kırı olmanın başka şey, akıl ötesi olmanın daha başka şey olduğu inceliğini açıklığa kavuşturmuştur.

Müceddid-i Elfîsâni Hazretlerinin, akıl ve ilhamın ikisine birden dayanan ve Allah'ın desteğinde peygamberlik lambasından alınan nurun da içinde bulunduğu bu gerçekleri ortaya çıkarışı; ilim ve maneviyat dünya­sında çalkantılar meydana getiren, düşünce ve akılcılı­ğa yeni bir kapı açan, akıl ve ilim dünyasının pekçok geçerli değerlerini geçersiz kılan, kesin ölçü kabul et­tikleri şeylerin sahte olduğunu isbat eden, semavî şeri­atların ve peygamberliklerin doğruluğunu, üstünlüğü­nü ilan eden ve onlara yeni baştan güveni meydana ge­tiren bilgi ve marifetleri, öyle büyük bir yenileyici inkı­lap, "yanlışları yok edip doğruları onun yerine koyucu" bilim ve gerçeğe dayalı bir başarı ve zaferdir ki, tek ba­şına bu, o devrin eğitim düzeninin, ilim çevresinin ve beyin faaliyetlerinin sonucu olamazdı.

Çünkü İmam-ı Rabbânî bu yolda öyle sözler söyle­miştir ki, bu sahada öyle fikirler öne sürmüş ve öyle gö­rüşler ortaya atmıştır ki, bunların bir kısmına felsefe ve düşünce dünyası ancak asırlar sonra ulaşmıştır. Bunların doğruluğuna ilim ve maneviyat tecrübesi tas­dik mührünü vurmuştur.

İkinci bin yılın başında dini yenilemek ve Hz. Mu-hammed'in peygamberliği ile birlikte şeriatını savun­mak için İmam-ı Rabbânî'nin seçilmesi, sadece Allah'ın desteğinin ve Mevlâ'nın hidâyetinin bir tecellisiydi. Başlangıçtan beri taşıdığı İhlasın, dinî hamiyetin ve Hz. Peygamber'e tam uymanın bereketi ve feyzi idi.

Bu özet bilgiyi genişçe açıklamak ve bu işaretleri iyice tanıtmak için, o gerçekleri ortaya çıkarmanın de­ğerinin tamamen gözler önüne serileceği durumu anla­mak şarttır.[66]

 

Temel Sorular ve Bunlara Çeşitli Cevap Verme Çabaları:

 

Din ve dünyanın en önemli ve ön sırada gelen sorulan  ki bu, hayatın doğru ve sağlam şekilde düzene konması, âhirette kurtuluşun tek dayanağıdır- şunlar­dır: Dünyayı yaratan kimdir? O'nun sıfatları nelerdir? O'nun bizimle ilgisi nedir? Bizim O'nunla nasıl bir ilgi­miz olmalıdır? O'nun sevdiği ve razı olduğu şeyler ne­lerdir? Sevmediği ve razı olmadığı şeyler nelerdir? Bu hayattan sonra başka bir hayat var mıdır? Varsa nasıl bir hayattır? Bu hayatta, o hayat için ne gibi yol göster­meler vardır?

Bu soruların cevaplarının açıklanmasında karşımı­za; inançların, iman ve dinin temelini teşkil eden; Al­lah Teâlâ'nm zatı, sıfatları,fiilleri ve bu kâinatın sonra­dan olması veya başlangıcı olmaması, âhiret, cennet, cehennem, vahiy ve meleklerin varlığı ve diğer bazı ta­biat ötesi konular çıkmaktadır. Bu sorulara cevap ver­menin ve bu meseleleri çözmenin dünyada genellikle iki girişimi yapılmıştır:                                           

Biri, akılla cevap verme girişimi; diğeri ilhamla ce­vap verme girişimidir. Birincinin sonucunda felsefe or­taya çıkmıştır. Diğerinin sonucunda da ilhama dayalı tasavvuf ortaya çıkmıştır. Fakat prensip olarak ve ten­kitçi yönden bakıldığında bu iki girişim ve bu iki çaba, dayanak olarak bazı temel yanlış düşünceleri esas al­maktadır.

Mektubât' tan örnekler sunmadan önce, konuya gi­riş olarak bunun kısa bir izahını yapmak uygun düş­mektedir.[67]

 

KESİN AKIL VE TEK BAŞINA İLHAMLA HAREKET ETMEYİ TENKİD EDİŞİNİN İNKILAP YAPAN ZAFERİ

 

Akıl konusunda herşeyden önce şu gerçek daima göz önünde bulundurulmalıdır: Akıl, kendi tabii görevi­ni (kavrama, gerçeği ortaya çıkarma ve isbatlama) ye­rine getirmede serbest değildir. Onun kendinden daha basit ve aşağı derecedeki şeylere ihtiyacı vardır. Onun görevi duyular, algılar, bilgiler ve tecrübeler, deneyim­ler aracılığıyla algılanmayan ve bilinemeyen şeyleri bilmek ve kendi bilgi deposunun ilke ve önermelerinin yardımıyla ve onları bilimsel olarak düzene koymak suretiyle o ana kadar ulaşamadığı ve sadece duyularla deneyimlerle elde edilemeyen sonuca (kesin karara, hükme) varmaktır. Bütün akıl bilgilerini incelemek ve bunları tahlil etmekle, aklın bu gerçeklere ve bu yük­sek bilgilere ancak o basit algılar ve ilkel bilgiler yardı­mıyla ulaştığı gerçeği ortaya çıkacaktır. Aslında o akıl herhangi bir akıl ve ilim sistemi olmadan, o muazzam sonuçlara ulaşamazdı.

O halde aıkça görülmektedir ki; insan duyularının kesinlikle iş yapamadığı, en ufak bilgi birikiminin ol­madığı, ilkelerinden de tamamen yoksun olduğu, ger­çek durumun hiçbir tahmin ve tecrübesini yapamadığı ve benzetme (kıyas)'m hiçbir rolünün bulunmadığı yer­de o insanm aklı, zekâsı ve kıyası ne iş yapabilir? Ora­da onun aklı; insanın gemi olmadan denizi geçmeye gücü yetmediği, uçak olmadan uçmaktan âciz kaldığı, çok zeki bir kişinin rakamları tanımadan bir matematik problemini çözemediği, bir dilin yazısını öğrenmeyen, alfabesini tanımayan bir kimsenin ne kadar zeki ve ne kadar akıllı olursa olsun ve binlerce akıl yürütme ve kıyasla hareket ederse etsin o dilin bir tek satırını oku­yamadığı gibi güçsüz ve çaresizdir.

İşte aynen bunun gibi, yukarıda sayılan sorular tek başına akılla çözülemezler. Çünkü insan o akim temel yapısını dahi bilmemekte, ne de burada kıyasa bir imkân bulunmaktadır.

İkinci bir gerçek de şu ki; akim gücü ve faaliyet sa­hası sınırlıdır. Onun belli bir dairesi vardır ve bunun dışına çıkamaz. Nasıl ki insanın duyu organlarının, al­gılarının birbirinden ayrı daireleri olup da faaliyetleri o daire içinde sınırlı ise; meselâ görme duyusuyla binler­ce görüntü alınabiliyor, sayısız eşya görülebiliyor ama o duyu ile bir tek ses bile duyulamıyorsa, diğer duyu organları da ancak kendi sahaları içinde iş görüyor ve sınırının dışına çıkamıyorsa, meselâ koklama organı­mızla işitemiyor tatma organımızla göremiyorsak, aynı şekilde akıl da kendi dairesinin dışına çıkamamakta­dır. Bir de her organın kendi alanı içindeki gücü sınır­sız olmadığı gibi, beynin de akıl alanındaki gücü sınır­sız değildir. Her ne kadar akıl, bu dış görüntülü duyu organlarının çalışma alanından çok daha geniş bir iş­gücü alanına sahipse de kesinlikle bu sınırlıdır.

İbn Haldun'un bu konudaki derin ilmî ifadeleri şöy­ledir:

"Akıl sağlam bir terazidir. Onun karar ve hükümle­ri kesindir. Bu kararlarda hiçbir yalan yoktur. Ama bu­na rağmen siz bu terazide Allah'a ait meseleleri, âhiretle ilgili meseleleri, peygamberlik gerçeklerini, Allah'm sıfatlarının asıl niceliklerini, akıl ötesi bütün iş­leri ve gerçekleri ölçemezsiniz. Bu boş bir uğraş olur[68] Bir adamın altın tartmakta kullanılan hassas bir tera­zi görüp bu teraziyle dağları tartma arzusuna kapılma­sına benzer ki, bu imkânsızdır. Terazinin sağlamlığına bir şey denilemez ama onun gücünün bir sınırı vardır. Aynı şekilde aklın "bilme, bulma, anlama" gücünün de bir sınırı vardır; onun dışına adım atamaz. O, Allah'ı ve Allah'ın sıfatlarını olduğu gibi bilemez.[69]

Üçüncüsü ise; aklın hiçbir şekilde etkilenmeyişi, onun tamamen karışıksız, katkısız olup kararlarında ve ulaştığı hükümlerde tam bir tarafsızlığa sahip olma­sı çok zordur. "Halis akıl" ve "soyut akıl" dan daha faz­la anka kuşu gibi (var olmayan) bir şeyin dünyada bu­lunmasının zor olduğunu hakikat erbabı bilir. Akıl; he­yecanlardan, arzulardan, çevreden, özel eğitim ve ter­biyeden geçerek özel görüşler ve inanışlara sahip ol­maktan, vehim ve hayalden, gaflet ve unutma etkisin­den çok zor kurtulur. Bu bakımdan aklın kararlarında daima doğru olması ve ulaştığı hükümlerde kesinlik bulunması öyle anlaşılageldiği gibi pek kolay ve genel değildir.

Fakat, filozofların bütün bu gerçekleri bir tarafa atarak kendi konularım belirlemede yanlışlık yapmala­rı şaşılacak bir şeydir. Bu filozofların, Allah'ın zatı, sı­fatları ve onunla ilgili meseleler üzerinde görüşler ileri sürmeleri; ellerinde hiçbir aletleri ve malzemeleri, hiç­bir bilgi ve ışık olmadan; bir kimya uzmanının kimyevî deneyleri ve tahlilleri sonucu yaptığı gibi geniş, kesin ve ayrıntılı bilgiler vermeye kalkmaları, insanı hayrete düşüren tuhaflıklarıdır. Onların bütün bu sözleri ve gö­rüşleri; tamamen tahminler ve varsayımlar, hayalî tıl­sımlar toplamı olup sadece kıyas üstüne kıyasa, tah­min üstüne tahmine dayanmaktadır. Filozofların Al­lah'la ilgili akla dayanan bu görüşleri, ilahiyat konusu­nun belli başlı bir "Aklı Çıldırtan Tılsım" ve "Tuhaflık­lar Efsanesi"dir ki[70] ileride bunlara örnek gelecektir.[71]

 

İşrak Felsefesi ve İlham:                                

 

Bu akılcılığın ve felsefenin karşısında bir başka gerçeği bulma çabası daha vardır ki, adı "ilham"dır. Bu ilhamcılığm çalışma prensipleri ve iddiaları şudur: Doğruyu, gerçeği bulmak için akıl, bilgi, delil ve ispat­lama yolları faydalı değil, aksine zararlıdır. Doğruya ve gerçeğe tam ulaşabilmek için görmek şarttır. Bu gör­me ise, sadece dış gözlerin eşyaları gördüğü gibi manevî şeyleri ve tabiat ötesi şeyleri aynı şekilde gö­ren, iç ışığı ile nefsi arındırmakla ve bir iç duyu mele­kesini uyandırmakla (harekete geçirmekle) mümkün­dür. Bu iç duyu melekesi, dış gözlerin eşyayı görmesi gibi manevî ve tabiat Ötesi şeyleri aynı şekilde görür ve bu meleke ancak maddî yapıyı tamamen yok ettikten ve dış duyuları öldürdükten sonra meydana gelir.

Gerçekleri bulma; ancak bu saf ve katışıksız akılla, "ilham felsefesi" ile ve riyâzatlarla, nefsi öldürmekle, tefekkür ve murakabeyle ortaya çıkan işte bu iç ışığı ile mümkündür.

İnsanlarda bu iç duyu melekesinin bulunduğu tamamen doğrudur. Böyle daha başka duyuların olması da mümkündür. Fakat herşeye rağmen bunun bir insanî, beşerî meleke olduğunda da şüphe yoktur. İn­san denen varlığın bütün güçleri, yetenekleri ve bütün bilgi kaynaklan nasıl sınırlı ise, aynı şekilde bu meleke de zayıf, sınırlı, yanılan ve etkilenen bir beşerî güçtür.

Diğer duyu organları kararlarında yanıldığı gibi, bu duyu da algılamalarında ve tanımalarında yanıl­maktadır, aldanmaktadır. Eğer böyle olmasaydı o za­man işrâk ehli (gerçeklerin iç sezgi ile, ilhamla, içe do­ğuşla elde edileceğine inanan) kimselerin sezgilerinde, görüşlerinde meydana gelen o muazzam çelişki ve en önemli konularda ortaya çıkan yanılgı ve sapmalar ol­mazdı. Halbuki hem müslüman hem de müslüman ol­mayan işrâkiyyûn (ilhama, sezgici görüşlüler)'da bu tür yanılgılar ve çelişkiler bulunmakta dır[72]

Herşeye rağmen akıl gibi bu "öz akıTın da öz, arı ve katışıksız olması çok zordur. Bu öz akla da normal akılda olduğu gibi dış tesirler olmakta ve insanın için­deki, dışındaki şeyler yansımakta, gölgesi düşmekte­dir. Bu öz akıl aynası da gerçeğin sağlam fotoğrafını, doğru şeklini, eksiksiz resmini göstermemektedir. İşrâkîlerin kendi çevrelerinin, inançlarının ve kesin ka­bul ettikleri değerlerin dahi duygu ve kanaatlerine te­sirleri olmaktadır. İşte bundan dolayıdır ki pekçok işrâkçi filozof; sezgi, ilham, duygu ve müş aha d elerinde fazlasıyla başı ayağı belli olmayan o eski Yunan ve Mı­sır kaynaklı hayallerin, vehimlerin kendilerini destek­lediğini görüyorlardı ve insanın dışındaki dünyada hiç­bir şekilde var olmayan pekçok varsayımlar onlara gerçekmiş gibi görünüyordu[73]

Sonra da yukarıda geçen sorular, nasıl felsefenin konusundan ve sınırından dışarda ise aynı şekilde işrâkın (ilham ve sezgi) da sınırları dışındadır. Bu işrâkla sadece ruhlar âleminin sırları, enteresan nokta­ları görülebilir. Bir kısım şekiller göze çarpar, bir kısım renkler görülür, bir kısım sesler işitilir. Fakat Allah Teâlâ'mn iradesi ve isteği hakkında geniş bir bilgisi ol­maz, onun şeriat kanunlarından, âhiret âleminin kade­melerinden ve onun ahvalinden genel insanlar gibi o da habersizdir.

Gerçekte felsefe ve işrâk görüşünde aynı ruh ve ay­nı düşünce iş görmektedir. İkisi de gerçeği peygamber­lerin aracılığı olmadan kendi çabalarıyla anlamak iste­mektedirler. İkisinin de hedefi aynıdır. İkisinin de ulaşmak istediği yer tektir, ama gidiş yolu ayrıdır. Ay­nı havada uçarak (hayalî uçuşla) oraya erişmek ve aynı tünelden (manevî yoldan) gerçeğe ulaşmak istemekte­dirler. Fakat gerçek ve ilmin özü şudur: Bu gerçekler, Allah'ın kendilerine peygamberlik makamını lütfettiği peygamberlerinin aracılığı olmadan öğrenilemezler. Al­lah onlara kendi zâtını, sıfatlarını ve yerle göklere ha­kim oluşunu en iyi bilmeyi ve hoşlandığı, hoşlanmadığı şeylerle birlikte hükümlerini doğrudan bilen bir ilim lütfederek onları kendisi ile insanlar arasında bir vası­ta kılmıştır. Onların risaletleri ve peygamberlikleri dünya için Allah'ın en büyük nimetidir. Allah'ın zât ve sıfatları hakkında, hiçbir meşakkate katlanmadan ve hiçbir karşılık almadan verdikleri o muhteşem bilginin bir zerresini bile insanlar, binlerce senelik felsefî dü-, şünce, araştırma, inceleme, ispatlama ve senelerce, süren müşahede ve nefsi arındırma yoluyla elde edemez­ler. "İşte bu Allah'ın bize ve bütün insanlara bir lütfü ve keremidir, fakat insanların çoğu şükretmezler,"

"Fakat insanların çoğu şükretmezler" buyruğu ne kadar tamamıyla doğru buyurulmuştur. Filozoflar ve işrâkçı hakimler bu peygamberlik makamının kadir ve kıymetini bilmemekteler ve o gerçeklere kendi çabala­rıyla ulaşmayı istemektedirler. Aslında ilahiyatın ser­mayesi olduğu halde, binlerce yıllık araştırma ve çalış­maların sonucu: kendisiyle meşgul olanları, peşinden gidenleri Allah'a yaklaştırıp onunla ilgi kurdurma yeri­ne daha da fazla uzaklaştırarak Allah'ın zâtını ve sıfat­larını tanımayan, Allah'tan ilgisiz ve alâkasız bırakan işte o çelişkili ve birbirini yalanlayan gülünç sözler, gö­rüşler, iddialardır. "Allah'ın nimetlerini küfürle değiş­tirenleri ve milletlerini felâkete götürenleri görmedin mi?"

İmam-ı Rabbânî Hazretleri, felsefe ve ruhaniyet (maneviyat) denen iki geçidi de çok iyi tanıyan bir kim­sedir. Diğer taraftan peygamberlerin getirdiği bilgile­rin varisi, vahiy ve peygamberlik makamını tanıyan bi­ridir. O; filozofların, işrâkçılann bu metodunu büyük bir maharetle tenkid etmiştir ki bu tenkidi onun çok yönlü bilgisine ve ilimdeki derin yetkisine delildir.

Bu konu onun yenileme çalışmasının merkezi ve te­melidir. Çünkü Allah'ın bütün şeriatı ve dinin bütün sisteminin temeli bu konunun varacağı şu karara da­yanmaktadır: İnsan için kesin bilgi ve tereddütsüz inanç elde etmenin vasıtası, kaynağı ve Allah Teâlâ'mn zât ve sıfatları, insanın başlangıcı ve sonu ile kurtulu­şu konusunda gerekli bilginin sağlam kaynağı nedir? Acaba inceleme, düşünme, ilmî araştırma, yol göstereni felsefe olan ispatlama mıdır? Veya iç ışığı, ruh aydınlı­ğı, nefsi Öldürme, arıtma, bizzat görme ve kendisine

işrâk felsefesi denen iç duyularla, manevî güçlerle elde edilen bilgi midir? Yahutta bu ikisinin de dışında pey­gamberlere uyma, onlara iman mıdır? İşte bu; yolların birbiriyle kesişerek üç ayrı yöne gittiği ve ileri gidince de hiçbir yerde ele geçmeyen başlangıç noktasıdır.

Âyet:

"İşte bu Benim dosdoğru yolumdur. Öyleyse o yol­dan gidin. Değişik yollara sapmayın ki, sizi onun yo-, lundan alır götürür. İşte size bunu öğütledi, umulur ki sakınırsınız."

Bu konuda İmam-ı Rabbaninin kaleminden çıkan yüksek bilgilerin, eşine az rastlanır görüşlerin ve onun Mektubât' nida yayılmış olan bu buluşların tercümesi değişik başlıklar altında sunulmaktadır:[74]

 

Kâinatı Yaratanı İspat Etmek Ve O'nun Yüceliklerini Tanımaktan Aklın Âciz Oluşu:

 

"Bize ikram ve lütufîarda bulunan, bizi İslâm'a yö­nelten, bizi Hz. Muhammed (a.s)'in ümmetinden kılan Allah'a şükür olsun. Allah Teâlâ, peygamberleri bize göndermek suretiyle eksik akıllı, kıt anlayışlı olan biz­lere kendi zât ve sıfatını öğrettiğinden ve biz kıt anla­yışlıların ölçüsüyle kendi zât ve sıfatının yüceliklerini haber verdiğinden ve de sevdiği ve sevmediği şeyleri ayırarak bizim dünya ve âhiret menfaatlerimizi, zarar­larımızı birbirinden ayırdığından dolayı peygamberler dünya insanları için rahmettirler. Eğer bu mübarek zâtların ve mübarek varlıklarının aracılığı olmasaydı insan aklı, kâinatı yaratanı isbat etmekten âciz kalır, o mukaddes varlığın (Allah'ın) yüceliklerini tanımakta yeteneksiz, başarısız olurdu. Kendilerini en akıllı, en büyük deha sahibi kabul eden eski filozoflar, kâinatı yaratanı inkâr ediyorlar, akıllarının ermeyişinden do­layı eşyayı zamana bağlıyorlardı. Yeri göğü yaratan hakkında Nemrut'un Hz. İbrahim'le tartışması meş­hurdur. Kur'an-ı Kerim'de de zikredilmiştir. Bedbaht Firavun da şöyle diyordu:

"Ey Mısır halkı, benden başka sizin bir mabudu­nuz olduğunu bilmiyorum."   Hz. Musa'ya hitab ederek de şöyle demişti: "Ey Musa, eğer sen benden başka biri- ' ni kendine mabud ve hâkim (ilâh) edinirsen o zaman ben seni de hapsederim." O bedbaht Firavun Hâmân'a da şöyle demişti: "Ey Hâmân!... Göklerin yollarına ula­şıp da Musa'nın ilâhına bakmam için bana yüksek bir köşk yap. Ben onu yalancı sanıyorum."[75]

Özetlersek, deriz ki: Akıl, bu büyük devleti isbat et­mekten âciz ve o mübarek peygamberlerin yol göster­mesi olmadan o sarayın yolunu bulmaktan mahrum­dur."[76]

 

ALLAH'I TANIMADA ESKİ YUNAN AKILCILARININ AKILSIZLIKLARI

 

Eski yunan filozoflarının "ilk başlangıç" adını ver­dikleri kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin varlı­ğı hakkında ve onun yaratma işi ile kâinatın meydana gelmesi hakkında filozofların yaptıkları inceleme ve araştırmaların, gözler önüne koydukları tahminlerin ve varsayımların, göklere tırmanan fakat temeli hava üzerine oturtulmuş binalar gibi düşünce yapılarının i-zahları, açıklamaları felsefe kitaplarında, bunlara ya­pılan tenkidler ise akaid ve kendi ilmî kitaplarında gö­rülebilir. Burada onun izahına imkân yoktur.

Fakat Müceddid-i Elfısâni Hazretlerinin düşünce­lerini ve üstün bilgilerini anlamak, eski Yunan kafası­nın ve hayal gücünün icad ettiği o hayalleri ve varsa­yımları reddetme yolunda onun kalemindeki bu kes­kinliğin, ifa d el erindeki bu coşkunluğun nereden mey­dana geldiğim öğrenmek için, eski Yunan felsefecileri­ne göre aslında âlemin yöneticisi ve kâinatta etkili olan faal aklın, -filozofların benimseyip ileri sürdükleri ve üzerinde bütün yaratma ve emrin temeli kabul ettikle­ri- zincirleme ilişkilerini anlamak için birkaç örnek ve­receğiz.

Bu örneklerin her bir kelimesine uyan ve uymayan birçok deliller vardır. Fakat burada sadece zincirleme ilişkinin özetini vermekle yetinilecektir:

"İlk başlangıç (Vâcibü'l-Vücûd: Varlığı gerekli olan) her yönden tek olduğundan ve bir'den sadece bir ortaya çıkabildiği herkes tarafından kabul edildiğinden dolayı âlem değişik şeylerden meydana geldiği için o varlığı gerekli olan bir, bu âlemden ortaya çıkamaz. Onun var­lığından onun arzu, isteği ve bilgisi olmadan Ön akıl, nasıl ışık lambadan fışkırır çıkarsa öyle fışkınp çıkmış­tır. İnsanla birlikte gölge bulunmaktadır.

İlk akıl kendi kendiyle var olan bir varlıktır. O ne cisimdir, ne de bir cisim onun yerine geçmiştir. O kendi nefsini tanımaktadır. Kendi başlangıcını da tanımakta­dır. Ona ister melek densin, ister ön akıl densin, ister­se daha başka şeyler densin onun varlığından dolayı üç şeyin var olması gerekmektedir.

İkinci akıl (9. kat sema denen) en üstün feleğin ne­fesi ve o feleğin vücudu, sonra ikinci akıldan üçüncü akıl yıldızlar feleğinin nefesi ve onun vücudu ortaya çıkmıştır.

Sonra üçüncü akıldan dördüncü akıl ve Zühal fele­ğinin nefesi ve onun vücudu ortaya çıkmıştır. Dördün­cü akıldan beşinci akıl ve Müşteri feleğinin nefesi, bun­dan sonra beşinci akıldan altıncı akıl ve Merih feleği­nin nefesi, sonra altıncı akıldan yedinci akıl ve güneş feleğinin nefesi ve vücudu, yedinci akıldan sekizinci akıl ve Zühre feleğinin nefesi, sekizinci akıldan doku­zuncu akıl ve Utarit feleğinin nefesi ve onun vücudu ortaya çıkmış, ondan sonra da dokuzuncu akıldan onuncu akıl ve ay feleğinin nefesi ve vücudu ortaya çık­mıştır.

İşte bu faal akıl denilen en son akıldır. Bununla, fa­al akim ve feleklerin karakterinin etkisiyle olmayı ve bozulmayı kabul eden bir madde olan ay feleğinin ilâve edilmesi gerekti. Sonra bu maddeler arasında yildizla-

rın hareketlerinden dolayı çeşitli şekilde kaynaşmalar olmaktadır. Bundan da madenler, bitkiler, hayvanlar meydana gelmektedir. İşte on akıl ve dokuz felek bun­lardan ibarettir."

Bu ifadeler aslında eski Yunanlıların putçuluklan-dır. Onlar buna felsefe ve ilahiyat adını koymuşlardır.

Zamanla insanlar bunun üzerinde ciddiyetle araş­tırma, inceleme ve tartışma yapmaya başlamışlardır. Yahutta bu yukarıda anlatılanlar sadece tahmin ve varsayımlar destam ve efsaneciliğidir ki bunun üzerine kendiliğinden Kur'an-ı Kerim'in şu âyeti insanın hatı­rına geliyor:

"Ben, iblis ve yaranını ne göklerle yerin yaradılışı­na ne de kendilerinin yaradılışına şahit tutmadım ve hiçbir zaman insanları saptıranları yardımcı edinmiş de değilim."[77]

İmam Gazâlî (bu manzarayı naklettikten sonra) şöyle yazmakla ne kadar doğru demiştir:

"Bu sadece iddialar ve zoraki kabul ettirmelerdir. Hatta aslında karanlıklar üstüne karanlıklardır. Eğer bir adam kendisinin böyle bir rüya gördüğünü anlat-saydı, yani bu fikirleri rüyasında gördüğünü ileri sür-seydi bile bu, onun ruhî dengesinin bozulduğuna işaret[78]

Bir başka yerde şöyle yazıyor: "Bu uydurma sözlere delilerin bile nasıl inandıklarına hayret ediyorum. Kal­dı ki kendi iddialarma göre; akıl ve mantık konuların­da yağdan kıl çeker gibi incelikleri gören üstün akıllılar, dahîler buna nasıl i

Bu filozoflar Allah'tan bütün kemal sıfatlarını ve bütün yaratıkları yaratma ve biçim verme sıfatını tut­muşlar ve Allah'ı tamamen hareketsiz, dilemesi ve ira­desi olmayan bir ölçü içine koymuşlardır. Bütün bunla­rı da kendilerine göre varlığı mutlak olanı (Allah) yü­celtmek ve noksan sıfatlardan tenzih etmek için yap­mışlardır.

İmam Gazâlî bu konuda kendinden geçerek şöyle yazmaktadır:

"(İlk başlangıç; yani yaratıkların yaratılmaya baş­landığında ona sebep olan ilk var olan)ı büyütmede öy­le aşırılığa gittikler ki; sonunda azametin (büyütme­nin) bütün şartlarını ve ona gerekli olan şeyleri bâtıl kabul ettiler. (Kendi felsefelerinde) Allah Teâlâ'yı san­ki dünyada ne olduğundan hiç haberi olmayan bir ölü gibi gösterdiler. Sadece şurası bir üstünlük ki, onun şu­uru var, (Ölünün ise şuuru da yok).

Allah Teâlâ böyle düşünen insanlara, kendi yolun­dan sapan ve hidâyet yolunu terkedenlere ve;

"Ben o inkarcıları ve müşrikleri, yeryüzünün ve göklerin yaratılışı sırasında ve kendileri yaratılırken şahit kılmadım." âyetini inkâr edenlere yaptığını ya­par.

Allah'ın fiillerinin gerçek durumunu insan yetenek­leri tamamen kavrar diyerek Allah Teâlâ'ya kötü zan-da bulunanlar ve sağlam akıl varken insanın peygam­berlere tabi olmaya ihtiyacı yok diyerek kendi akılları­nın herşeyi bilip görebileceğini ileri sürenler sonunda o hale eldiler, akıl ve mantık sözü diye öyle gülünç iddia-

14. Tehâfütü1 l-Felâsife, s.33.

lar ve görüşler ileri sürdüler ki, biri bunların rüyada gördüğünü söyleseydi yine de onun bu sözünün bir deli saçması olduğuna inanılırdı."[79]

Bütün bunları gördükten sonra peygamberliğin ne büyük ni'met olduğunu insan takdir ediyor. "Eğer Al­lah bizi doğru yola iletmeseydi biz kendiliğimizden doğru yolu bulamazdık. Şüphesiz Rabbimizin elçileri olan peygamberler hakkı, doğruyu, gerçeği bize getir­mişlerdir." âyeti gözler önüne geliyor.

Filozofların ve üstün akıllı o kişilerin kendilerine yakıştıramadıkları hatta en basit yaratıklara bile lâyık görmedikleri o sıfatlan nasıl Allah'a lâyık gördükleri ve Allah'ı hareketsiz, iradesiz, bilgisiz kabul etmeleri, buna da onu yüceltme demeleri insanı şaşırtıyor. İşte bu; aklın güçsüzlüğüne ve akılları, mantıkları matema­tik ve teknik ilimlerinde bile başarılı olan o filozofların ilahiyat meselelerindeki başarısızlıklarına ibretli bir örnektir.[80]

 

İmam-ı Rabbânî'nin Yunan Filozoflarını Tenkidi:

 

Şimdi İmam-ı Rabbâm Hazretlerinin çeşitli mek­tuplarından alınmış olan aşağıdaki şu buyruklarına bir göz atınız:

"Akıl Allah'ı tanıma konusunda eğer yeterli olsaydı o zaman aklı kendilerine rehber edinen Yunan filozof­ları dalâletin, yanılgının çölünde yollarını şaşırıp kal­mazlardı da Allah Teâlâ' yı başka şeylerden daha çok tanırlardı.

Halbuki Allah Teâlâ'nm zâtı ve sıfatları konusunda en cahil insanlar bu kişilerdir. Çünkü onlar Allah'ı ta­mamen hareketsiz, iradesiz, güçsüz kabul etmişler; bir tek şeyden başka (faal akıldan başka) onu herhangi bir şeyin yapıcısı ve yaratıcısı kabul etmemişlerdir. Onla­rın düşüncesine göre faal akıl da bir dileme sonucu de­ğil mecburi olarak Allah'tan meydana gelmiştir.

Onlar kendilerinden bir faal akıl ortaya dikmişler; olayları, yeri ve gökleri yaratıcısından uzaklaştırarak ona bağlamışlardır. Yaratılan herşeyi gerçek yaratıcı­dan alarak kendilerinin şekil verip ortaya koydukları faal aklın eseri kabul etmişlerdir.

Çünkü onlara göre bir sebebe dayanan şey; ona en yakın sebebin sonucu olarak ortaya çıkar. Sebebe daya­lı olarak ortaya çıkan şeyin elde edilmesinde uzak se­bebin hiç bir rolünün ve etkisinin olmadığına inanırlar.

Cahillikleri yüzünden; bu şeylerin Allah'la ilgisi ol­madığına, onların Allah tarafından yaratılmayıp onun tarafından idare edilmediğine inanıyorlar, bunu da Allah'ın kemal sıfatı olarak kabul ediyorlar. Allah'ın hareketsiz ve güçsüz olduğuna inanmalarına onu yü­celtme diyorlar. Halbuki Allah Teâlâ kendine, "yer ve göklerin yaratıcısı" demekte ve "doğunun ve batının Rabbi" ifadesiyle kendini tanıtmaktadır.

Kendi düşüncelerine göre, bu akılsızların Allah'a hiçbir ihtiyaçları yoktur, onun huzurunda hiçbir acizlik gösterme, ona yalvarma diye de bir şey yoktur. Mecbur, kalındığı zaman bu kendi "faal akıl" uydurmalarına başvururlar ve ihtiyaçlarım gidermesini ondan isterler

Çünkü onlara göre asıl kudret ve irade sadece onundur. Hatta "faal akıl" onların düşüncelerine göre yaptığı işlerde zorunludur, onları yapmaya mecburdur ve kendi iradesinin dışındadır.

Bu bakımdan ondan insanın kendi ihtiyacını gider­mesini istemesi akıl dışı bir harekettir. Kur'-an-ı Ke-rim'de, "O kâfirlerin hiçbir hâmisi ve yardımcısı yok­tur." buyurulduğu gibi gerçek şu ki, onların da hiçbir hâmisi, yardımcısı yoktur. Eşyaları düzenleyen akıl ni­hayet nedir ki, olayların ortaya çıkışı ve yaratılması ona bağlanıyor?

Sadece onun var olması konusunda binlerce itiraz­lar yapılmış, sözler söylenmiştir. Çünkü onun varlığı ve sübutu İslâm'm sağlam kaidelerine göre eksik ve ye­tersiz olan, sadece felsefenin düzmecesi olan önermele­rine dayanmaktadır.

Eşyanın herşeye gücü yeten ve istediğini istediği şekilde yapan mutlak yaratıcıdan ilgisini keserek an­cak mevhum, hayalî ve olmadığı halde varsayılan bir şeye bağlayan kişi mutlaka ahmak olmalıdır. Hatta bu şeyler, kendilerinin yaratılışının, felsefenin ortaya koy­duğu asılsız bir şeye bağlanmasından dolayı binlerce defa utanmakta ve arlanmaktadırlar. Hatta bu şeyler varlıklarının asılsız tahmine dayalı bir şeye bağlanma­sı ve mutlak irade ve kudret sahibi Allah'a bağlı olma saadetinden mahrum olmaları karşısında kendilerinin yok olmalarına razı olacaklar ve var olmaktan asla memnun olmayacaklardır.

Kur'an-ı Kerim'de:

"Onların ağzından çıkan büyük bir sözdür. Onlar îi ancak yalan söylüyorlar." buyuruluyor.

Dârü'l-harpte bulunan kâfirler, putperest olmaları­na rağmen bu topluluktan (filozoflardan) daha iyidir­ler. Çünkü sıkıntılı ve zor anlarında Allah Teâlâ'ya sı-ğmmaktalar ve putları onun huzurunda şefaat etmele-

ri için aracı yapmaktadırlar.

Bundan daha da çok tuhaf olanı şu ki: Bir zümre insanlar; bu ahmakları (Yunan filozoflarını) filozof adıyla anmakta ve onları akıl ve mantık temsilcileri bilmektedirler.

Bu filozofların pek çok meseleleri, özellikle ilahiyat konusundaki görüşleri yanlıştır. Kitap ve sünnete aykı­rıdır. Sermayeleri katmerli cehalet olan bu adamlara filozoflar denmesi nedendir. Nasıl olur da onlara böyle üstün payeli sıfatlar verilebilir? Ancak alay ve eğlence için ise, bu olabilir. Veya kör birine gören kimse den­mesi gibi deniliyorsa buna da bir şey diyemeyiz."[81]

 

Akıl Dinin Bildirdiği Gerçekleri î Bulmada Yetersizdir:

 

"Bizi kendine yönelten Allah'a şükür olsun. Eğer Allah bize doğru yolu göstermeseydi biz doğru yolu bu­lamazdık. Şüphesiz Rabbimizin gönderdiği peygamber­ler hak ile gelmişlerdir.

Peygamberler göndermesi iyiliğine karşılık hangi dille hamd ve şükür îfa edilmeli, hangi gönülle bu ik­ramı yapan Allah'a inanılmak ve o organlar nerededir ki, güzel ameller yaparak o büyük nimetin karşılığı ve­rilmeli?

Eğer o zâtların mübarek varlıkları olmasaydı, bi­zim gibi kısa görüşlü insanlara yer ve gökleri yarata­nın varlığına ve onun bir tek olduğuna inanmak için kim önderlik edecekti.

nEski Yunan filozofları çok zeki olmalarına rağmen yerleri gökleri yaratan "Şanı Yüce Allah"ın varlığına bir yol bulamadılar da kâinatın varlığım "Dehr"e (Za­man) bağladılar. Ne zaman ki her geçen gün peygam­berlerin anlattıkları ve verdikleri mesajlar aydınlığa kavuştu, işte o zaman daha sonra gelen filozoflar bu ışıklar sayesinde eski filozofların görüşlerini reddetti­ler ve şanı yüce yaratıcının varlığına inanarak onun bir tek olduğunu kabul ettiler.

Öyle ise bizim aklımız peygamberlik nurlarının yardımı olmadan bu işi beceremez; bizim anlayış ve id­râkimiz peygamberlerin aracılığı olmadan bu dinî ger­çekleri kavrayamaz."

"Peygamberliğin ölçüsü akıl ve düşüncenin ölçü­sünden ileridedir. Akim kavramakta yetersiz kaldığı meselelerin isbatı, peygamberlik ölçüsü ve yolu ile ol­maktadır. Eğer tek başına akıl bunları kavramakta ye­terli olsaydı, peygamberlerin gönderilmesine ne gerek vardı ve âhiret azabı neden onların gönderilmesine bağlı kılındı?                                     

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:      

"Biz peygamber göndermediğimiz sürece azab edici değiliz."[82]

Her ne kadar akıl bir delil ise de tek başına kesin bir delil değil ve kendisinin delil olmasında kusursuz da değildir. Kusursuz delil ve mutlak ispat peygamber­lerin gönderilmesiyle gerçekleşmiş ve Allah önünde so­rumlu olan (mükellef olan) kimselerin mazeret ileri sürmede ağızları kapatılmıştır.

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Müjde veren ve korkutan peygamberler gönderdik; tâ ki o peygamberlerin gönderilmesinden sonra insan­ların Allah karşısında hiçbir mazeret olarak ileri süre­cekleri delilleri kalmasın. Allah herşeye gücü yeten ve hikmet sahibi olandır."[83]

Bazı konuları kavramakta aklın âciz ve yetersiz kaldığı isbat edildiğine göre, bütün şeriat emirlerini akıl terazisine vurmak hoş değildir. Daima bu mesele­leri, hükümleri akla uygun düşürmeye çalışmak, ona bağlı kalmak aklın herşeye yeterli olduğuna inanmak­tır ve peygamberlik ölçüsünü, yolunu inkâr etmektir. Allah bizi bundan korusun. "[84]

 

AKLIN KATIŞIKSIZ VE ÖZ OLMASI MÜMKÜN OLMAYIP İLÂHÎ HAKİKATLERİ BULMAK İÇİN YETERLİ DEĞİLDİR

 

Hicrî 10. asırda (M. 16. asır) bütün dünyaya, özel­likle İran ve Hindistan'a eski Yunan felsefe öğretimi hâkim olmuştu. Aristo ve Eflatun'u kusursuzluk, hata­sızlık ve mukaddeslik derecesine ulaştıran bir anlayış yayılmıştı. Bu devirde akılcılık, kafalara kendi damga­sını vurmuştu. Akıl prensipleriyle mantıklı ölçüde bir görüşe ulaşıldığı ve eski Yunan filozoflarının kesin ve açık biçimde ileri sürdükleri görüşler sözkonusu olduğu zaman ağızların tutulup gözlerin şaşırıp bakakaldığı, hatta akıl ve mantıkçıların, o iddiadan ibaret gerçekler önünde secdeye kapandığı, -Allah'ın desteğinden ve en üstün derecede bir düşünce yapısına sahip olmaktan başka bir şekilde yorumlamanın mümkün olmadığı- bir devirde îmam-ı Rabbânî'nin ortaya çıkarak; bildiğimiz kadarıyla en azından İslâm âlimleri arasında ilk defa sesini yükseltmesi ve şöyle demesi insanı hayrete-dü­şüren bir şeydir:

"Aklın katışıksız, saf olması, beden yapısıyla olan' ilişkisinden, çevresine yayılmış olan vehim ve hayaller­den, inanç ve dogmalardan, hatta ruhî temayüllerin kök saldığı ahlâk duygularından ve bedenî isteklerden etkilenmemesi, bunlardan kurtularak tek başına ser­bestçe düşünme görevini yapabilmesi hemen hemen imkânsızdır. O derecede ki, eğer akla ilham ve nefis arınmasının yardımı da olsa yine de; iç ve dış etkilerden, eğitimin ve öğretimin, toplumun, çevrede kesin çizgilerle benimsenmiş fikirlerin etkisinden kurtularak meselenin gerçeğine ulaşması imkân dışıdır. Bunun is­tisnası olsa da istisnanın hiçbir değeri yoktur. "

İmam-ı Rabbânî'nin bu görüşü ve Mektubât' ında ısrarla tekrar tekrar bunun üzerinde durması, o dö­nemden ve kendi çevresinden dolayı değildir. Aksine ilim ve düşünce dünyasında bir buluş ve öyle inkılapçı, cesaretli bir ilandır ki, hâlâ şu ana kadar doğru bir şe­kilde onun kadir ve kıymeti anlaşılamamıştır. Halbuki İmam-ı Rabbânî'nin bu buluşu; üzerinde uzun uzun araştırma ve incelemeler yapılmasını gerektirecek de­ğerde bir konudur.

Müceddid-i Elfisâni İmam-ı Rabbânî Hazretlerin­den 200 sene sonra meşhur Alman filozofu Emanuel Kant'm (1724-1804) ortaya çıkıp; aklın katışıksız ve so­yut olması, onun çevreden, kalıtımdan; âdet, alışkanlık ve inançlardan etkilenmeden, serbestçe kusursuz karar verme yeteneği üzerinde ilmî ve araştırıcı bir inceleme başlatması enteresan ortak bir düşünüş ve İmam-ı Rabbânî ile aynı anlayışı paylaşan şaşılacak bir olay­dır.

Kant; aklın sınırını cesaretle, açıklıkla belirlemiş, 1781 yılında düşünce dünyasında fırtınalar koparan Saf Aklın Tenkidi isimli eserini yayınlamıştır. Bu ese­riyle düşünce ve felsefe dünyasında dalgalanmalar meydana getirmiş, kıyametler koparmıştır. Dr. Sir Mu-hammed İkbal'in ifadesiyle; "Aydınlık düşüncelilerin ortaya koydukları değişmez gerçek zannedilen görüşle­ri, kül yığınına çevirmiştir." Batıda Kantin bu düşünce zaferinin ihtişamı büyük bir tantanayla itiraf edilmiş ve onu övenler; "O, Alman milletine Allah'ın en büyük hediyesidir" diyecek noktaya varmışlardır.

Yeni Felsefe Tarihi kitabının yazarı Herold Hoff-ding, Kant'm bu kitabı üzerinde görüşünü açıklarken şöyle yazmaktadır: "Bu kitap, felsefenin ölümsüz değer taşıyan bir eseridir. Nereye gideceğini bilemeyen, yolu­nu şaşırmış insan düşüncesine eliyle yön gösterme gö­revini yapmıştır[85]

"Kant'a göre düşünce; görevine iddialı biçimde baş­lar. O peşin fikirli olmadan çok kere ön yargısız bir şe­kilde kendi yeteneklerine, kendi varsayımlarına ve prensiplerinin doğruluğuna güvenir. O, ben bütün so­runları çözebilirim, kâinatın özüne ve bütün gerçeğe ulaşabilirim diye kesin inanç taşır. Bundan sonra öyle bir donem gelir ki, düşüncenin inşa ettiği bu yapının feleklere kadar ulaşamayacağını, matematikle kendisi­nin çizdiği düşünce planlarının uyuşamadığını görür. İşte bu, şüpheye düşme zamanıdır. İddiacıların ve şüp­hecilerin ikisinin de gözardı ettiği bir meselenin daha bulunduğunu görür. O mesele de şudur: Kendi aklımı­zın ve kendi bilgimizin mahiyeti hakkında araştırma yaparak kendimizde eşyaları anlamak için ne tür yete­nekler, güçler bulunduğunu ve bunların yardımıyla ne­reye kadar gidebileceğimizi öğrenmemiz gerekir.''[86]

Bundan sonra, artık Hindistan'ın sınırlı medrese ve ilim çevresinde yetişmiş, felsefe ve mantık yerine Hz. Peygamber'in getirdiği bilgileri, marifeti ve Allah'ın rı­zasını elde etmeyi hayatının amacı yapmış bir müslü-man düşünür ve bilginin; felsefenin çetrefilli, dağdağalı üslubundan uzak kalarak saf akim tenkidi üzerinde herkesin anlayacağı, tatmin olacağı tarzdaki ifadeleri­ni okuyunuz. İmam-ı Rabbani; "Akıl; kendi yapısı ve varlığı bakımından her ne kadar ilâhî hükümlerde ek­sik ve yetersiz ise de, nefsin arındırılıp tezkiye edilme­sinden sonra bir ilgi ve Allah'ın zâtı ile niceliksiz bir ilişki kurarak oradan hükümleri alması ve melek ara­cılığıyla olan peygamberliğe gerek kalmaması neden ol­masın?" sorusuna şöyle cevap vermektedir:

"Akıl; isterse o ilgi ve ilişkiyi kursun yine de kendi­sinin, vücud yapısıyla yani bedenle olan ilgi ve ilişkisi tamamen ortadan kalkmaz, tam bir serbestlik ve katı­şıksız bir saflık meydana gelemez. Şüphe daima onun eteğine yapışıktır. İhtimaller,ve hayaller onun düşün­cesini hiçbir zaman başıboş bırakmaz. Öfke ve arzu dürtüleri gölge gibi onunla birlikte bulunur. Hırs ve he­vesin kötü sıfatlı düğmesi onun eteğine iliklenmiştir. İnsanın ayrılmaz özelliklerinden olan unutma ve dal­gınlık ondan asla uzak bulunmaz. İnsan hayatının Özelliklerinden olan hata ve yanılma onun yaRasmı bı­rakmaz. Öyleyse akla güvenilemez.

Akim aldığı kararlar ve onun ortaya koyduğu hü­kümler; şüphe, vehim ve hayalin etkisinden kurtula­maz. Akıl, unutma iptilasmdan ve yanılma şüphesin­den kurtulmuş değildir.

Buna karşılık bu kusurlu özelliklerden arınmış olan ve bu eksikliklerden uzak olan melek hiçbir olum­suz etkiye sahip değildir, kusursuzdur. O halde o tered­dütsüz güven duyulmaya lâyıktır. Onun (peygambere Allah'tan emirler getiren, peygambere aklın ermediği bilgileri ulaştıran meleğin) getirdiği hükümler; şüphe, vehim ve hayal karışmasından, unutma ve yanılma şüphesinden korunmuştur.

Bazen akıl; ruhanî yolla elde ettiği bilgileri kendi

ölçüsüne göre kesinlik kazanmış olan (fakat gerçek ol­mayan, vehim, hayal veya herhangi bir başka yolla el­de edilen) bir takım prensiplerin güç ve algılarına ka­dar ulaştırdığını hisseder."[87]

 

İÇE DOĞUŞÇULAR VE NEFSİ ARINDIRMA

 

Kesin inanca varmanın, doğru bilgi elde etme ve ahlâkı güzelleştirmenin ve nefsi kötülüklerden arındı­rarak bu yolla insan toplumunu düzenlemenin ve sağ­lam bir medeniyet kurmanın; kusursuz, ayıpsız vasıta­sının ilham, içe doğuş ve ruhçuluk olduğu, eskiden beri kabul edilegehniştir. Eski devirde Mısır ve Hindistan bunun en önemli iki merkeziydi. Bu akımın gelişmesin­deki, onun herkes tarafından beğenilmesindeki asıl se­bep; eski Yunan ve Roma'da ortaya çıkan doğu-batı akılcılığının, dinlerinin birleştiği, buluştuğu kavşak olan Mısır'ın İskenderiye şehrini kendine merkez ya­pan, bir taraftan aşırı akılcılığa diğer taraftan delicesi­ne duyguculuğa (manevî hislere, ruhî duygulara) karşı çıkmaya bir tepki gösteriştir.

Bu felsefenin, bu akımın propagandacıları ve ona bağlananlar şöyle demektedirler: Kesin inanca ulaşma-, nın ve sağlam bilgi elde etmenin en iyi yolu müşahede (gözle görme)dir. Bu ise iç ışığı, nefis temizliği ve iç duyguyu uyandırmakla elde edilir. Gerçeklerin bulun­masında işte bu saf ve katışıksız akılla (içe doğuş felse­fesi ile) ve işte bu iç ışığı (iç nuru) ile mümkün olur. Bu da sürekli ibadet, nefse karşı koyma ve murakabe (kişi­nin iç dünyasına yönelerek kendini ve ruh dünyasını kontrol altında tutması) ile meydana gelir.

Bu iddia ve görüş kabul edilirse o zaman insan için­de beş duyunun dışında altıncı bir duyunun (manevî duyunun) faaliyet gösterdiği ortaya çıkar. Bunun faali­yeti sonucu olarak (bu duyunun müşahede denilen sez­gileri sonucu olarak) görünmeyen nurlar, işitilmeyen sesler ve önceden bilinmeyen gerçekler ortaya çıkmaya başlar. Fakat insanın diğer duyuları gibi bu duyunun da sınırlı olup yanılmaya, yanlış anlamaya yakalanma­yacağının garantisi var mıdır? Eğer bu garanti olsaydı sonuçta elde ettiği hükümlerde çelişki, çatışma, tered­düt ve şüphe bulunmamalıydı. Fakat işrâkiyet (ilham ve içe doğuş felsefesi)in tarihi gösteriyor ki, bu manevi duyu (sezgi)nun algılarında ve ortaya koyduğu kanaat­lerde ve sezgilerde de eski Yunan filozoflarında ve doğu akıl ve mantıkçılarında görülen çelişki, ihtilâf ve. zıtlık­lar bulunmaktadır. Ne zaman ve hangi tarihte başladı­ğı bilinmeyen eski içe doğuşçuluğu bir tarafa bırakarak yeni içe doğuşçuluğu (Neo-Plâtonizm) ele alınız. Bu akımın, bu ekolün önderlerinin dinî inanışları üzerinde sıralanmış hareketlerinde açık tezatlar görülmektedir. * Plotinus, kendi döneminin din düzenine ve herkes tarafından benimsenen ibadet şekillerine inanmayan hür karakterli bir filozoftu. O iş ve hareket yerine dü­şünme ve murakebeye ağırlık vermektedir. Fakat onun yetiştirdiği talebesi olan Porphyry ibadete düşkün ko­yu bir sofistdir. Plotinus; insan ruhunun hayvanların hayatında tecelli ettiğine inanmakta fakat Porphyry bunu kabul etmemektedir.

Bu görüşün üçüncü ünlü önderi Proclus bütün Mı­sır merasimlerine, dinî kutlamalarına bağlıydı. Günde üç kere güneşe tapardı. Onun inancı çeşitli inançların, görüşlerin bir bileşik macunuydu.

Bunların hepsi de nıüşahade erbabı, kesin bilgi id­diacıları olan kimselerdi.[88]

İçe doğuşa ve sezgi gücüne tam olarak güvenen müslüm ani arın manevî algılarında, sezgilerinde de pekçok çelişki görülmektedir. Bir sezgici diğer sezgici-den ayrı görüş belirtmekte, diğerinin sezgisini gerçeğe aykırı bulmaktadır. Bazen de onu sarhoşluğa (cezbeden dolayı kendinden geçmeye) ve vecdin kaplamasına at­fetmektedir. Zihnin ve felsefe kitaplarının dışında baş­ka hiçbir yerde bulunmayan akıllarla bu sezgi sahipleri tokalaşmakta ve onlarla buluştuklarını ileri sürmekte­dirler. Daha nice böyle iddialar ileri sürmekteler. Ta­savvuf tarihi bunun örnekleriyle doludur.[89]

 

İçe Doğuşçuluğun Önderlerinden  Sühreverdî-i Maktul:

 

Müslüman içe doğuşçular (ilhamcılar) içinde H. 6. • asır (M. 12. asır)ın Maktul lakabıyla tanınan ilhama, içe doğuşçu hakimi Şihabeddin Sühreverdî (H.  549-587) özel bir üne sahiptir. O, İslâm karşıtı ve bozguncu' inanç ve düşüncelerinden dolayı Sultan Zâhir'in emriy­le H. 587 yılında katledildi. Kendisine meşşâî ve tasav-' vufçu diyordu. Onda bu meşşâî kavramlarla birlikte, Den Bergh'in ifadesiyle; "Müslümanların eski Yunan kaynaklı görüşlerinden, inançlarından ve birleşik  dinlerden aldıkları her tür tasavvuf felsefesi vardır."     

İslâm Ansiklopedi si'nin adı anılan bu yazarının ifadesiyle; "Aslında bu, eşyanın asıl ve temel gerçeği kabul edilen Yeni Eflâtunculuk ışık teorisidir."                 

Şehrzorî şöyle yazmaktadır: "O iki felsefeyi de yani duyu felsefesi (ilhama, içe doğuş felsefesi) ile, araştır­ma felsefesi (meşşâî felsefesi)ni birleştirendi."

Onun  önemli  kitabı Hikmet el-îşrâk' dır.  Büyük âlim .Kutbuddin Şirâzî bunu şerhetmiş ve Şerhu Hik­met el-îşrâk   adıyla ilim ve eğitim dünyasında ün sal­mıştır.

İşrâk lideri Sühreverdî'ye göre, akılların sayısı 10'la sınırlı değildir. Aksine her tür için o türü koruyan bir akıl vardır. Sühreverdî bunlara soyut ışıklar de­mektedir. Ona göre gök (uzay) canlı bir yaratıktır. On­da kendisine hareket sağlayan soyut bir nefis bulun­maktadır. O yok olmaktan, bozulmaktan korunmuştur. Uzayda canlılık bulunmaktadır. Bu bakımdan onun duyuları da vardır.

Şihabeddin Sühreverdfye göre; bütün uzay canh bir yaratıktır. Üstün ışıkların yani soyut âlemin etkisi bu uzay üzerine yıldızlar aracılığı ile olmaktadır ve an­cak onun aracılığıyla bedenî kuvvetler, canlıların yapı­sındaki güçler harekete geçmektedir. En büyük yıldız güneştir. İçe doğuşçularm dininde (görüşünde) ona say­gı göstermek şarttır.

Kâinat âleminde doğrudan ve dolaylı olarak sadece ışığın hâkimiyeti ve idaresi vardır. Hareket ve hararet ışıktan meydana gelmektedir. Bu iki özellik, bu iki un­sur ateşte hepsinden daha fazla bulunmaktadır. Nefis, nasıl ruhlar âlemini aydınlatırsa, aynı şekilde ateş ci­simler âlemini aydınlatır. Allah her âlem (evren)de' kendine bir halife belirlemiştir.

Akıllar âleminde ilk akıl, felekler âleminde yıldız­lar ve onların canlılıkları, cisimler (unsurlar) âleminde beşerî nefisler ve yıldızların ışıkları ve Özellikle gece karanlığında ateş onun halifeleridir. Yani onu düzenle-

mekte ve yönetmektedir. En büyük halifelik peygam­berlerin olgun ve ergin nefislerine nasip olmaktadır. Küçük halifelik ateşle ilgilidir. Çünkü karanlık geceler­de o üstün ışıkların ve yıldızların parıltılarının yerini tutmaktadır. Ateş, gıdaları ve ham şeyleri pişirmekte, olgunlaştırmaktadır.

Sühreverdî'ye göre, âlem kadîm (başlangıçsız)dir. Zamanın başı ve sonu yoktur. O tenasühe (ölen kişinin ruhunun yeni doğan birine geçmesine) inanmamakta-dır,ama onu inkâr da etmemektedir. "Çünkü bu konu­da iki ayrı görüş ileri sürenlerin yani tenasühe inandı­ğını veya inanmadığını iddia edenlerin öne koydukları deliller tatmin edici değildir."[90]

Doğuda içe doğuşçuluğun lideri olup Şeyh el-İşrâk unvanını kazanan, keskin zekâsı, derin bilgisi, iffetli yaşayışı ve herkesten ayrıcalığı çağdaşları tarafından da kabul edilen, devrinin başta gelen bu ilhamcı hakimini, onun içe doğuşçuluğu ve nefsi arındırması; kendisini eski Yunan varsayımlarını, İran ve mecûsi saçmalıklarını benimsemekten alakoyamamış ve o Hz. Muhammed'in peygamberliğinden, O'nun getirdiği hidâyet yolundan, din ve dünya saadetinden ve sağlam bilgiden yoksun kalmıştır.

O dengesiz, düzensiz, ızdırap ve sapmalarla dolu başarısız bir hayat yaşamış ve arkasında doğru yolu gösteren insanların yararına olan bir sistem bırakma­dan dünyadan göçüp gitmiştir.[91]

 

Akıl ve Sezginin İkisi de Aynı Geminin öl Yolcusudur:                

 

Kant, saf aklın varlığı konusunda çok şüphe göster­miş ve katışıksız, iç ve dış etkenlerden etkilenmemiş hür bir aklın olmasının hemen hemen imkânsız oldu­ğunu ifade etmiştir. Fakat o manevî sezgi ve manevî ilim âleminden habersiz olduğu için daha ileri gideme­miş, daha fazla bir şey söyleyememiştir.

Bu denizin de dalgıcı olan İmam-ı Rabbânî Hazret­leri; bir adım daha ileri atarak, halis sezgi ve halis il­hamın zor ve ender görüldüğüne geniş ışık tutmuş, peygamberlerin ve onların peygamberliklerinin aracılı­ğıyla genel ve tüzel bütün insanlarm öğrenip kavradığı görünmeyen gerçeklere ve şüphe götürmeyen bilgilere, nefsi arındırma ve içe doğuş yolu ile dahi ulaşılamaya­cağını isbat etmiştir. Bu şekilde peygamberlik olmadan ne marifete (insan gözünden perdelenmiş gerçekleri ta­nımaya) ulaşılabilir, ne kurtuluş elde edilebilir, ne de gerçek ruh ve nefis arınması sağlanabilir. Bu konuda onun mektuplarından şu birkaç alıntıyı okuyunuz:

"O cahillerden (filozoflar) bir grup, peygamberlerin yoluna bağlı kalmaksızın, -her devirde peygamberlere bağlı kalıp onların peşinden giden- Allah yolcusu ta­sa vvufçuları taklit yolunda onlar gibi olmak için riyâzat ve mücâhede yolunu benimsediler, kendi dö­nemlerinin armmışlığma aldanarak kendi hayal ve rü­yalarına güvendiler. Kendi hayalî sezgi ve ilhamlarım kendilerine rehber yapıp onların peşinden gittiler. Böy­lece "dallû fe edallû" (hem saptılar, hem de saptırdılar.) Onlar, bu temizliğin dalâlet yolunu gösteren nefis te­mizliği olup hidâyet kapısı olan kalp temizliği olmadı­ğını bilmiyorlar. Çünkü kalp temizliği ve gönlün bütün pisliklerden arındırılın ası, peygamberlere bağlı olup onların peşinden gitmekle mümkündür. Nefsin temiz­lenmesi de (ıslah ve arındırılması) kalbin kötülükler­den arındırılmasına bağlıdır. "Onun nefsini terbiye ve ıslah etmesi şartıyla" yüce Allah'ın nurlarının tecelli ettiği yer olan kalbin kapkara olmasıyla birlikte arın­mış olan nefis; gizli düşman yani melun şeytan ışık al­tında iyice görsün de evi alt üst etsin diye yakılan bir lambaya benzer.

Sözün özü şu ki: Mücahede ve riyâzat yolu, Allah tarafından gönderilen emirleri tebliğ edip duyuran pey­gamberlerin onayladıkları gerçeklere uyduğu sürece geçerli olacak, sağlamhk ve güven kazanacak ve pey­gamberler bu yolun yardımına koşacaktır. O zatların sistemi, metodu, yolu; yanılma ve hatadan korunmuş olan meleklerin gelişi sebebiyle melun düşman şeyta­nın şerrinden korunmuştur. Allah Teâlâ onlar hakkın­da şöyle buyurmaktadır:

"Benim has kullarıma (ey şeytan) senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır."

O mübarek peygamberlerin izinden yürüyen ve on­ların peşinden giden kimselerin dışındaki diğer insan­lara bu şeref nasip olmaz ve bu melun şeytanın tuza­ğından kurtulmuş olmaları da düşünülemez. Şeyh Sadi ne kadar doğru söylemiş:

"Ey Sadi, Hz. Muhammed Mustafa'nın peşinden gitmeden,

Huzur ve saadet yolunu bulmak imkânsızdır.”[92]

 

Sezgide Dış Etki

 

"Şurası iyice bilinmeli ki, sezgide yanılma daima! şeytanın insan içine bir şey sokmasından dolayı olmaz. Çok kere öyle olur ki, bazı gerçek olmayan ve doğruluk­tan uzak kararlar, hükümler, düşünme melekesinin; içine girerek yerleşir. Bu hususta şeytanın hiçbir rolü| olmaz, bu düşünceler dışarıda şekillenerek gelirler. İş-ı te bu çizgide olanlardan biri şudur:

Bazı kimseler rüyalarında Hz. Peygamberi görürler1 de ondan öyle bir takım emir ve hükümler alırlar ki şe-ı riatın belirlediği meselelere ve sahih hadislere ters dü-1 şer. Bu durumda bir rüyaya şeytanın müdahalesi, etki-' si düşünülemez. İslâm âlimleri, şeytanın Hz.Peygam-1 ber'in şekline giremeyeceğini güçlü kaynaklardan çı-ı kardıklarına göre, bu durumda düşünme merkezinin,, gerçek dışı bir şeyi gerçekmiş gibi hayalde canlandır-masıdır."[93]

Bir başka mektubunda şöyle buyuruyor:

"Nefis isterse arınma ve tezkiye yoluyla nefs-i mut-, mainne (bütün kusurlardan arınmış nefis) haline gel-: miş olsun yine de o, kendi sıfatlarından (özelliklerin­den) tam olarak sıyrılamaz. Bu bakımdan yanlışlığın, hatanın onun içine yol bulması imkânı vardır."[94]

 

FİLOZOFLARLA PEYGAMBERLERİN ÖĞRETİLERİ ARASINDAKİ ÇELİŞKİ

 

Bunları yazdıktan sonra İmam-ı Rabbânî, asırlar­dan beri sürüp gelen ve aralarında bir uyuşma imkânı olmayan filozoflarla peygamberlerin anlattıkları sözler, insanlara öğrettikleri bilgiler arasındaki açık çelişkiye ve filozofların "dağları oyup saman çöpü elde etme"ye benzeyen akıl yürütmelerine ve yüksekten uçmalarına işaret ederek şöyle buyurmaktadır: [95]

 

Filozofların Yanlış Yolu:

 

"Filozofların eksik aklı sanki peygamberlik yoluna tamamen zıt ve ona karşı olan bir kıyı üzerinde dur­maktadır. Kâinatın başlangıcı hakkında ve âhiret hak­kında da onların görüşleri, prensipleri, bakış açıları peygamberlerin (a.s.) öğretilerine, getirdikleri bilgilere tamamen zıt ve aykırıdır. Onlar ne Allah'a imanı sağ­lam bir şekilde anlamışlar, ne de âhirete imanı. Kâinatın kadîm (başlangıçsız) olduğuna inanırlar. Hal­buki her dinden ve milletten insanlar kâinatın bütün parçalarıyla birlikte sonradan yaratıldığına inanmakta birleşmişlerdir. Aynı şekilde kıyamet kopacağı şurada olacağı bildirilen göklerin parçalanmasına, yıldızların yerinden kopmasına, dağların parça parça olmasına, denizlerin savrulmasına inanmamaktadırlar. Yine öl­müş vücutların tekrar dirileceğini, bu konuda Kur'an-ı Kerim'in kesin açıklamalarını inkâr etmektedirler.

Kendilerini İslâm zümresi içinde sayan bu filozofla­rın daha sonra gelenleri de aynı şekilde felsefelerinin prensiplerine sarılmış durumdadırlar. Kâinatın, yıldız­ların ve daha öteki şeylerin kadîm olduğuna inanırlar. Onların son bulup yok olmayacağını iddia ederler. On­ların gıdaları, Kur'an-ı Kerim'in bildirdiklerini yalanla­mak, rızıkları ise dinin temelini oluşturan meseleleri inkâr etmektir. Bunlar ne biçim mü'min ve müslüman-lardır ki, Allah ve Peygamberi ne buyurmuşsa onu ka­bul etmezler. Bundan daha ileri derecede ahmaklık ol­maz. Şairin biri ne güzel demiş:

"Felsefe kelimesinin harflerinin çoğunluğu (se-fe=ahmaklık) hecesinde bulunduğuna göre,

O kelimenin hepsi ahmaklıktır; çünkü çoğunluk ge­nel hüküm taşır."

Bu felsefeciler topluluğu ömürlerini insan düşünce­sini yanlıştan koruyan bir âleti (mantığı) öğrenmekte ve öğretmekte tükettiler; hayatlarını bu yolda eritip büyük zahmetlere katlandılar. Fakat en üstün amaç olan Allah'ın yüce varlığı (zâtı)nı, sıfatlarını ve fiillerini araştırıp öğrenmeye gelince bunlar geri çekildiler ve in­sanları koruyan âleti ellerinden bıraktıklarından yan­lışlardan ve düşünme yanılmalarından dolayı darbe ye­meye başladılar da dalâlet çöllerinde, sahralarında şaş­kın şaşkın dolaşıp durdular. Nasıl ki, bir adam seneler­ce savaş âletleri, malzemeleri hazırlamış durmuş; tam savaş sırası gelince de elini ayağını çekip oturmuştur. İşte bu kişinin senelerce çalışması hiçbir işe yarama­mıştır.

Felsefecilerin işi de buna benzer. İnsanlar felsefe bilgilerini çok düzenli ve sistemli sanmaktadırlar. Yan­lışlardan ve yanılgılardan uzak bilmektedirler. Bunun doğru olduğu kabul edilse bile bu karar, aklın tek başı­na yeterli olabildiği ilimler hakkındadır. Bu ise bizim konumuzun dışında ve gereksiz hükmündedir. Aynı za­manda sonsuz olan âhiretle hiçbir ilgisi olmadığı gibi âhiretteki kurtuluş da o bilgilere bağlı değildir. Konu akim kendilerini kavramaktan âciz kaldığı ilimler hak­kındadır. Bu ilimler peygamberlik sistemine bağlıdır. Âhiret kurtuluşu da ona dayanır."

Daha sonra biraz ileride şöyle yazmaktadır: "Mantık ilmi öyle bir ilimdir ki -kendinden sonraki yüce bilgiler için- bir âlet değeri taşır. İnsanlar bu il­min, kişileri hata ve yanılmalardan koruyan bir ilim ol­duğunu söylediler. Halbuki bu ilim onların işine yara­madı ve ana hedefte, üstün amaçta onları yanlıştan ve yanılmadan dışarı çıkarmadı. Bu onların işine yarama­yınca başkalarının ne işine yarayacak? Yanlıştan nasıl çıkaracak? (Allah Teâlâ'ya kendi buyruğuyla dua ede­riz:) "Ey Rabbimiz; bize hidayet verdikten sonra artık kalplerimizi doğruluktan kaydırma ve bize kendi ka­tında   rahmet  lütfet.   Şüphesiz  Sen  ençok   lütfedensin.[96]

Felsefe bilgilerinde biraz yetkileri olan ve filozof-vâri şaşaalara aldanan bazı insanlar bu adamları hakimler (filozoflar) kabul ederek onları peygamberler­le (a.s.) eşit ve yanyana zannetmektedirler, hatta nere­deyse bunların yanlış bilgilerini doğru bilerek peygam­berlerin şeriatlarından da üstün tutmaktadırlar. Allah bizi kötü inançlardan korusun. Evet onları hakimler kabul edip de bilgilerine hikmet ve felsefe deyince ister istemez o belâya yakalanmakta, o musibete duçar ol­maktadırlar. Çünkü hikmet ve felsefe, bir şey hakkındaki bilginin, meydana gelen gerçeğe uygun olmasının adıdır. Öyleyse bu hikmet bilgilerine aykırı olan bilgi­ler (meselâ peygamberlerin şeriatları) o hakimlerin ka­fasına göre bir vakıa olarak ortaya çıkmış gerçeğe aykı­rı olacaktır.

Özet olarak şöyle denilebilir: Bu hakimleri ve bilgi­lerini tasdik edip onaylamak, peygamberleri yalanla­maktır; peygamberlerin (a.s.) getirdikleri bilgileri ya­lanlamaktır. Çünkü bu ikinin (peygamberler ve hakimlerin) bilgileri birbirlerine tamamen zıt ve aykırı kıyılar üzerinde bulunmaktadır. Birini onaylamak dir gerini yalanlamayı gerektirir. Dileyen peygamberlerin getirdikleri dine bağlı olsun, Allah'ın hizbinden (grur bundan) olsun ve kurtuluşa erenlerden olsun; canı istef yen de felsefeci olsun, şeytan grubundan olsun, kaybet-denlerden ve başarısız olanlardan olsun. Allah Teâlâ buyuruyor ki:                                                         

"İsteyen iman etsin,isteyen inkâr etsin. Şüphesiz ki biz zalimlere çevrelerini çepeçevre saran ateş hazırla­dık. Eğer onlar su isterlerse kendilerine maden eriyiği gibi su verilir ki o yüzleri kavurur. O ne fena içecektir,o ateş ne kötü konaklama yeridir."[97]

Doğru yola uyanlara selâm olsun. Hz. Muham-med'in izinden gitmeye bağlı kalanlara da selâmetler olsun. Peygamberimize ve onun kardeşleri olan pey­gamberlere, büyük meleklere, en güzel, en yüce salât ve selâm olsun."[98]

 

PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYAÇ VE PEYGAMBERLERİN YÜCELİĞİ

 

Peygamberlik Olmadan Gerçek Nefîs Arınması Olamaz:

 

"Biz; gönlü kötülüklerden, nefsi çirkinliklerden arındırmanın ancak Allah Teâlâ'nm sevdiği ve O'nun katında makbul olan amellere ve yukarıda anlatıldığı gibi, peygamber gönderilmesine bağlı olduğunu söyle­riz. O halde peygamberlik olmadan gönül temizliğinin ve nefsi arındırmanın gerçekten yapılması mümkün olamaz. "[99]

 

Peygamber Gelmesine İhtiyaç Duyulması ve Aklın Yetersiz Oluşu:

 

İmam-ı Rabbani Hazretleri, peygamber gönderil­mesinin gereğine, doğru yolu bulmak için bunun kaçı­nılmaz olduğuna ve tek başına aklın -ne kadar üstün akıl olursa olsun- yetersiz olacağına ışık tutarak bir di­ğer mektubunda şöyle yazmaktadır:

"Peygamberler gönderilmesi dünyalılar için rah­mettir, lütuftur. Eğer bu mübarek insanların varlığı aracı olmasaydı, biz şaşkınlara, (varlığı kesin ve mutlak olan) Allah Teâlâ'nın yüce varlığını ve sıfatlarını tanımaya kim yol gösterecekti? O Allah'ın razı olduğu ve razı olmadığı şeyleri kim birbirinden ayıracaktı?

. Bizim yetersiz akıllarımız o yüce peygamberlerin davetlerinin, bildirdikleri bilgilerin ışığının yardımı ol­mazsa Allah'ın zâtının, sıfatlarının ne demek olduğunu anlamaktan âciz kalır, bizim eksik idrâkimiz o pey­gamberlere uymadan bu konuda güçsüz ve yeteneksiz kalır.

Evet, akıl kesinlikle bir delildir. Fakat delil olma­sında yetersizdir ve mükemmelliğe ulaşma derecesine erişmesi mümkün değildir. Amaca ulaşan yegâne delil ancak peygamberlerin gönderilmesidir. Ebedî âhiret azabı ve mükâfatının verilmesi peygamber gönderilme­sine bağlıdır. "[100]

 

Peygamberlik Allah'ın Zâtını, Sıfatlarını ve Emirlerini Tanımanın Tek Yoludur:

 

"Bütiin dünya ve âhiret saadetlerini içine alan Al­lah Teâlâ'nm yüce zatını, sıfatlarını tanımaya muvaf­fak olmanın vasıtası olduğu için peygamberlik bir rah­mettir, bir lütuftur. Peygamberliğin işte bu büyük lütfü sebebiyle Allah Teâlâ'ya yakışan sıfatlarla yakışmayan sıfatları bilmek ve birbirinden ayırt etmek mümkün ol­maktadır. Çünkü bizim gerçekleri tam göremeyen ve olabilir ile olmuş arasında bocalayan yetersiz aklımız; ezelî olup başlangıcı olmayan Allah'a hangi isimler, sı­fatlar, fiiller uygun düşmektedir ve hangisi sakınılması gereken uygunsuz sıfatlardır ne bilsin? Hatta çok kere öyle olmaktadır ki yetersizliğinden dolayı aklımız, mükemmelliği  kusur,  kusuru  da mükemmellik  zannet­mektedir.

Peygamberliğin gerçekleştirdiği bu gerçeği, yanlış­tan ayırma; ben âcize göre insanlara bahşedilen bütün maddî ve manevî nimetlerden daha üstündür. Uygun­suz şeyleri ve yakışıksız sıfatları o yüce varlığa yakıştı­ranlar çok bedbaht kimselerdir. Bâtılı haktan ayıran, kendisine ibadet edilmeye lâyık olanla olmayan arasım ayırd eden ancak peygamberliktir. Ancak peygamber­lik yetkisiyle bu mübarek peygamberler Allah Teâlâ'-mn yoluna davet ederler, Allah'ın kullarını Allah'a ya­kın olma ve Mevlâ'nın rızasına ulaşma saadetiyle şe­reflendirilirler. İşte bu peygamberlik vasıtasıyla herşe-yin sahibi yüce Allah'ın razı olduğu şeyler öğrenilebilir. Yukarıda anlatıldığı gibi, O'nun mülkünde hangi şeyde değişiklik yapmak caiz olduğu, hangisinde caiz olmadı­ğı ayırt edilir. Peygamberliğin bu bakımdan da fayda­ları çoktur.

Öyleyse peygamberlerin gönderilişinin rahmet olu­şu ortadadır, gerçektir. Kötü şeyler arzu eden nefsin, arzularına kapılan bir kişi melun şeytanın emriyle pey­gamberliği inkâr ederse ve peygamberliğin icaplarma göre amel etmezse bunda peygamberliğin günahı, ku­suru nedir? Bundan dolayı neden peygamberlik rahmet ve lütuf olmasın?[101]

 

Allah'ı Tanımak Ancak Peygamberler Aracılığı İle Olur:

 

"Peygamberlerin birbiri arkasına, zincirleme gelişlerinden dolayıdır ki, göklerin ve yerin yaratıcısı şâm yüce Allah'a inanmaya insanları peygamberlerin çağır­ması şöhret (yaygınlık) bulup da onların sözü ve getir­diği haber (mesaj) her tarafa ulaşınca, kâinatın yaratı­cısının varlığı hakkında şüphesi olan her devrin akıl­sızları hatalarını anlayarak ister istemez O'nun varlı­ğına inandılar ve kâinatta var olan her yaratığın mut­laka bir yaratıcısı olduğunu kabul ettiler. Aklı doğruya ulaştıran bu mantık ışığı, ancak peygamberlerin ışıkla­rından alınmıştır ve bu nimet, bu lütuf ancak peygam­berlerin sofrasından elde edilmiştir. Allah'ın selâmı ve salâtı kıyamete kadar, hatta sonsuzlara kadar onlara olsun.

Aynı şekilde bize kadar peygamberlerin ulaştırması ile gelen bütün nakille ilgili bilgiler, meselâ Allah'ın yüce varlığının kemal sıfatları, peygamberlerin gönde­rilmesi, meleklerin günahsız oluşu, kıyamet, hesaba çe­kilme, cennet ve cehennemin varlığı, cennetin devamlı huzur yeri oluşu, cehennemin ebedi azap yeri oluşu ve­saire gibi şeriatın haber verdiği diğer şeyleri kavra­maktan, anlamaktan, tam olarak onları öğrenmekten akıl âcizdir. O peygamberlerden duymadan bunları is­pat etmekte tek başına akıl yetersiz ve güçsüzdür. "[102]

 

Doğru Sıralama:

 

"Herşeyden evvel peygambere iman etmeyi akıldan çıkarmamalı, onun peygamberliğini tasdik etmelidir. Ta ki bütün emir ve hükümlerde o doğru bilinsin, onun vasıtasıyla şüphe ve tereddüt karanlıklarından kurtul­ma nasip olsun. İlk önce kökü tanımalı, öğrenmelidir. Tâ ki bununla bütün dailar ve kollar rahatlıkla öğreni­lip tanınabilsin. Kökü iyice tanımadan, kökü isbat et­meden her bir dalı ve her bir kolu kabul edilebilir yap­mak, anlamak, isbat etmek çok zordur.

Bu tasdike ulaşabilmenin ve kalbi tatmin etmenin en yakın yolu Allah'ı zikretmektir. Yüce Mevlâmız şöy­le buyuruyor:

"Dikkat et, Allah'ı zikretmek suretiyle kalpler hu­zur bulur, yatışır. İman edenlere ve güzel amel edenlere ne mutlu. Onlara güzel bir dinlenme yeri vardır."[103]

Düşünce ve mantık yoluyla bu üstün amaca ulaş­mak çok uzaktır. 

Şairin dediği gibi:

"Mantıkçıların ayakları odundan, ağaçtandır. .;,.     Ağaçtan ayaklar ise güçlü ve sağlam değildir."[104]

 

Peygamberleri Tasdik Eden Mantıklı Kimselerdendir:

 

Bilinmeli ki, mübarek peygamberlerin yolundan gi-ı den, onların peygamberliklerini kabul ettikten ve Al­lah'ın resulleri olduklarını tasdik ettikten sonra o kim-; se mantıklı düşünenlerden olur. (Onların peygamberli­ğine delilli isbatlı olarak inandıktan sonra) peygamber­lerin sözlerine delilsiz isbatsız inansalar bile bu; delilli mantıklı inanmanın tâ kendisi olur. Meselâ, bir kimse gövdeyi delilleriyle isbat etmişse o zaman o gövdeden meydana gelen bütün dallar, o önceki delilli, mantıklı isbatla ilgili olduğundan dolayı o kişinin; o gövdeyi de­lilleriyle isbat etmesiyle birlikte bütün o dalların varlığını isbatta da delil ve mantık sahibi olacaktır.

"Bizi doğru yola sevkeden Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola sevketmeseydi biz kendi kendimize doğru yolu bulamazdık. Şüphesiz Rabbimi-zin elçileri olan peygamberler doğruyu getirdiler."[105]

"Rabbinden sana bir mucize getirdik. Selâm, doğru yola uyanlara olsun."[106]

 

Peygamberlerin Getirdikleri Bilgileri Kendi Aklına Bağlı Kılmak Peygamberlik Sistemini İnkâr etmek Demektir:

 

"Âhirette hesaba çekilmek, amellerin tartılması, sı­rat köprüsü hepsi gerçektir. Çünkü bunların gerçek ol­duğunu doğru ve sağlam haber verenler bize iletmiştir. Yani peygamberler (a.s.) haber vermiştir. Peygamber­lik yolunu (sistemini) bilmeyen bazı cahillerin bunların varlığını imkânsız görmesinin değeri yoktur.

Çünkü peygamberlik yolu akıl yolundan daha iler­dedir. Peygamberlerin verdikleri doğru haberleri, aklın inceleme ve bakış açısına uygun düşürmek aslında pey­gamberlik sistemini inkâr etmek demektir. (Bu akıl ötesi meselelerde) tek dayanak, peygamberlerin sözle­rine delilsiz inanmaktır."[107]

 

Akla Aykırı Olmakla Akıl Ötesi Olma Arasında Büyük Fark Vardır:

 

"Peygamberlik yolunun akıl yoluna birazcık da olsa aykırı olduğunu zannetmeyiniz, aksine akıl yolu (bilgi ve delillerle isbatlama), peygamberlere uymadan o yü­ce amaca ve ana hedefe ulaşamaz. Akla aykırı olmak başka şey, aklın idrâk edememesi, kavrayamaması başka şeydir.Çünkü bir şeyin akla aykırı olduğu, ancak aklın onu idrâk edip kavradıktan sonra anlaşılabi­lir. "[108]

 

Allah'ın Azametini Bilmek Peygamberliğe Bağlıdır:

 

"O halde peygamberlerin varlığı (peygamber olarak gelmeleri) kaçınılmazdır. Tâ ki gerçek lütfedici Allah'a -ki O'nun varlığı akılla kesinlikle gerekli ve gerçektir-şükretmeye yol göstersinler ve o iyilikleri ve lütuflan yapanı bilmeyi, ilim ve amelle azametini tanımayı yine O'nun tarafından verilen bilgilerle öğrenerek, bildirsin­ler diye peygamber gelmesi şarttır. Çünkü, insan yete­neği O'nu anlamaktan âciz olduğu için, peygamberler tarafından öğretilmeyen Allah'a tazim ve saygı, o Al­lah'ın sanma lâyık şükretmeyi yerine getirmez. Hatta çok kere O'na saygısızlık olan şeyi, saygı ve tazim zan­netmeye başlar. Şükür ediyorum derken kötülemeye doğru gider, O'na nasıl saygı ve tazim gösterileceğini Allah'ın kendisinden öğrenmek sadece peygamberliğe mahsustur. Ancak peygamberlerin bildirdikleri bilgile­re, verdikleri haberlere bağlıdır. Evliyaların içine do­ğan ilham  da,  peygamberlik nurlarından  alınmadır. Peygamberlerin yolundan gidip onlara uymanın feyiz ve bereketlerindendir."[109]

 

Aklın Derecesi ve Peygamberlik Derecesi:

 

"Nasıl ki aklın derecesi duyuların derecesinden öte­de olup, duyularla anlaşılamayan şeyi akıl kavrıyor, anlıyorsa, aynı şekilde peygamberlik yolu akıl yolun­dan ve aklın derecesinden ötededir. Akılla idrâk edile­meyen şey peygamberlik yoluyla, peygamberler aracılı­ğıyla idrâk edilmekte, anlaşılmaktadır. Akıl yolunun dışında bir bilgi edinme yolu kabul etmeyen kimse ger­çekte peygamberlik yolunu inkâr eden ve hidayete kar­şı olan kimsedir."[110]

 

Peygamberlik Mertebesi:

 

Eski Yunan bilimleriyle, felsefe ve hikmet bilgile­riyle gece gündüz meşgul olup onları ilim ve kültürün son noktası kabul etmelerinden dolayı, diğer taraftan kitap ve sünneti rehber yapmadan, onları gerektiği öl­çüde öğrenmeden, hadisi ve Hz. Peygamberin hayatım rehber kabul etmeden kendilerini riyâzatlara, nefsi öl­dürme uzletlerine, çile doldurmalara vermelerinden do­layı (açık başlangıcı H. 8. asırda görülen) önceki yüz­yıllarda sadece peygamberlik makamını tanımak, onla­rın üstün derecelerine ilgisiz kalmak değil hatta bir çe­şit yabancılık, tedirginlik bile doğmaya başlamıştı.

Peygamberlerin durumları hatta bizzat Peygambe­rimizin hayatı bu hakimlerin ve işrâkçi (içe doğuşçu) kişilerin karşısına öyle çıkıyor ve onlara öyle geliyordu ki, sanki bu mübarek peygamberler genel insanlar gibi hayat geçiriyorlar, evlilik hayatı sürüyorlar, çoluk çocuk sahibi oluyorlar, çarşıda pazarda dolaşıyorlardı. Bazen ticaret yapmışlar, hayvanları otlatmışlar, savaş­lara katılmışlar, olaylardan etkilenmişlerdi. Neşeli du­rumlarda sevinmişler, üzücü, elem verici durumlarda kederlenmişler ve üzülmüşlerdi. Onlarda ne öyle uzun boylu ibadetler vardı, ne sürekli oruç, ne de orta dere­cedeki evliya ve salih kullarda görülen inzivada ibade­te çekilme vardı. Peygamberlik görevini yerine getirme ve hakka çağırma işinde onların Allah kullarının dik­katlerini çekmeleri gerekiyordu ki, bu olmadan pey­gamberlik görevi yerine getirilemez. Bu yöneliş ve meş­guliyet genellikle diğer- yönelişe engel olur.

Bu bakımdan işrâkçi ve ruhçuların; din bilgileriyle özellikle hadislerle meşgul olmamalarından, daha önce gelip geçmiş evliyanın, içe doğuşçulann manevî yükse-lişleriyle insanlardan tamamen uzak ve tek başına ka­lışları ve kendilerinden geçip kendilerim yok etme hali­ne getirişleriyle ilgili olaylar gece gündüz ağızlarından düşmediğinden dolayı velilik mertebesinin peygamber­lik mertebesinden daha üstün olduğu düşüncesi yayılı­yordu. Veliliğin, tamamen hakka yönelmenin, halktan uzaklaşmanın adı olduğu; peygamberliğin amacı ise in­sanları hakka çağrı olup tamamen halkla ilgili olduğu, velinin "hakka yönelik", peygamberin ise "halka yöne­lik" olduğu ve "Hakka yönelik" olmanın derecesinin ke­sinlikle "halka yönelik" olma derecesinden üstün oldu­ğu düşünceleri de yaygınlaşıp gidiyordu. Bazı kişiler tedbir olarak, bu düşüncede birçok sakınca gösterdiler ve velilik mutlak ölçüde peygamberlikten üstün değil­dir, dediler.

Böyle söyleyenlerin demek istedikleri şudur: Pey­gamberin veliliği onun peygamberliğinden üstündür. Peygamber, yaratıcıyla ilgili olurken bulunduğu durum, davet ve hakka çağrı sırasında yaratıklarla (in­sanlarla) meşgul olduğu sıradaki durumundan daha üstündür. Fakat bu tür düşünme tarzı kesinlikle, üm­metin ana kaynağı olan peygamberlik ve şeriatla ilgisi üzerinde etki yapmakta olan velilik makamının azame­tinden, gelişme ve ilerlemesinden ürkmenin, müslü-manlarm geniş bir dinî ortamında da meydana gelmek­te olduğuna işaret eder. Bu bir tehlikeydi. İslâm yenile-yicilerinin (müceddidlerinin), peygamber vekillerinin mutlaka buna karşı koyması gerekiyordu.

Bildiğimiz kadarıyla bu konuda en önce karşı çıkıp; güçlü, delilli ve cezbeli bir şekilde 8. Hicrî asrın orta­sında ünlü maneviyat bilgini ve araştırıcı mutasavvıf Şeyh Şerefüddin Yahya Münyerî hazretleri (H. 671-786) sesini yükseltmiş ve mektuplarında bunu şiddetle reddetmiştir. O, peygamberlerin bir tek nefesinin dahi velilerin bütün hayatından daha üstün olduğunu yaz­mış; peygamberlerin topraktan olan vücudunun temiz­likte ve Allah'a yakın olmada yüce velilerin kalbi, onla­rın sırrı ve bütün manevî halleriyle denktir, demiştir.

Mahdum Bihârî diye anılan Yahya Münyerî hazret­lerinden sonra îmam-ı Rabbânî hazretleri de bu muh­teşem ilmin, bu sağlam yolun yenileyicisi ve mühürleyicisi olmuştur. O, mektuplarında, peygamberlerin ve itikad yönünden, maneviyat, düşünce ve ahlâk yönün­den Allah Teâlâ'mn yaratma sanatının ve cömertlik sı­fatının en güzel örneği olduklarını isbat etmiştir. Pey­gamberlerin Allah'la ilişkilerine hiçbir ilgi ve uğraş en­gel olamaz. Bu, Allah'ın kendilerine özgü kıldığı göğüs­lerini açma (kalplerini özel olarak temizleme) sonucu­dur.

Onların üstün anlayışhlığıyla tahammül gücü, ge­tirdikleri mesaj ve kendilerine havale edilen görev; devamlı uyanık, akıllı ve zeki olmalarını, velilik ve mane­vî sarhoşluk içinde olanlarda bulunmayan hafıza gücü ve zinde kafaya sahip olmalarını gerektirir. Onların başladığı yer, velilerin bittiği yerdir. Peygamberliğe bağlı olmakla farzlara yaklaşma temin edilir. Nafile ibadetlere yakın olmakla asla ona ulaşılamaz. Veliliğin üstünlükleri peygamberlerin üstünlükleri karşısında damlanın deniz karşısındaki durumuna benzer.

Şimdi artık okuyucular îmam-ı Rabbani hazretleri­nin kalem dilinden bu gerçekleri ve yüce bilgileri dinle­sinler[111]                

 

Peygamberler En İyi ve En Yetenekli Varlıklardır:

 

"Peygamberler bütün varlıklar arasında en iyi olanlardır. En iyi nimet, en büyük servet onlara akta­rılmıştır. Velilik peygamberliğin bir parçasıdır. Pey­gamberlik bir bütündür. Kesinlikle peygamberlik veli­likten daha üstündür. İster peygamberin veliliği olsun isterse evliyanın veliliği olsun. Öyleyse uyanıklık, cez­be sarhoşluğundan daha üstündür. Çünkü uyanıklık içine cezbe sarhoşluğu sonradan girmiştir. Velilik de peygamberlik içine sonradan girdirilmiş tir. Artık genel insanların sahip oldukları sadece akıl ve uyanıklık {şu­urluluk) konumuzun dışındadır. O amiyane uyanıklık üzerine tercih yapmak hiçbir mâna ifade etmez.

Manevî sarhoşluğu içine alan uyanıklık, kesinlikle o sarhoşluktan üstündür. Kaynağı ve ana doğuş yeri peygamberlik makamı olan şeriat ilimleri baştan başa uyanıklıktır. Bu ilimlere aykırı olan ne varsa onların hepsi sarhoşluktur. Sarhoş olan   kimse mazeretlidir.

Uyulup   uygulanması   gereken   uyanıklık  ilimleridir, sarhoşluk ilimleri değil.[112]

 

Peygamberlerin Halka ve Hakka Yönelmesi:

 

"Bazı şeyhler, manevî sarhoşluk ve cezbe halinde iken kendilerinden geçtikleri sırada, veliliğin peygam­berlikten üstün olduğunu söylemişlerdir. Bazı diğer kimseler de; velinin peygamberden üstün olduğu yanıl­gısı olmasın diye; bu velilikten peygamberin veliliği kastedilmektedir, demişlerdir. Fakat gerçekte durum bunun aksinedir. Çünkü peygamberin peygamberliği, veliliğinden üstündür. Velilikte göğsün daralmasından (kapasite yetersizliğinden) dolayı halka tam olarak yö­nelme olamaz. Peygamberlikte ise, göğsün son derece ferahlığı ve genişliği sebebiyle; ne Hakka yönelmek halka yönelmeye mani olur, ne de halka yönelmek Hakka yönelmeye mani olur. Peygamberlikte sadece halka yönelinmez ki yüzü ve yönü hakka doğru olan velilik tercih edilsin. Böyle düşünmekten Allah Teâlâ'ya sığınırız. Tamamen ve tek başına halka yönel­mek; halkı "insanlar sürü gibidir" derecesine indirmek­tir. Peygamberliğin şanı bundan yüksek ve çok üstün­dür. Bu gerçeği anlamak manevî sarhoşluk içinde olan­lara zordur. Bu bilgi ve marifet; aklı başında, uyanık, istikamet sahibi olanların hakkıdır.

"Cennete girenlere cennetin nimetleri afiyet olsun."[113]

 

Peygamberin İç ve Dış Dünyası:

 

"Manevî sarhoşluğa yönelen bazı cezbe erbabı, veli­lik ilmini uyanıklık rengi taşıyan peygamberlik ilmine tercih etmektedirler. İşte bu sarhoşluk ve cezbe âleminde olanların bir sözü de şudur: "Velilik peygam­berlikten üstündür." Şundan dolayı ki, velilikte yönel- L me Allah tarafına olmaktadır. Peygamberlikte ise hal-' ka doğrudur. Böyle olunca da Hakka yönelmenin halka yönelmekten daha üstün olduğunda şüphe yoktur di­yorlar. Bazıları ise bunu te'vil etmek (olduğu mânadan başka mânaya çevirmek) için: Peygamberin veliliği onun peygamberliğinden daha üstün demektir, diyor­lar.

Âcizaneme göre bu tür sözler geçersizdir. Asıl söylenen sözü yorumlamaktan uzaktır. Çünkü peygamber- * likte sadece halka yönelme olmuyor, aksine o yönelmeyle birlikte Hakka doğru da yönelme olmaktadır, k Peygamberlik makamının sahibinin iç dünyası daima Hak ile beraberdir. Dış dünyası ise halk ile beraberdir.fı Tamamen ve sadece halka yönünü çevirmiş olan kimse -nasipsiz ve isyankâr insanlardandır." [114]

 

Velilerin Başlangıcı Peygamberlerin Sonudur Meselesi:

 

"Evliyanın başlangıç noktası peygamberlerin son ; noktalandır, sözünü söyleyen kişinin bu ifadesi ne ka-dar mânâsız, lüzumsuz ve yersizdir. Evliyanın başlan- -* gıç noktası ile peygamberlerin son noktasından kaste- ' dilen onlara göre şeriattır. Evet o bîçâre durumun iç : yüzünden haberdar olmadığı iğin açık mânaya ters dü- -şen ifadeyi ağzından çıkardı. Bu gerçekleri herhangi

bir kimse söylememiş ise de pekçok kimse bunun tama­men aksine düşünce belirttiler ve bunlar insana anla­şılmaktan uzak sözler gibi geliyor. Fakat peygamberle­rin (a.s.) büyüklükleri yönünü gören ve şeriatın azame­ti kendisini kaplayan insaflı kişi bu ince sırları kabul edebilir, ve bu kabulü, imanının güçlenmesine sebep kılabüir."[115]

 

Peygamberler ve Davetleri:

 

"Ey oğul, dinle: Peygamberler davetlerini yaratık­lar âlemine münhasır kılmışlardır. Hadis-i şerifte bildi­rildiği gibi; İslâm'ın temeli beş şey (Allah'ın birliğine, şehadet, namaz, oruç, zekât ve hac) üzerine kurulmuş­tur. Kalbin yaratıklar alemiyle ilgisi fazla olduğundan hadis, kalbin tasdik etmesine de davet etmiştir. (Yani bu beş şarttan birincisi ve ilki kalbin inanıp tasdiki ile ilgilidir.) Kalbin ötesini ortaya sürmemiş, ondan hiç bahsetmemiştir. Onu amaçlar arasında da saymamış­tır. Bak cennetin keyfi, cehennemin eziyeti, Allah'ı temaşa devleti ve temaşadan yoksun bırakılma nasip-sizliği bütün bunlar yaratıklar alemiyle ilgilidir. Eşya âleminin (emir âleminin) bununla ilgisi yoktur."[116]

 

Peygamberliğin İzinden yürüme:

 

"Aynı şekilde farz, vacip, sünnet olan amellerin ye­rine getirilmesi yaratıklar âleminden olan insan bedeni ile ilgilidir. Eşya âleminin hissesine düşenler ise nafile ibadetlerdir. Bu amellerin yerine getirilmesinin meyvesi olan Allah'a yakınlık, o amellere uygun düşer, yani o ibâdetlerle orantılıdır. Öyleyse farzların yerine getiril­mesinin meyvesi olan Allah'a yakınlık, şüphesiz ki ya­ratıklar âleminin hakkıdır. Nafilelerin yerine getiril­mesinin meyvesi olan Allah'a yakınlık ise emir âleminin hakkıdır. Nafilenin farz karşısında hiçbir de­ğeri olmadığında şüphe yoktur. Damlanın deniz karşı­sındaki değeri kadar bile farz karşısında değeri yoktur.

; Hatta nafilenin sünnet karşısında değeri de böyledir. Her ne kadar sünnetle farz arasında, damlanın denizle ilgisi olduğu gibi bir ilgi varsa da, nafilenin sünnetle ilgisi yukarıda söylendiği gibidir. Bu sözden, iki yakınlık arasındaki farkta da kıyaslama yapılabilir. Yaratıklar âleminin emir âlemine üstünlüğü ve özelliği bu farktan anlaşılabilir."[117]

 

Veliliğin ve Peygamberliğin Üstünlükleri:

 

"Veliliğin kemâlâ tının (üstünlüklerinin) peygam­berliğin kemâlâtı karşısında hiçbir değer taşımadığını

Allah Teâlâ bu fakire (İmam-ı Rabbâniye) açıklamıştır.

a (Tam olarak anlamayı nasip etmiştir.) Damlanın deniz­le orantısı olduğu kadar bile aralarında bir orantı ve öl­çü yoktur. Öyle ise peygamberlik yolu ile elde edilen üstünlük ve özellik, velilik yoluyla elde edilen fazilet­ten çok üstündür. O halde mutlak üstünlük ancak pey­gamberlere aittir. Meleklerin bir parça kısmî üstünlü-

. ğü vardır. O bakımdan sadece âlimler topluluğunun gö­rüşü ve sözü doğrudur. Bu inceleme ve araştırmalar-- dan açığa çıkan şu ki: Hiçbir veli peygamber derecesine ulaşamaz. Hatta o velinin başı o peygamberin ayakları­nın altında olacaktır. (Yani veli ne kadar üstün seviye­ye ulaşırsa ulaşsın, ancak peygamberin derecesinin başladığı yerin altında olacaktır.)"[118]

 

Âlimlerin Bilgilerinin Sağlam Ve Üstün Oluşunun Sebebi:  

 

"Âlimlerle tasavvuf çul arın kendi aralarında ihtilâfa* düştükleri meseleye dikkatle bakar, iyice incelersen, âlimler tarafının haklı olduğunu göreceksin. Bunun sırrı; âlimlerin görüşünün peygamberlerin izinden yü­rümelerinden dolayı peygamberlerin üstünlüklerini ve onların verdikleri bilgileri kavramasıdır. Tasavvufçula-rm kavrayış ve görüşleri ise, veliliğin dereceleri ve o velilerin bilgileri ve marifetleriyle sınırlı kalmaktadır. O halde peygamberlik lambasından (ışık kaynağından) alman ilim şüphesiz ki daha sağlam olacak ve velilik derecesinden alman ilim karşısında daha çok doğru ve hak olacaktır."[119]

"Bu fakir; yazılarında, mektuplarında, peygamber­liğin üstünlüklerinin deniz gibi olduğunu, veliliğin üs­tünlüklerinin ise, onun karşısında basit bir damla gibi kaldığını yazdı ve açıkladı. Fakat ne var ki bir grup, peygamberliğin üstünlüklerini anlama noktasına ula­şamadıklarından dolayı, "velilik peygamberlikten üs­tündür" demiştir. Bir başka grup bu sözü değiştirerek, peygamberlerin veliliği, peygamberliğinden üstündür, şeklinde yorumlamıştır. Bu iki grub da peygamberliğin aslını bilmemelerinden ötürü gayba hükmetmişlerdir.  (Bilmedikleri, görmedikleri şey hakkında karar vermiş­lerdir.)

Cezbe sarhoşluğunu uyanıklığa (şuuru yerinde ol­maya) tercih etmek de işte bu hükme yakındır. Eğer uyanık bulunmanın ne olduğunu, şuuru yerinde olma­nın asıl değerim onlar bilselerdi, asla sarhoşluğun uya­nıklıkla hiçbir ilgisinin olmadığını anlarlardı. Belki de onlar özel kesimdeki kişilerin uyanıklığım avamın (ge­nel insanların) aklı başında oluşu, şuuru yerinde oluşu gibi anlayarak sarhoşluğu, o uyanıklığa tercih etmiş­lerdir. O zaman Özel kesimdekilerin sarhoşluğunu ge­nel insanların ayyaşlığına ve sarhoşluğuna benzeterek bu karara varmışlardır. Çünkü akıllı insanlara göre uyanıklık ve şuurluluğun sarhoşluktan çok daha iyi ol­duğu gerçektir. Şuurluluk ve sarhoşluk mecazî mânada alınmış olsa da sonuç ve hüküm budur. Gerçek mânada da alınmış olsa sonuç değişmez, aynıdır. "[120]

 

Peygamberlerin Büyüklüğü:

 

"Şunu mutlaka bilmelidir ki peygamberlerin elde ettikleri ne kadar üstünlük ve yüksek rütbe varsa on­lar bunu velilik yoluyla değil, peygamberlik yoluyla bulmuşlardır. Peygamberlik yanında veliliğin değeri bir hizmetçiden daha fazla değildir. Velilik peygamber­likten daha üstün olsaydı, velilikleri bütün velilikler­den daha üstün olan ebedi âlemin melekleri, peygam­berlerden daha üstün olurdu. O gruptan bir zümre, ve­liliği peygamberlikten üstün kabul ettiği için ebedî âlemin meleklerinin veliliğini peygamberlerin veliliğin­den daha üstün görmüş ve kesin ölçüde ebedî âlemin meleklerini peygamberlerden üstün sayarak genel ehl-i sünnet çizgisinden ayrılmıştır.

Bütün bunlar; peygamberliğin gerçek değerini bil­memenin ve cahilliğin sonucudur. Peygamberlik döne­minin uzaklaşmasından dolayı peygamberliğin üstün­lükleri insanlar nazarında velilikten daha aşağı gözük­tüğünden ben bu konuyu bu bölümde geniş ve açık şe­kilde yazdım. Gerçek durumdan bir nebze bahsettim.

Âyet:

"Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve işlediklerimizdeki haksızlıklarımızı bağışla, ayağımızı İslâm'da sağlam tut. Kâfirlere karşı bize yardım et."[121]

 

Gayba İman ve Peygamberler:

 

"Hamd ve salâtdan sonra; devletli izzetli kardeşim Mîr Muhibbullah; Bilesin ki: Varlığı kaçınılmaz olan Allah Teâlâ'ya ve O'nun bütün sıfatlarına görmeden inanmak pey­gamberler (a.s.)'in ve sahabelerinin payına düşen bir üstünlüktür. Bir de (yaratıkları yaratan Allah'a davet etmek için) tamamen ve en üstün derecede dönüş ya­pan velilerin payına düşen üstünlüktür. Bu velilerin öl­çüsü de çok az hatta azın azı da olsa peygamberlerin sahabelerinin ölçüsü gibidir ve bu görmeden inanma âlimlerin ve genel müslümanların payına düşendir. Şühûdî iman ise, (Allah'ın kullarından elini eteğini çekmiş) uzlet erbabı da olsa veya insanlar arasına kan­san yaklaşım erbabı da olsa genel tasavvnfçularm pa­yına düşendir. Yaklaşım erbabı her ne kadar halka dönen kimseler ise de, bütün ve tam olarak onlar halka dönmemektedirler. Onların iç âlemi yukarıya doğru ba­kar. Dış âlemleri insanlarla beraber olur, iç âlemleri de Allah Teâlâ ile olur. Bu bakımdan her zaman şühûdî iman onların payına düşer. Peygamberler de tamamen ve en üstün derecede halka döndüklerinden iç ve dış âlemleriyle halkı, Hak Teâlâ'ya davet etmeye yöneldik­lerinden dolayı görünmeyene iman onların nasibi ve payıdır."[122]

 

Peygamberlerin Halka Dönüşü:

 

"Bu fakir, bazı mektuplarında; geriye (halka) dönü­şe rağmen gözleri yükseklere doğru dikmenin, eksikli­ğin alâmeti olduğunu, işin sonuna (hedefe) ulaşama­manın delili olduğunu, tamamen ve en üstün derecede geriye (halka) dönüş, sonun sonuna (en üst düzeye) ulaşmanın işareti olduğunu belirttim. Tasavvufçular iki yönelmeyi (halka yönelme ve Hakka yönelmeyi) kendinde birleştirmeyi, kemâl ve yükseklik kabul et­mişler, teşbih ve tenzihi (benzetme ve hiçbir şeye benzetmemeyi) kendinde toplayanı kâmillerden (üstün mertebeye ulaşanlardan) saymışlardır.

Onlar  işte  öyledirler,  ben ise  böyleyim ya Rabbi.[123]

 

ŞERİATA DESTEK OLUP ŞİRKİ REDDETME

 

Tasavvufun Doğuşu:

 

Allah'la ilişkinin güçlendirilip sürdürülmesine, gaf­let ve maddecilikten korunma ve ruhî hastalıkların te­davisi yoluna, bazı sebepler ve etkenlerden dolayı daha sonraları tasavvuf denmeye başlanmıştır. Aslında ta­savvuf; Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed (s.a.)'in pey­gamberler olarak gönderilişinin dört ana hedefi içinde sayılan ve yine Kur'an-ı Kerim'de (Tezkiye-Arınma) ve sahih hadislerde (îhsan=Güzel yapma) geçen tabirlerin bir bölümüdür.

"Çoğu okuma yazma bilmeyen araplar içinde soyla­rından bir peygamber gönderen o Allah'tır. Bu pey­gamber (Muhammed (a.s.), onlara âyetlerini okuyor, onları şirk kirinden temizliyor, kendilerine Kitab'ı ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan önce onlar açık bir sapıklık içinde idiler."[124]

Ümmete bu hizmeti yapmak, dine âit kalıbı, ruhu, bedeni, kalbi, düzeni ve ana yapıyı ayakta tutma göre­vi; peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (a.s.)'in raşid halifelerinin ve hak üzere olan vekillerinin üze­rindeydi. Onlar Hz. Peygamberin getirdiği şeriatla bir­likte o "Peygamber tıbbı"m da sürekli korudular ve yenilediler. Dış dünyanın fıkhı ile birlikte iç dünyanın fıkhım da (dış dünyanın din emirleriyle birlikte iç dün­yanın manevî yapısını geliştiren prensipleri de) hara­retle savundular ve yaydılar. Onların bu görevi; mese­leyi genişletmekten çok özetlemeye, ayrıntılara dalma yerine temelde birleştirmeye dayanıyordu.

Fakat hilafet idaresinin ve İslâm fetihlerinin geniş­lemesi, İslâm'ın çok geniş bir alana yayılması, servetin ve zevk ü safa malzemelerinin çoğalması, zamanla pey­gamberlik döneminin uzaklaşması ve "Onlar üzerin­den uzun zaman geçmesiyle kalpleri katılaştı" âyetinde buyurulduğu gibi; şeytanın hilelerinin, maddecilik fit­nesinin, ruhî ve nefsanî hastalıkların yeni yeni şekiller içinde ve yeni yeni felsefelerle birlikte ortaya çıkması üzerine, nefsi arındırma ve işi güzel yapma (tezkiye ve ihsan) ilmi de sonradan ortaya çıkan tasavvuf tabiriyle birlikte aynı şekilde düzenli bir ilim dalı haline geldi.

Nasıl ki Arap olmayan milletlerin Araplara karış­ması, lisan kaidelerini (sarf ve nahvi) ve beyan ile meâni ilmini -ki bu ilimlerin ilke ve ölçüleri Arapça ko­nuşan milletlerin fıtratında mevcuttu- geniş, incelikler­le dolu nahiv ve belagat ilmi şekline çevirmiş, zamanla bunun özel uzmanları ortaya çıkmaya başlamışsa ve ayrı okullar, üniversiteler kuran, onlar için ayrı ders programları meydana getiren üstün yetenekli insanlar çıkmışsa aynı şekilde tezkiye ve ihsan yolu da tasavvuf tabiriyle yeni bir şekil almıştır. [125]

 

Tasavvufa Giren Çeşitli Fikirler: 

 

İlk asırlarda bu yolla (tezkiye veya tasavvuf yoluyla) tedavinin dayanağı ve faaliyet alanı; Kitap ile sün­nete ve peygamber örneğine uyma, peygamberin ahlâkına, beden ve ruh yaşayışına (sünnetine) bağlı olma idi. Fakat zamanın etkileri, yabancı ve .yeni müslüman olmuş milletlerin karışması, acem tarzı maneviyatçıla­rın sohbetlerine katılıp düşünceleriyle karşılaşma so­nucu, tasavvufa dinde olmayan hareketler (bid'atlar), zühd ve ibadette aşırılık, insanlardan uzaklaşma ve ruhbanlık mikropları, büyük kişilere ve kendilerine saygı duyulan kimselere aşırı saygı ve tazim merasim­leri ile pekçok uydurma hareketler ve merasimler gir­meye başlamıştı. O derecede ki, "İhlâsla, kendini tama­men vererek ve bütün bir iç yönelişiyle bir süre ibadet­lerle meşgul olduktan, farzları ve sünnetleri tam ola­rak uyguladıktan ve üstün derecede bir manevî bilgi el­de ettikten sonra mürid Öyle bir noktaya ulaşır ki, o şer'î tarzlardan ve düzenli ibadetleri yapma sorumlulu­ğundan kurtulur da onlara bağlı olmaktan müstesna olur." anlayışı bile görüldü. Buna sorumluluğun düş­mesi denir. İşte bu İslâm dışı ve baştan başa dıştan ge­len yabancı inanış da bazı manevî ortamlara bazı dinî halkalara sessiz adımlarla gelip girmişti. Bu inanıştaki insanlar, Kur'an-ı Kerim'in şu meşhur;

"Sana kesin bir inanç gelinceye kadar Rabbine iba­det etmeye devam et"   âyetini, kendilerine delil kabul etmektedirler. Bu düşünce tarzı bütün şeriat düzenini alt üst eden ve müridi ilgisiz, dine karşı laubali ve iba­detlere bağlı olmaktan uzaklaştıran büyük bir fitne idi. [126]

 

Dine Bid'atların Girişi:

 

Hicrî 4. asrın başlarında Abbasi halifeliği gençliği­nin zirvesinde bulunduğu sırada ve büyük İslâm şehri Bağdat'ın gelişmesinin, medeniyetinin en üstün nokta­sına ulaştığı bir sırada dinde bozgunculuğun ortaya çıktığı, bid'atlarm ve dini tahrif çığırının kesin şekilde başladığı tahmin edilmektedir.

Tasavvufun bugüne kadar basılma imkânına kavu­şan en eski kitabı, Şeyh Ebu Nasr Sirac hazretlerinin (Ö.H. 378) Kitab el-Lem'i dir. Bu kitabın bir bölümü "Allah'ın Resulüne uyma ve onu örnek alma kitabı" adını taşımaktadır.[127]

Bundan sonra Seyyid Ali Hecvirî [128] hazretlerinin (Ö.H. 465) kitabı,Keşf el-Mahcûb' da galiba bundan do­layıdır ki "Şeriatı korumadan hakikati ayakta tutmak imkânsızdır... ve şeriatsız hakikati aramak ise müna­fıklıktır" uyarısı yapan ifadeler kullanılmıştır.

Hicrî 465 senesinde ölen İmam Ebu Kasım Kuşeyrî hazretlerinin Risâle-i Kuşeyrî' si, tasavvufun en eski rehberi ve yönetmeliğiydi. Onun döneminde tasavvufta o  kadar çöküş  olmuştu ki bunu belirterek Risâle-i Kuşeyrî' de şöyle yazmaktadır.

"Gönüllerden şeriata saygı çekildi. Onlar dine karşı lâubaliliği büyük bir güvenli araç kabul ettiler, ibadet­leri yerine getirmeyi hafife aldılar. Orucu, namazı önemsiz şeyler saydılar."[129]

Kitabının birinci bölümünün başlığı, şeriata saygı ile ilgilidir. Bu bölümde o eski tasavvufçu ve mürşidle-rin şeriata saygılarım ve sünnete bağlılıklarını göste­ren hallerini yazmıştır. "Müridlere tavsiyeler bölümü" başlığını taşıyan sonuncu (54.) bölümde şöyle yazmak­tadır:

"Bu işin temeli ve tek dayanağı şeriat sistemini koruma prensibi üzerine kurulmuştur."

Kitabın tamamı şeriatın bildirdiği gerçeklere ve sağlam bilgilere uygundur. Gerçekçi sağlam tasavvuf-çular da buna güvenli bir ders kitabı gibi önem vermiş­lerdir.

Tarikat mürşidleri ve hakikat önderleri içinde şeri­atı en çok gözeten, onu her zaman destekleyip ondan hiç ayrılmayan Şeyh Abdülkadir Geylânî hazretleri ol­muştur. Onun öğretilerinde, sünnete bağlılığa ve şeria­ta uymaya çok ağırlık verilmiştir. Onun hayatının ta­mamı işte bunun yansıması ve görüntüsü idi. Gunyetü et-Tâlibîn kitabını yazarak tarikatın yularım şeriatın eteğine bağlamıştır. Fütûh el-Gayb isimli vaazlarının ikinci makalesini sünnete bağlanıp bid'atı terketmeye tahsis etmiştir. Başlangıcı şu şekildedir:

"Sünnete uyunuz, din dışı hareketlere (bid'atlara) sapmayınız."

Tarikatı şeriata bağlı ve onun emrinde bir hizmetçi kılma işinde Abdülkadir Geylânî hazretleri bir müced-did derecesine sahiptir. O herşeyden önce farzlarla, sonra sünnetlerle, daha sonra da nafilelerle meşgul ol­mayı emir ve tavsiye buyurmuş; en başta geleni bıra­karak diğerleriyle meşgul olmanın ahmaklık, emre ita­atsizlik olduğunu bildirmiştir.

Tasavvufun en çok beğenilen ve en güvenilir kitabı Şeyh Şihabeddin Sühreverdî'nin (Ö.H. 632) Avârif el-Maârif isimli kitabıdır. Sağlam ve araştırmacı tasav-vufçular bu kitaba her devirde can simidi değeri ver­mişler ve pek çok tekkelerde onu okutmuşlardı.

Bu kitabın ikinci cildi; şeriatın erkân ve âdabının, hikmetlerinin açıklanması hakkındadır. Şeyh, kitabın­da şu sonucu ortaya koymuştur: "Tasavvuf; söz, hare­ket, davranış açısından her bakımdan Hz. Peygamber (s.a.)'e uymanın adıdır. İşte buna devam etmek suretiy­le tasavvuf erbabının nefisleri mübarek hale gelir. Per­deler kalkar ve herşeyde Peygambere uyma kendini gösterir." [130]

 

Tasavvufa Felsefenin Girişi:

 

9. Hicrî asırda Şeyh Muhiddin Arabi'nin ve onun öğrencilerinin şimşek gibi etkileriyle İslâm dünyasında hızlı bir dalga gibi genişleyip yayılan tasavvuf, bir fel­sefe şeklini aldı. Böylece içine eski Yunan ilahiyat fel­sefesinin pek çok tabirleri, meseleleri girdi. Vahdet-i Vücûdçuluk tasavvuf erbabının şiarı ve iftihar kaynağı haline geldi. Tekkelerden başlayarak medreselere ka­dar, maneviyat merkezlerinden eğitim ocaklarına ka­dar Vahdet-i Vücûdçuluk teneffüs edilmeye başlandı. Kitap ve sünnetle uğraşmamaktan, hadis ilmini tanı­mamaktan, onun sağlam ve güvenilir kitaplarından yoksun olmaktan dolayı tekkeler (maneviyat merkezle­ri), dinin asıl kaynaklarıyla zerre kadar alâkası olma­yan ve ilk devir müslümanlarmm hiç tanımadığı bu inançların ve hareketlerin hedef tahtası haline gelmiş­ti. [131]

 

Tasavvufun Yogizmden Etkileniri:       

 

Binlerce seneden beri Yogizm ve Fakirizmin merke­zi olan Hindistan'da müslüman tasavvufçular nefesle­rini uzun süre tutarak ve bağdaş kurarak transa girme (kendi içine kapanma) suretiyle hayal ve nefes gücünü artıran, sihir yeteneği ilerlemiş yogilerle, ilişki kurmuş­lardı. Bazı müslüman tasavvufçular o yogilerden bu maharetlerini öğrendiler. Diğer taraftan Arap âlimlerinin gelişi sebebiyle, halkının Mekke ve Medine'ye sık sık gidiş gelişlerinden ötürü hadis ilminin yayıldığı ve büyük âlim Burhanpur'lu Ali Muttaki ile ünlü talebesi büyük âlim Patnah Muhammed Tahir'in yetiştiği Gücürât bölgesi hariç tutulursa bütün Hindistan, altı sahih hadis kitabı Sıhâh-ı Süte 'yi ve hadis incelemele­ri ve bid'atı uzaklaştırma görevini yaparak sağlam sün­netin ve doğru hadislerin ışığında hayat düzeni öne ko­yan âlimlerin kitaplarım tanımamıştı.

Hindistan'ın bu bölgesel ruhî felsefelerinin ve dene­melerinin etkisi, döneminin ünlü şarlatan safsatacısı Govalyârlı Şeyh Muhammed Gavs'ın beğenilen kitabı Ceuâhir-i Hamse' de görülebilir. Bu kitabın temel ko­nusu daha çok büyük zatların sözleri ve kendi kişisel deneyimleri üzerindedir. Sahih hadislerle sabit olması­nı veya güvenilir siyer ve şemail kitaplarından almayı gerekli görmediği anlaşılmaktadır. Bu kitapta ahzâb namazı, âşıklar namazı, mezarı aydınlatma namazı ve çeşitli aylara mahsus namazlarla dualar vardır. Bunla­rın doğru olduğuna dair hadis ve sünnetten hiçbir bel­ge yoktur. Kitabın adı olan (Beş Cevher'in) "ikinci cev­her" bölümünde şeyhe ait Esma-i Ekberiyye (En bü­yüklerin isimleri) bir araya toplanmıştır. Bunlar içinde meleklerin ibranice süryanice isimleri vardır. Onlara nida harfleriyle nida edilmiştir ki bundan da, Allah'tan başkasından yardım dileme kastedildiği şüphesi var­dır. Bir de başmah duası bulunmaktadır ki, içinde ge­çen ibranice, süryanice isimler nida harfleriyle anıl­maktadır. Kitabın tamamının dayandığı ana konu isimleri tanıtma üzerindedir. Bu isimlerin asıl mahi­yetini bilen vekiller olduğuna inanılmıştır. Hece harfle­ri ve onların vekilleri de zikredilmiştir. Bir de "Nâdi Aliyyen Mazhar el-Acaib" duası vardır. [132]

 

İmam-ı Rabbânî'nin Bid'atlarla Mücadeleye Girişi:

 

Sünnetle bid'atm, şeriatla felsefenin ve tasavvufla yogizmin birbirine karıştığı o devirde, İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elfisâni hazretlerinin yenileme çalışması başlamış oldu. Bizzat Hâce Muhammed Abdullah'a gönderdiği bir mektupta manzarayı gözler önüne sere­rek şöyle yazmaktadır:

"Bu günlerde dünyada o kadar çok bid'at ortaya çıktı ki, sanki karanlıklar denizi coştu da sünnet ışığı bu dalgalar savuran denizde gece karanlıkları içinde surda burda ateşböceği parlıyor gibi geliyor. "[133]

İmam-ı Rabbânî; Hindistan'da müslüman idarenin elleriyle İslâm'ın kökünün kazındığı, tekkelerde sünne­te değer verilmediği ve açık açık "Tarikat ve şeriat iki ayrı yoldur, onların metodları, merasimleri birbirinden ayrı, kanunları birbirinden farklıdır." denildiği bir za­manda, birinin bir meselenin şer'î isbatını sormaya ce­saret ettiğinde alaya alınarak istihzalı sözlerle sustu­rulduğu o nazik dönemde bütün gücüyle haykırarak şöyle demiştir:

"Tarikat, şeriata bağlı ve onun hizmetçi sidir. Şeria­tın üstünlükleri tarikattaki ahvalden, müşahadelerden önde gelir. Bir şeriat emri üzerinde amel etmek, şeria­tın bir tek hükmünü uygulamak, 1000 senelik tarikat riyâzatmdan daha faydalıdır. Sünnete uyma uğrunda gün ortası uykusu (kaylûle) geceyi uykusuz geçirmek­ten, bütün geceyi ihyadan daha üstündür. Bir şeyin helâl ve haram oluşunda tasavvufçuların hareketi senet (dayanak, belge) olamaz. Kur'an'dan, sünnetten ve fıkıh kitaplarından delil gösterilmelidir. Dalâlet erba­bının yaptıkları riyâzatlar Allah'a yakınlaşma sebebi değil, Allah'tan uzaklaşmaya sebeptir. Şeriatta olma­yan ruhçuluk; maneviyatçılık gösterileri, oyun ve eğ­lenceye girer. Dinin kişiden yapmasını istediği şeyler hiç bir zaman düşmez."

Şimdi ise bu gerçekleri dile getiren Mektubât' m-dan alıntıları okuyunuz:

"Şeriat; bütün dünya ve âhiret saadetlerini özünde toplamıştır. Şeriattan başka istekleri tam olarak karşı­layabilecek başka bir sistem de yoktur. Tasavvufçulara imtiyaz sağlayan tarikat ve hakikatin ikisi de şeriatın hizmetçileri, ihlâs elde edilmesinde yardımcıdırlar. Böylece tarikat ve hakikatin elde edilmesinden amaç ancak, şeriatı kendi asıl ruhuyla yaşamaya onu aracı yapmak içindir. Şeriat dairesinin dışında başka bir şey olduğu için değil. Tasavvufçuların tarikatta mertebeler katederken elde ettikleri bilgiler, marifetler ve cezbe, (tarikatın) amaçları içine girmez. Onlar ancak bir kı­sım düşünceler, hayallerdir ki bunlar aracılığı ile tari­kat çocuklarının (yeni girenlerin) gönlü okşanır, cesa­ret ve gayretleri artırılır. Asıl maksad bütün bunları aşarak makamların, manevî mesafe katetmenin ve cez­benin sonu olan rıza makamına ulaşılmasıdır."[134]

Aynı mektupta şöyle yazmaktadır:

"Kısa görüşlü kimseler, zikir anındaki halleri, vecd ve cezbeleri amaç kabul etmekteler. Sezgilerini, ilham­larını ve içlerinde duydukları gelişmeleri, son hedefleri saymaktadırlar. Bunun da kaçınılmaz sonucu; onların vehim ve hayal zindanında tutuklu kalmaları ve şeria­tın yüceliklerinden yoksun olmalarıdır.

Âyet:

"Senin müşrikleri kendisine çağırdığın şey, onlara çok büyük (ağır) geldi. Allah dilediğini kendisine doğ­ru çeker ve kendisine yönelene de kendisine ulaşmayı nasib eder, (hidâyete erdirir)."[135]"[136]

Bir diğer mektubunda farzların nafilelerden Önce geldiğini, onlardan üstün olduğunu anlatırken şöyle yazmaktadır:

"Allah'a yakınlaşmayı sağlayan ameller ya farzlar­dır ya da nafileler. Nafilelerin farz karşısında hiçbir değeri yoktur. Kendi vaktinde bir farzın yerine getiril­mesi bin senenin nafilesinden daha iyidir. O da eğer tam bir niyetle yerine getirilirse."[137]

Nefsi ıslah etme ve onun hastalıklarını tedavi etme yolunda şeriat hükümleriyle amel etmenin binlerce riyâzat ve mücahededen kat kat daha faydalı olduğunu anlatan bir diğer mektubunda şöyle buyuruyor:

"Şeriat hükümlerinden biriyle amel etmek; nefsani-yetçiliği (hayvanı duyguların peşinden koşmayı) gider­meden, kişinin kendi kendine planladığı riyâzatlar ve mücahedelerden daha çok etkilidir. Hatta bu riyâzat ve mücahedeler şerefli şeriatın gerektirdiği ölçüde değilse, o zaman onlar nefis isteklerini, nefsin hastalıklarım daha da artırıcı olur. Hindu brehmenleri ve yogiler riyâzat ve mücehedede hiçbir eksiklik bırakmadıkları halde onlara bu faydalı olmamıştır. Nefsi güçlendirmekten, ona daha çok gıda vermekten öte hiçbir fayda­sı olmamıştır."

Diğer bir mektupta şeriatın yüceliklerinin önemini anlatırken şöyle yazar:

"Dünyanın pek çok insanı uyku ve hayal âleminde mest olmuş ve fındık fıstıkla yetinmektedir. Onların şeriatın yüceliklerinden haberi nerden olsun, tarikat ve hakikatin asıl mahiyetini, gerçek durumunu nerden bilsinler. Şeriatı kabuk, hakikati öz zannetmektedirler. Onlar gerçeğin ne olduğunu, gerçek durumun nasıl ol­duğunu bilmiyorlar. Tasavvufçuların yüzeysel (basit) sözlerine aldanmaktadırlar; onların dış hallerine, ma­kamlarına hayrandırlar."[138]

Bir mektubunda, bir peygamber sünnetini yerine getirmenin faziletini anlatırken şöyle yazar:

"Fazilet ve üstünlük tamamen şerefli sünnete uy­maya bağlıdır. Üstünlük ve imtiyaz da şeriata göre amel etmeye bağlıdır. Meselâ, sünnete uyma niyetiyle öğle uykusuna yatıhrsa yüzbinlerce gece uyanıklıkla­rından daha efdaldir. Zekât adına bir kuruş vermek, kendi keyfine göre dağ gibi altın sarfetmekten daha üs­tündür, "[139]

Başka bir mektubunda şöyle buyuruyor:

"Ham tasavvufçular, zikir ve fikri daha önemli ka­bul ederek farzları ve sünnetleri yerine getirmekte tembellik yapmaktadırlar. Çile doldurmayı ve riyâzat-ları tercih ederek cuma namazını ve cemaatle namaz kılmayı terketmektedirler. Cemaatle bir farz namazı kılmanın onların binlerce çile doldurmasından daha üstün olduğundan haberleri yok. Evet, şeriat prensipleri gözetilerek yapılan fikir ve zikirler çok iyi ve gerekli­dir. Bilgisi az, yeteneksiz âlimler de nafilelere özendir­mekte büyük gayret gösteriyorlar, farzları ise geri pla­na atıp önemsiz duruma getiriyorlar.[140]

Mîr Muhammed Numan'a yazdığı mektubunda şöy­le demektedir:

"Bu grup (tasavvufçular) içinde bir zümre vardır ki bunların, namazın gerçek durumundan ve onun kendi­ne has yüceliklerinden haberleri yok ve bir türlü de bunları anlayamamışlardır. Bu yüzden onlar hastalık­larının tedavisini başka şeylerde aramışlar, amaçları­na ulaşmayı diğer şeylere bağlı görmüşlerdir.Hatta on­lardan bir zümre, namazı gereksiz kabul ederek onun özelliklerine ve ayrıcalığına bakarak oruçta samedlik (kimseye muhtaç olmama) sıfatı tecelli ettiği için onun namazdan daha , üstün olduğunu düşünmektedirler. Kalabalık bir zümre de ızdıraplarım dindirecek şarkı­lar, ilahîler, cezbeler, neşeler aramakta; raks ve rak-kaslığı dahi bir maharet, bir üstünlük kabul etmekte­dirler. Onlar, "Allah haram bir şeye şifâ koymamıştır." hadisini duymadılar mı? Eğer onlar namazdan elde edilen kemalâtm (yüceliklerin, üstünlüklerin) bir tek kokusunu dahi hissetselerdi, nağme ve çalgı dinlemek­ten hiç bahsetmezler, cezbe ve neşelenmeyi hatırlarına bile getirmezlerdi.

Hakikati görmediklerinden efsane yolunda yürüdü­ler."[141]

Bir mektubunda müslüman olmayan ve fısk-u fü­curla uğraşan, büyüleyici halleri gelişmiş kimselerin nefsi arındırma çalışmalarını anlatırken şöyle yazmak­tadır:

"Gerçek mânada nefsi arındırma ve pisliklerden te­mizleme; güzel ameller yapmaya bağlıdır. Allah'ın rıza­sına uygun olan bu arındırma yukarıda geçtiği gibi an­cak peygamberlik yoluyla mümkündür. Öyleyse pey­gamberlik yolunun dışında gerçek mânada nefsi arın­dırma, pisliklerden temizleme mümkün olmaz. Kâfir­lerin ve hak yolun prensiplerine uymayan günahkâr­ların yaptıkları arınma kalbin arınması değil nefsin a-rmmasıdır. Kalbin arınması olmadan nefsin arınması, dalâletten (doğru yoldan sapmaktan) başka hiçbir şeyi' geliştirmez, zarardan başka bir yol göstermez. Kâfir ve fasık olan kimselerin nefis arındırma çalışmaları sıra­sında bazen elde ettikleri birtakım gözle görülmeyen şeyleri keşfetmeleri ve görmelerine, bildirmelerine ge­lince; bu harikulade haldir, istidracdır. O kimselerin bundan elde ettikleri zarardan, yıkıntıdan, perişanlık tan başka bir şey değildir."^65)

Tarikat mensubundan ve arif olan kişiden şeriatıi sorumlu kıldığı görevlerin düşmesi ve bu kişilerin farz­lara ve şeriat emirlerine bağlı kalmaktan serbestlik ka­zandığı inancını, şeriatın tamamını yok etmek için ateşli bir madde veya gizli bir yeraltı tüneli işi gören bu çok tehlikeli inancı reddederken, bir mektubunda şöyle yazıyor:

"Ham tasavvufçular ve düzensiz sapıklar, boyunla­rım şeriat halkasından kurtarmak ve şeriat emirlerini avama özgü kılmak düşüncesindedirler. Nasıl ki devlet ileri gelenleri ve hükümdarlar sadece adalet ve eşitliği sağlamakla yükümlü iseler; avamdan olmayan özel ke-

65. Mektup No: 266, c.l, Hâce Abdullah, Hâce Ubejdullah adına.

siradekiler de sadece marifetten sorumludurlar diye düşünmektedirler. Onlar diyor ki: Şeriata göre amel et­mekten maksat marifeti elde etmektir. Marifet de elde edilince şeriat sorumlulukları düşer. Kendilerine delil olarak da şu âyeti okumaktadırlar;

"Sana kesin iman nasip oluncaya kadar Rabbine ibadet etmeye devam et."[142]

Bir mektubunda da haram ve helâl olma hususun­da tasavvufçuların davranışının delil ve senet olmaya­cağını yazarken şöyle buyurmaktadır:

"Tasavvufçuların hareketi haram ve helâl oluşta senet ve delil olamaz. Bizim onları kusurlu bularak kö­tülemememiz ve onların işini Allah'a havale etmemiz yeterli değil midir? Bu konuda İmam Azam Ebu Hanî-fe'nin, İmam Ebu Yusuf un, İmam Muhammed'in sözle­ri geçerlidir; Ebu Bekir Şiblî'nin, Ebu'l-Hasan Nuri'nin amel ve hareketleri değil. Bu devrin ham tasavvufçula-rı kendilerine bağlı olan müridlerinin hareketlerini ba­hane ederek saz, söz, müzik, ve raksı kendi din ve mez­hebi gibi kabul etmişler, bunu ibadet ve tâat haline ge­tirmişlerdir.

Âyet:

"Onlar dinlerini oyun ve eğlence haline getirdi­ler."[143]

îmam-ı Rabbânî'nin bu şeriat hâmiliği kıskançlık derecesine kadar ulaşmıştı. Kitap ve sünnete, genel ehl-i sünnet inancına ters böyle sofice bir görüş veya durum duyduğunda, bir de buna senet ve delil olarak rastgele bir tasavvuf kitabı veya büyüklerin sözlerin­den ve hareketlerinden örnekler ileri sürüldüğünde onun Fârukluk damarı harekete geçer, kaleminden şe­riat hâmiliği ve sünnet gayreti tufan gibi kabarırdı.

Hizmetinde bulunanlardan biri, bir büyük kişinin (Şeyh Abdülkebir Yemeninin) bu tür ürpertici, normal dışı bir sözünü nakîetmişti. İmam-ı Rabbânî buna da­yanamadı. Kaleminden kendiliğinden şu ifadeler dö­küldü:

"Ey oğul, fakirin bu tür sözleri duymaya tahammü­lü yoktur. İster istemez benim Fârukluk damarım ha­rekete geçiyor, kabarıyor ve başka türlü yorumlamaya, daha iyi bir mânaya yöneltmeye fırsat vermiyor. Bu tür sözleri söyleyen, ister Yemenli Şeyh-i Kebîr olsun, is­terse Şamlı Şeyh-i Ekber (Muhiddin Arabî) olsun. Bize Muhammed-i Arabî (s.a.)'nin sözleri gereklidir. Muhid­din Arabi'nin, Sadreddin Konevî'nin, Şeyh Abdürrez-zak Kâşî'nin sözleri değil. Biz işimizi nassla (âyet ve hadisle) yaparız, fassla değil. (Muhiddin Arabi'nin Fusûs el-Hikem adlı eserinin her bir bölümüne fass de­nen sözleriyle değil.) Fütühât-ı Medine (Medine'nin verdiği feyizler)  bize  Muhiddin Arabi'nin Fütühât-ı Mekkiye isimli eserinin feyizlerine ihtiyaç bırakmamış­tır."[144]

İmam-ı Rabbâniye göre şerefli şeriata uygun yapı­lan her türlü amel, zikir sayılır. Bir mektubunda şöyle yazıyor:

"Bütün zamanı Allah Teâlâ'yı zikretmekle geçirme­lidir. Alışveriş de olsa şerefli şeriata uygun her amel ve hareket zikir sayılır. Öyle ise insan bütün hareket ve davranışlarında şeriat hükümlerini gözönünde bulun­durmalıdır ki onların hepsi zikir sayılsın. Çünkü zikir gafletten uzak olmanın adıdır. Bütün hareketlerde, iş lerde şeriatın emir ve yasakları gözetilirse onları ya­panlar bunları emreden tarafından ki O gerçek emre­den ve yasaklayandır- gafletten kurtarılacak ve ona sü­rekli zikirde olma nimeti nasip edilecektir."[145]

Bu şeriat taraftarlığından ve şeriat gayretinden do­layı İmam-ı Rabbânî bazı şeyhlere karşı yaygınlaşma­ya başlayan saygı secdesine şiddetle karşı çıktı ve hak­larında bu konuda ilgisizlik gösterdikleri haberi gelen bazı bağlılarını şiddetle uyardı. Müşrikçe hareketler ve merasimlerini kötüleyip reddetme konusunda -ki bu konularda o dönemde bir ilgisizlik başlamıştı- şirk me­rasimlerine saygıyı, Allah'tan başkasından yardım iste­meyi, dileklerde bulunma gibi müşrikçe inançları, kü­für ehli olan gayri müslimlerin merasimlerine saygıyı ve onların âdet ve geleneklerine uymayı, büyük zâtlara hayvanları kurban etme ve adamayı, yaşlı erkek ve ka­dınlar adına niyet ederek oruç tutmayı kötüleme ve reddetme konusunda İmam-ı Rabbânî'nin açık ifadele­rini ve keskin net ölçüler içindeki uyarılarını kendisine mürid olan saliha bir kadına yazdığı o uzun mektubu­nu dikkatle okuyunuz[146]

Bu inançları düzeltme ve şirki, bid'atı reddetme işi; uzun süre geçtikten sonra İmam-ı Rabbânî Hazretleri­nin Hindistan topraklarında başlattığı gerçek dine dö­nüşe çağrı yolundaki muazzam yenileme hareketiydi. (Bu toprakların müslüman halkının müslüman olma­yan çoğunluk arasında kuşatılmış olmasından ve İslâm'ın yeni dönemde ortaya çıkmasından dolayı müs-lümanlar her zaman müşrikçe cahiliyete kapılma tehli­kesiyle karşı karşıyaydı.)

İmam-ı Rabbânî'nin yenileme ve ıslah hareketini daha sonra olgunlaştırarak sürdüren ve geniş alana yayanlar bu çığırın ünlü mürşidleri, İslâm'ın hakimi Şah Veliyyullah Dehlevî Hazretleri ve onun sülâlesi[147] ile Şehid Seyyid Ahmed Hazretleri ve onun topluluğu olmuştur. Onlar dilleriyle, kalemleriyle, risale ve ki­taplarıyla, Kur'an-ı Kerim ve hadis tercümeleriyle, ay­rıca geniş çaplı İslâmı tebliğ seyahatleriyle bu ıslah ve tecdit hareketlerini sürdürmüşlerdir.

Burada bunun üzerinde biraz geniş bilgi verelim ve belirleyici bir ışık tutalım:

Çeşitli tarihî sebeplerden dolayı İslâm'ın tutundu­ğu temellerin daima zayıf kaldığı ve dünyanın başlıca büyük şirk dinleri ile müşrik milletlerinin merkezi ve vatanı olageldiği Hindistan'da İslâm'ın berrak pınarı fazlasıyla bulanmaya başlamıştı. Bu hayat pınarının; hiçbir kâşifin ve araştırıcının izine dahi rastlıyamıya-cağı şekilde o karanlıklar denizinde kaybolma endişesi vardı.

İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbânî, yenile­me yolculuğuna başladığı zaman peygamberlerin pey­gamberlik metodlarmm tertibine tam uyarak ilk adımı bu noktada attı.Hükümdar Cihangir'in önünde secdeye kapanmayı reddetmesi onun yemleme hareketinin par­lak simgesidir. Mektuplarında son derece açık ve her konuyu içine alan net ifadelerle tevhid inancım açıkla­mıştır. Allah Teâlâ'nın birliğini, sadece O'nun ibadete lâyık olduğunu delilleriyle anlatmıştır ki bu ifadeler onun ilimdeki güçlülüğüne, derinliğine örnektir. Şirk merasim ve gösterilerini reddetmiş, kendine bağlananlan cahiliye âdetlerinden, müşrikçe hareketlerden ve kâfirleri taklid etmekten şiddetle menetmiştir. Zaten bunlar yapılmadan yenileme hareketine başlanamazdı. Nerede kaldı ki başarılabilsin. [148]

 

Şirk Merasimlerine Saygı: 

 

"Şirk merasimlerine, küfür şenlikleri ve kutlamala­rına saygı göstermenin şirke gitmekte, sapıklığa düş­mekte büyük payı vardır. Aynı anda iki dini birden doğru kabul eden şirk ehlindendir. İslâm dininin ve kü­für dininin ikisinin birden hükümleriyle amel eden müşrikdir. İslâm dini için küfürden uzak kalmak ve ondan nefret etmek şarttır. Şirk şüphesinden nefret et­mek tevhiddir. (Allah'ın birliğine inanmadır.)"[149]

 

Allah'tan Başkasından Yardım İstemek:

 

"Hastalıklardan kurtulmada putlardan ve tâğuttan medet umma -ki bu cahil müslümanlar arasında genel bir alışkanlık haline gelmişti- şirkin tâ kendisidir, din­den sapma (dalâlet)tir. Yontulmuş yontulmamış taşlar­dan dileklerde bulunmak Allah Teâlâ'yı açık açık inkâr etmektir, küfrün tâ kendisidir. Allah Teâlâ dalâlette kalan bazı kimselerin durumunu anlatırken şöyle bu­yurmaktadır:

"Onlar davalarını tağuta (hakka baş kaldıran az­gına) götürmek isterler. Halbuki onlara, onları reddet­meleri emredilmiştir. Şeytan ise onları hak yoldan sap­tırarak uzaklara alıp götürmeyi istemektedir."[150]

Pek çok kadın son derece cahilliklerinden dolayı kendilerinden yardım dilenmesi menedilen, Allah'tan başka şeylerden yardım dilemeye yakalanmakta ve uy­durma, hayalî varlıklardan belâları defetmesini iste­mektedirler. Böylece şirke ve şirk merasimi yapmaya yakalanmaktalar." [151]

 

Sîtle:                                                               

 

"Bu müşrikçe inanç, müşrikçe merasimler ve dav­ranışların görülmesi, hissedilmesi özellikle Hindistan kadınları arasında sîtle adıyla meşhur olan çiçek has­talığı ortaya çıktığında olmaktadır. O zaman iyi kötü bütün kadınlar bu genel cehalete ve küfre yakalanmış gözükmektedirler. Bu şirk görüntülerinin ince tehlike­lerinden korunmuş ve o şirk merasimlerinden birine kutlamalar sırasında katılmamış, -Allah'ın kendisini koruduğu hariç- bir tek kadına rastlamak zordur."[152]

 

Kâfirlerin Kutlamalarına Değer Vermek:

 

"Aynı şekilde Hindularm bayramlarına, kutlamala­rına değer vermek ve yahudilerin benimsedikleri mera­simler gününü kutlamak da şirki gerektirir, küfrü icab ettirir. Nitekim Hindularm boya bayramı (Divali) gün­lerinde cahil müslümanlar, özellikle onların kadınları kâfirlerin âdet ve merasimlerini taklid etmekte ve ken­di bayramı gibi kutlamaktadırlar. Kâfirlerin hediyeleş-meleri gibi, kendileri tarafından kızlarına, kız kardeş­lerine tamamen müşriklerin renk ve biçiminde hediye­ler göndermektedirler. Kaplarım "tamamen kâfirlerin boyasıyla" boyamaktadırlar ve kırmızı fırmlıkla doldu­rarak göndermektedirler. O kutlamaya ve kutlama gü­nüne özen göstermektedirler. Bütün bunlar şirk olup İslâm dinini inkâr etmek demektir." [153]

 

Yatırlara ve Ermişlere Adak Adama:

 

"Aynı şekilde yatırlara, erenlere, büyük zatlara kurban adamaktadırlar. Onların mezarlarına hayvan­lar götürerek kurban etmektedirler. Fıkıh ölçülerinde bu hareket de şirk arasında sayılmış ve o konuda çok açık bir ifade kullanılmış, kesinlikle şirk olduğu bildi­rilmiştir. Bu şekilde hayvan kurban etmek; müşrikle­rin korkularından dolayı veya bir şeyler umarak cinle­re kurban edegeldikleri hayvan kesmelerden sayılmış­tır ki, bu şer'an yasaktır, şirk'e girmektedir. Bu hare­ketten de sakınmak şarttır. Çünkü bunda şirk kokusu bulunmaktadır. Adak tarzları ve şekilleri pek çoktur. Hayvan kurban etmeyi adamaya ne gerek vardır ve bu hareketle cinler adına kesilen kurbanlara katılarak cinlere tapanlara benzeyiş meydana getirmeye ne lü­zum vardır?" [154]

 

Yatırlar Adına Oruç Tutmak:                         

 

"Kadınların işte bu türden bir de oruç tutması var­dır. Onlar bu orucu yatırlara, ermişlere adayarak tut­maktadırlar. Çok kere bu orucun adını kendi kendileri­ne değiştirerek onların adına niyet etmekteler. İftar zamanında her oruç için özel bir tarz kullanmaktadır­lar. Oruçlar için belli günler tayin etmekte arzu ve is­teklerini bu oruçlara bağlamaktadırlar. Bu oruçları se­bep yaparak ermişlerden, yatırlardan dileklerini iste­mektedirler. Böylelikle onların dileklerim yerine geti­receklerini zannetmektedirler. Bu ibadet de şirk de­mektir. İbadet aracılığıyla dilek ve arzularını Allah'tan başkasından istemektir. Bu hareketin, bu tür davranış­ların çirkinliğini çok iyi tanımalıdır. Kudsî bir hadiste bildirildiğine göre Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Oruç benim içindir ve onun karşılığını (mükâ­fatını) ben vereceğim." Yani oruç bana özgüdür. Başka birinin oruç ibadetinde ortaklığı olamaz. Her ne kadar diğer ibadetlerde de Allah Teâlâ'ya ortaklık olamaz ise de, orucun özellikle anlatılması bu ibadetin öneminden dolayıdır. İşte bundan dolayı te'kidle bu ibadette ortak­lık reddedilmiştir.

Bu hareketin çirkinliği anlatıldığında bazı kadınla­rın; biz bu oruçları Allah için tutuyoruz. Onların seva­bını yatırlara bağışlıyoruz, demeleri sadece bir aldat­macadır. Eğer onlar bu sözlerinde doğru olsalardı oruç­lar için günler belirlemek gerekli olur muydu? Yatırla­ra özel yemek hazırlamaya, iftar sırasında çeşitli çirkin kaideler, tarzlar belirlemeye ne gerek vardı? Çok kere öyle oluyor ki, iftar zamanında haram şeyler yapıyorlar da herhangi bir haram şeyle iftar yapıyorlar; ihtiyaçla­rı olmadığı halde dileniyorlar, sadaka istiyorlar ve bu­nunla oruç bozuyorlar. Dileklerinin yerine getirilmesi­ni, arzularının karşılanmasını bu haram harekete bağlı zannediyorlar. Bu dalâletin, sapıklığın tâ kendisi ve mel'un şeytanın oyunudur. Ancak Allah Teâlâ bütün bu şeylerden koruyandır. "[155]

Saygı secdesini menetme konusunda aynı şekilde İmam-ı Rabbânî'nin çeşitli açık ve güçlü ifadelerle dolu mektupları vardır. Onlardan bazı alıntıları aşağıya alı­yoruz. Müridlerinden biri olan Mîr Muhammed Nu-man'a yazdığı mektupta şöyle buyuruyor:

"Bazı fıkıh âlimleri her ne kadar sultanları selâmlamak için saygı secdesi yapılmasını caiz görmüşlerse de, büyük sultanlara yakışan; bu konuda Allah Teâlâ Hazretlerinin huzurunda alçakgönüllülükle hareket et­meleri, bu çeşit son derece zilletle eğilip bükülmeyi Al­lah'tan başkasına caiz görmemeleridir. Allah Teâlâ ko­ca bir dünyayı, onların (sultanların) emrine vermiş, on­lara muhtaç kılmıştır. Bu büyük nimetin şükrünü yeri­ne getirmeli ve bu şekildeki aşırı derecede acizlik ve te­vazu belirten alçakgönüllülüğü, Allah Teâlâ'nın huzu­runda yapmaya özgü kılmalıdır. Bu işte Allah'la ortak olmamalı. Her ne kadar bir grup bu hareketin caiz ol­duğunu kabul etmiş ise de, sultanların kendileri alçak­gönüllülükleri ve edeplerinden dolayı buna izin verme­melidirler. Çünkü buna uygun düşen ilâhî ferman şöy­ledir:

"İyi hareketin karşılığı mutlaka iyiliktir."[156] Taniserli Şeyh Nizameddin adındaki bir müridine yazdığı mektupta ise şöyle buyuruyor:

"İnsanların anlattığına göre; sizin bazı halifelerini­ze kendi müridleri secde ediyorlarmış, yeri öpmekle de yetinmiyorlarmış. Bu hareketin çirkinliği güneşten da­ha açıktır. Onları böyle yapmaktan menet. Meneder-ken de bütün şiddetinle etkinliğini kullan. Bu tür hare­ketlerden kaçınmak herkesten istenirse de özellikle Allah'ın kullarına önderlik yapmak üzere öne çıkan ki­şiden daha çok istenir. Bu kişinin (kendine saygı secde­si yaptıran kişinin) o tür hareketlerden sakınması en büyük ve en önemli görevlerindendir. Çünkü ona bağ­lananlar, onun hareketlerini benimseyecekler ve bu yüzden büyük bir felâkete düşeceklerdir."[157]

 

SÜNNETİ YAYMA, BİDATİ REDDETME

 

Bid'at Nedir?

 

Allah'ın ve Resulünün dine sokmadığı veya yapıl­masını emretmediği bir şeyi dine sokmaya, onun bir parçası kılmaya bunu Allah'a yaklaşmak için ve sevap kazanmak için yapmaya ve bunun uydurma şartlarına, kaidelerine sanki bir şeriat emriymiş gibi bağlanmaya, uygulamaya bid'at denir.

Bid'at aslında, Allah'ın dini içine insan şeriatı yer­leştirmektir. Bu şeriatın ayrı bir fıkhı ve bazı kereler Allah'ın şeriatına paralel ve bazı vakitler sayı ve önem­de Allah'ın şeriatından daha fazla olan ayrı farzları, vacipleri, sünnetleri müstehapları vardır. Bid'at; şeria­tın en küçük bir eksiği kalmadan tamamlandığı, belir­lenmesi gereken konuların belirlendiği, farz ve vacip kılınması gereken şeylerin farz ve vacip kılındığı, din darphanesinin kapandığı, artık onun adına basılan pa­raların sahte olduğu gerçeğini gözönünde bulundur­maz. İmam Mâlik ne güzel buyurmuş:

"Kim İslâm'da bir bid'at ortaya çıkarır da onu güzel görürse o kişi; Hz. Muhammed (s.a)'in Allah'tan getir­diği emirleri (hâşâ) eksik bildirerek peygamberlik göre­vine ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ "Bugün ben sizin dininizi tamamladım" buyuru­yor. O gün (peygamberin döneminde) dinden olmayan şey bu gün de dinden olamaz."

Allah tarafından indirilen şeriatın özelliği onun ko­lay uygulanırlığı ve herkes için, her devirde yapılabilir­liğidir. Çünkü dini ortaya koyan, insanı yaratandır. O, insanın ihtiyaçlarını, onun yaratılış gücünü, onun ka­biliyet ve güçsüzlüğünü bilendir.

Âyet:

"Allah yarattığını bilmez mi ? Halbuki O en ince gö­ren ve tam bilendir."[158]

Bu bakımdan ilâhî şeriat kovuşta ve semavî şeriat­ta bütün bunlar gözetilmiş tir. Ama insanın kendisi şe­riat koymaya kalkarsa bunları gözönünde bulundura-maz. Bid'atların karışması hatta zaman zaman bid'at-larm eklenmesi sonucu din o kadar zor, dolambaçlı ve uzun şekil alır ki, insanlar mecbur kalarak böyle bir di­nin halkasını boyunlarından çıkarıp atarlar ve Allah'ın "Dinde zorlama yoktur" fermanı ile yaptığı iyilik ve ik­ram geri alınır. Bunun örneği; bid'atm rahatlıkla hare­ket etme fırsatı bulduğu ibadet ve merasimlerin, farz­ların ve vaciplerin o uzun listesinde görülebilir.

Din ve şeriatın bir özelliği de onun evrensel birliği, dünyanın her tarafındaki aynılığıdır. O her devir ve za­manda bir tek ve aynı olarak devam eder.Dünyanm herhangi bir bölgesinin bir müslüman vatandaşı, dün­yanın her hangi bir diğer bölgesine gitse o; din ve şeria­ta göre amel etmekte ne bir zorlukla karşılaşır, ne de herhangi bir idarenin uyarısına ve yol göstermesine ih­tiyaç duyar.

Bunun aksine bid'atlarda bir birlik ve beraberlik bulunmaz. O her bölge ölçüsüne göre, millî veya sosyal kalıba göre şekil alır. Tarih ve bölge şartlarına bağlı olarak, kişisel menfaat ve amaçlar sonucu ortaya çıkar. Bu bakımdan her ülkenin hatta daha da ileri giderek bazı kereler her bir eyaletin ve her bir şehrin kendileri­ne ait bid'atları, sonra da mahallelerin, evlerin kendile­rine özgü dinî icadları olur ve bu şekilde şehir şehir ve ev ev her yerin dini, din anlayışı değişik hale gelebilir.

İşte bu ebedi ve evrensel faydalardan dolayı Hz. Peygamber Efendimiz ümmetini bid'atdaiı kurtarmayı ve sünneti korumayı ısrarla en güzel ifadelerle anlat­mış ve şöyle buyurmuştur:

"Kim bizim dinimizde daha önce olmayan yeni öijr- i şey ortaya çıkarırsa o reddedilmiştir."

"Daima bid'atdan sakının. Çünkü bütün bid'atlar i dalâlet (dinden sapmajdır. Her dalâlet de cehennemde­dir. "                                                                                                               

Ve şu hikmetli sezgisini (önceden haber vermesini) buyurmuştur:

"Bazı insanlar dinde yeni birşey (bid'at) ortaya çı­kardıklarında onun kadar bir sünneti de mutlaka bu­nunla ortadan kaldırırlar."

Sahabe-i kiram, onlardan sonra da müçtehidler, İslâm fıkıh bilginleri ve kendi dönemlerinin ıslahatçıla­rı, yenileyicileri, Allah'a ve dinine bağlı âlimler daima; kendi devirlerinin bid'atlarma şiddetle karşı çıkmışlar, güçleri yettiği ölçüde İslâm toplumunda ve dinî ortam­larda bu bid'atların benimsenerek yayılmasını önleme­ye çalışmışlardır. Bu bid'atlarda genel halkı ve sade inamşlı insanları mıknatıs gibi çekicilik her devirde ol­muş ve dünyacılığı meslek edinmiş dinî zümrelerin ve kişilerin şahsî menfaatlerine bu bid'atlar vasıta kılın­mıştır. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de bunu şu mucize âyetiyle tasvir etmektedir:

"Ey iman edenler, rahipler ve papazların çoğu in-

sanların mallarını doğru olmayan yollarla yiyorlar ve Allah yolundan alıkoyuyorlar."[159]

Bu bid'atlarla mücadele etmesi yüzünden bu yeni-leyicilere şiddetli karşı çıkışlar olmuş, kendilerine ezi­yetler yapılmıştır. Fakat onlar buna hiç aldırmamış, bid'atlara karşı mücadeleyi kendi zamanlarının cihadı, şeriatı koruma ve dini aslından değiştirme (tahrif)den koruma kabul etmiş, bunu mukaddes bir görev saymış­lardır. Bu bid'at karşıtlarına ye sünnet bayrağım taşı­yanlara dönemlerinin avam tabakası veya avam taba­kası gibi olan özel kesimden insanlar tarafından "do­nuk", "gelenekçi", "din düşmanı" vs. isimler verilmiş; fakat onlar bunlara hiç aldırış etmemişlerdir. Onlar bu dil ve kalem cihadı ile hak ve doğruyu ortaya koymuş­lar, bâtılı geçersiz kılmışlar, bid'atları öyle yok etmiş­lerdir ki bazı tarihlerde ancak o bid'atlarm adı kalmış­tır. Geride kalanlarına karşı da hak yolun âlimleri sa­vaş halinde cephe almışlardır.

Âyet:

"Müminlerden öyle bir takım insanlar vardır ki,~ onlar Allah'a verdikleri sözde durdular, sonra onlar­dan kimi ahdini yerine getirdi ve yine onlardan kimi , (ahdini yerine getirmek üzere) beklemektedir. Ve onlar en ufak bir değişiklik yapmadılar."[160]                   

 

Bid'at-i Hasene Mugalatası:

 

Bu konuda en büyük mugalâta, bid'at-ı hasene (gü­zel bid'at) mugalâta siydi. İnsanlar bid'atı; bid'at-ı hase­ne, bid'at'i seyyie diye iki kısma ayırmışlardı. "Bid'atm hepsi seyyie (kötü) değildir. Pekçok bid'at hasene (iyi* güzel) bid'atlardır, Bid'at-ı hasene ise hadisde bildiri-, len "her bid'at dalâlettir" hükmünün dışındadır" diyor­lardı.[161]

' İmam-ı Rabbânî bu ayırıma ve bid'at-ı haseneye karşı öyle bir şiddetle cihad bayrağını yükseltmiş öyle bir güçle, güvenle ve ilmî delilleriyle onu reddet1; mistir ki, benzeri uzun zaman görülmemiştir. Bu konu­da Mektubât' mdan bazı alıntılara bakınız:

Hz. Peygamber'in sünnetlerini yaymak, benimset­mek ve bid'atlarm engellenmesini özendirmek üzere kendi mürşidinin oğlu Hâce Muhammed Abdullah'a yazdığı bir mektupta şöyle demektedir:

"Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun, HzL Peygamber Efendimizin peygamberliğinin üzerinden bin senenin geçtiği bir zamandır. Şimdi hem de kıyar met alâmetlerinin görülmeye başladığı peygamberlik döneminin uzaklaşmasından ötürü de sünnetin perde­lendiği (kaybolduğu), yalan dolan zamanı olduğundan dolayı bid'atm yaygınlaşıp benimsendiği bir devirdir. Sünneti koruyan, ona yardım eden ve bid'atı ayağının altına alarak yenen bir yiğit kişiye ihtiyaç vardır. Bid'atı yaymak dini mahvetmeye denktir. Bid'at ve bid'atçıya saygı göstermek İslâm sarayını yıkmakla eş anlamlıdır. Hadiste şöyle buyuruluyor:

"Bid'at işleyen kişiye saygı duyan kimse İslâm'ı yıkmada görev almıştır."

Bütün azim ve iradeyle sünnetlerden bir sünneti yaygınlaştırmaya bid'atlardan da bir bid'atı yok etmeye yönelmelidir. Bu hareket her zaman için gerekliydi ama, İslâm'ın ayağa kaldırılması; sünnetin yaygınlaştı­rılmasına ve bid'atm yok edilmesine bağlı olduğu, İslâm'ın zayıfladığı bu devirde daha da gerekli olmuş­tur."

Bundan sonra aynı mektupta bid'atm bölümlere ayrılmasına, onun iyi ve güzel yönünün olabileceğine ve bid'at-ı hasene deyimine karşı çıkarak şöyle yaz­maktadır:

"Önceki insanlardan bir kısmı bid'atta bir miktar güzellik görerek; bid'atm bazılarına müstahsen demiş­lerdir. Fakat bu fakir, bu konuda onlarla aynı görüşte değil. Hiçbir bid'atı dahi hasene kabul etmiyorum ve bu noktada onu bulanıklıktan, karanlıktan başka bir şey de görmüyorum. Hz. Peygamber Efendimiz şöyle, buyuruyor:

"Her bid'at dalâlettir."[162]

Arapça olarak Mîr Muhibbullah'a yazdığı bir başka mektubunda şöyle buyurmaktadır:

"İnsanların nasıl olup da böyle bir meselede güzel­lik olabileceği kararma vardıklarını; İslâm'ın mükem­mel din oluşundan sonra, Allah'ın beğenip razı olduğu bu dininde nimetlerini tamamladıktan sonra bid'at-ı hasene diye bir şey icad etmelerini anlamıyorum. "Ta­mamladıktan, mükemmelleştikten ve Allah tarafından beğenildikten sonra, bir dinde yeni bir şey ortaya çıkarılmasmda güzellik olamaz." inci gibi sözünü bu adam­lar bilmiyorlar mı? Hakdan sonra ancak dinden sapma değeri taşıyan şeyler kalır. Eğer bu adamlar; mükem­mel bir dinde yeni ortaya çıkan bir şeyin güzel olduğu­na karar vermenin, o dinin mükemmel olmadığını ge­rektirdiğini bilselerdi ve bunun Allah'ın nimetinin hâlâ tamamlanmadığım ilan etmek demek olduğunu anla­salardı buna asla cür'et etmezlerdi.”[163]

Bir başka mektubunda bu istisna üzerinde söz ederken şöyle yazmaktadır:

"Dinde her yeni icad edilen şey bid'at olduğuna, her bid'atm da dinden sapma (dalâlet) olduğuna göre; her­hangi bir bid'atta güzellik bulunması ne demektir? Ha­dislerden açık ve net olarak, her bid'atm sünneti orta­dan kaldırdığına ve bundan da hiçbir istisna ve ayırım yapılmadığı anlaşıldığına göre, kesin olarak her bid'­atm seyyie (kötü) olduğu sonucu çıkar. Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:

"Bir topluluk ortaya bir bid'at çıkardığı zaman, ancak sünnetten de onun kadarını ortadan kaldırmış olur. O halde sünnete bağlılık, bir bid'at (dinde olma­yan yeni ve dinden gösterilen yeni bir şey) ortaya çıkar­maktan daha hayırlıdır."

Hz. Hasan (r.a)'dan Hz.Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ne zaman ki, bir topluluk dinlerinde bir bid'at ortaya çıkarmışsa, Allah Teâlâ da onların sünnetinden o bid'at kadarını çekip almış, sonra da onu kıyamet gününe kadar onlara geri vermemiştir."

Bilinmeli ki, bazı âlimlerin, şeyhlerin hasene kabul ettikleri bazı bid'atlar iyice gözden geçirilip incelendik­leri zaman onların da sünnetleri ortadan kaldırdıkları anlaşılacaktır.”[164]

Yine aynı mektupta bid'at-ı hasene diye bir şeyin olabileceğini tamamen reddederek şöyle yazar:

"İnsanlar; bid'at-ı hasene ve bid'at-ı seyyie diye bid'atın iki çeşit olduğunu söylediler. Peygamber Efen­dimiz ve hulefâ-i râşidin devrinden sonra ortaya çıkan ve kendisiyle hiçbir sünnet ortadan kalkmayan güzel bir amele bid'at-ı hasene; sünneti ortadan kaldırana ise bid'at-ı seyyie diyorlar. Bu fakire göre bid'atlarm hiçbi­rinde güzellik ve parlaklık gözükmüyor. Bu bid'atlarda karanlık ve bulariıklıkdan başka hiç bir şey hissedilmi­yor. Farz edelim ki, herhangi bir uydurma harekette görme zayıflığından dolayı tazelik, temizlik ve güzellik gözüksün, yarın gözde görme gücü kuvvetlenince, (âhirette) uzağı ve derini görme kabiliyeti elde edince o zaman zarar anlaşılacak ve pişmanlıktan başka bir so­nuç elde edilemeyecektir. İnsanlığın efendisi Hz. Pey­gamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Kim bizim dinimizde onun aslından olmayan bir-şey icad edip ortaya çıkarırsa o reddedilmiştir,  (dinden değildir, kabul edilemez. )"[165]

O devirde yayılmakta olan bid'at-ı haseneler ara­sında mevlid toplantıları da vardı. (Hz. Peygamberin doğumunu kutlamak için meydanlarda toplanarak çe­şitli konuşmalar, kasideler, şiirler okunurdu.) Bu kut­lamanın amacı ve taşıdığı yüksek duygu açısından ona bid'at denerek karşı çıkılması çok hassas ve zor bir işti. Böyle bir karşı çıkış halkta yanlış anlama doğurması ve bunu saygısızlık, Hz. Peygambere duyulan sevginin azlığına vermeleri tehlikesi vardı. Fakat asırların en hayırlısı olan Peygamber asrında olmayan bir şeyin, di­nin ilerlemesine ve İslâm ümmetine faydalı olmayaca­ğında, zaman geçtikçe çeşitli zararların çıkacağı endi­şesinde tam bir kanaat sahibi olan îmam-ı Rabbânî Hazretlerine; Peygamberimizin doğumunun (mevlid) kutlamalarında bir zarar yoksa bunda ne sakınca var­dır? diye sorulduğunda cevap olarak şöyle söyledi:

"Efendim; bu fakir şöyle düşünüyor: Bunun (bid'­atın) kapısı kesinlikle kapatılmadığı sürece keyif ehli, zevk erbabı bundan vazgeçmeyeceklerdir. Birazcık da olsa bunun caiz olduğuna (bid'at-ı haseneye) fetva veri­lirse, gün geçtikçe iş bambaşka bir hal alacak ve azı ço­ğunu coşturacaktır."[166]

îmam-ı Rabbânî'nin; bid'atların tümüne karşı çık­ması ve bid'at-ı hasenenin varlığını kabul etmemesi şeklinde, derin kavrayışlı ve cesaretli adım atışı saye­sindedir ki büyük bir tehlikenin önüne geçilip çok bü­yük bir dinî yozlaşmanın kapısı kapatılmış oldu ve araştırıcı özelliklere sahip olmayan âlimlerin desteği, tekkelerin himayesi ve basit inanışlı devlet ileri gelen­lerinin ilgisi ve koruması sayesinde İslâm toplumunda yayılmakta olan bu tehlikenin önüne geçilmiş oldu. İslâm ve müslümanlar adına Allah ona en güzel mükâfatı bahşetsin. [167]

 

ALTINCI BÖLÜM

VAHDET-İ VÜCÜD MU, VAHDETİ ŞÜHÛD MU?

 

MUHİDDİN ARABÎ VE VAHDET-İ MESELESİ

 

Manevî cezbeler karşısında mağlup olan eski tasav-vufçulardan bazılarının ağzından Vahdet-i Vücûd-çuluğa delâlet eden ifadeler çıkmıştır. Bu ifadeler için­de, meşhur mürşid ve arif Beyazid-i Bistâmî Hazretle­rinin -ki o pekçok tarikat zincirinin büyük mürşidlerin-dendir- "Kendimi takdis ederim, şanım ne büyüktür" ve "Cübbemin içinde Allah'tan başka bir şey yoktur." sözleri ile Hallâc-ı Mansûr'un "Ene'1-Hak" sözü meş­hurdur.

Fakat, Şeyh-i Ekber adıyla şöhreti her tarafı tutan Muhiddin Arabî (Ö.H. 638) bu duygunun ve tutumun müceddidi, mühürleyicisi ve ilmî olarak kurucusudur.

Onun devrinden beri Vahdet-i Vücûd anlayışının ünü ve değeri ö dereceye ulaştı ki, tasavvuf ehli arasın­da bir iklim etkisi gibi yayılıp gitti. Bu etkiden en güç­lü ruhî yapıya sahip olanlar bile tamamen kurtulama­dı. Nihayet bu anlayış manevî zevk ve inceleme erbabı­nın şiarı ye ortak sıfatlan haline geldi. Bunu reddet­mek de cehaletini ortaya koyma, tasavvuf toplumunu tanımama, tufeyli olduğunu ilan etme demek olduğu ileri sürüldü. İmam-ı Rabbaninin ifadesiyle:

"Onlar sarf ve nahiv biliminin kaideleri gibi bu gö­rüşe de bölümler, maddeler ve kaideler belirlediler."[168]

Muhiddin Arabi'ye göre Vahdet-i Vücûd'un aslı ne­dir? O, bunu nasıl ortaya koymaktadır? Buna ne gibi deliller göstermektedir ve bunu nasıl açık bir gerçek, bizzat uygulanarak elde edilmiş deneyim, sezgi ve gör­gü konusu yapmaktadır? Sonra o, nasıl ayrı bir felsefe ve ekol değeri kazanmıştır?

Bu konu hakkında o adar çok kitap yazılmıştır ki bunların kısa bir özetini çıkarmak bile çok büyük bir kitap yazmayı gerektirir.

Vahdet-i Vücûd, felsefe ve tasavvufun, her ikisinde de ince bir konu olduğundan ve felsefe ile tasavvufun ince terimlerinin bilinmesi gerekip onun manevî dene­yimleri ve ilmî akışıyla da derin ilgisi bulunduğundan dolayı, bu kısa bölümde onu çepeçevre anlatmak im­kânsızdır. Okuyuculardan ilmî olarak bunu anlama ar­zusunu taşıyanlar, Muhiddin Arabi'nin meşhur Fütû-kât-ı Mekkiyye ve Füsûs el-Hikem isimli eserlerine ba şvurmahdırlar.

İraam-ı Rabbânî Hazretleri, Vahdet-i Şühûd'u isbat etme yolunda uzun mektuplar yazmıştır. O mektuplar­da Muhiddin Arabi'nin anlayış ve görüşünü ortaya ko-yuş tarzından, onu anlatış ve özetleyiş biçiminden de bu Vahdet-i Vücûdçuluğu ve amacını, ne demek istedi­ğini anlamakta kolaylık sağlanacaktır. O mektuplar­dan gerekli alıntılar bu konuda yeri geldikçe sunula­caktır.

Biz burada Lucknowlu ilimler denizi büyük âlim Abdülalî'nin (Ö.H. 1225) Vahdet-i Vücûd risalesinden birkaç alıntıyı sunacağız.

Yazar, hikmet ve usûl bilgilerinin coşkun denizi ol­makla birlikte Şeyh-i Ekber Muhiddin Arabi'nin Vah­det-i Vücûd görüşünün açıklayıcısı, aktarıcısıdır. Onun eserlerinin özellikle Fütuhât-ı Mekkiyye   ve Füsûs el- Hikem' in dalgıcı, derinliklerini tanıyan biridir. Bu alıntılardan bir ölçüde Şeyh-i Ekber'in maksadını ve ne demek istediğini anlamada faydalanılacaktır. Her ne kadar o alıntılarda da konunun erbabının ve ariflerinin dilini, üslûbunu tanıyan kişilerin anladığı deyimler ve tabirler varsa da, bundan daha özlü ve açık anlatan bir belge elimize geçmediği için bundan faydalanmak mec­buriyetinde kaldık:

"Allah Teâlâ'dan başka var olan her şey şüûnât ve taayünât âlemidir. Şüûnât ve taayyünâtın hepsi de o Allah'ın görüntüleridir. O, onlar içinde tecelli etmekte ve onlar içine sirayet etmiş, girmiş bulunmaktadır. Onun sirayet edişi hulûlcülerin inandığa gibi, ya da Vahdet-i Vücûdçularm anlattıkları gibi bir sirayet de­ğildir. Aksine bu sirayet sayıların içine l'in sirayeti, gi­rişi gibidir. Sayıların bütün rakamları birler basamağı­nın tekrarından başka birşey değildir. Kâinatta bir tek kaynak, yani bir tek zâtın tecellisi vardır. Çokluk için­de ancak o tecelli etmektedir. Onun zât'ından çokluk meydana gelmez. Allah'ın mukaddes zâtının varlığın­dan o çokluk âlemi gözler Önüne çıkmıştır. Ancak Al­lah'ın zâtı o çokluk içinde görülendir. Sadece Allah ilktir, Allah sondur. Ancak Allah görülendir. Ancak Allah görülmeyendir. Allah ortak kılınmaktan pâk ve münez­zehtir."

"Allah Teâlâ'nın adı herhangi bir görüntü olmadan tecelli etmez. O mübarek ad ister tenzihi olsun ister teşbihi olsun. İsimler görüntülere bağlı olduğundan ve görüntüler olmadan da onun yüceliği kavranamadığından dolayı; bütün kaynaklar onun görüntüleri olsun, onun adlarının yüceliği de tam olarak ortaya çıksın di­ye Allah Teâlâ kâinatın kaynaklarını var etmiştir,

Allah Teâlâ zâtı kemalde kesinlikle ganîdir. Fakat isimler, kemalinin mertebesinde kâinatın dış varlığın­dan ganî değildir. Şirazlı Hafız şöyle demektedir:

"Sevgilinin gölgesi âşık üzerine düşerse ne olmuş sanki;

Biz ona muhtacız, o da bize arzuludur."

Yani, eğer sevgilinin gölgesi âşık üzerine düşerse ne olacaktır ki, zaten biz ona (o gölgeye) muhtaçtık, o da bizi özlemişti. Bu sözler şu kudsî hadisten anlaşıl­maktadır: "Ben gizli bir hazineydim, tanınmayı iste­dim, bundan dolayı insanları yarattım. Tâ ki ben tecel­li etmiş olayım, yaratıklar da benim ve benim isimleri-mirt görüntüleri olsun."

"Kim, bir Allah vardır, bir de Allah'tan başka olma­sı, olmaması eşit olan yaratıklar âlemi vardır, diye iki ayrı varlığa inanırsa bu şirk koşmaktır ve onun bu şir­ki gizli şirktir. Kim ki bir tek varlığa inanır ve sadece Allah'ın varlığı vardır, ondan başka ne varsa Allah'ın görüntüleridir; görüntülerin çokluğu ise onun birliğine aykın değildir diye inanırsa, işte o kişi birleyici (bir tek Allah'a inanan) dir."

"Sen Hakkın aynı değilsin. Çünkü Hak Teâlâ mut­lak varlıktır. Sen ise onun varlığıyla şartlı ve belirlen­miş varlıksın. Belirlenmiş bir varlık da hiçbir şekilde mutlak varlığın aynısı olamaz. Evet şu var ki, sen ken­di varlığınla hakkın kendisisin. Hak Teâlâ sende belir­lenmiştir. Sen Allah'ı aynı varlıklar içinde yerleşme ba­ğından uzak ve yerleşme bağıyla ilişkili buluyorsun. Yani Allah Teâlâ'yı yerleştiği yerde tecelli ediyor görü­yorsun. Allah'tan başka ne bir başka varlık vardır, ne de başka bir mabut vardır."[169]

Bu konunun etkisi Şeyh-i Ekber Muhiddin Arabi'nin döneminden sonra o kadar yaygınlaştı, o ka­dar herkesi tesiri altına aldı ki, felsefeciler, tasavvufçu-lar ve şairler arasında % 9O'ı buna inanır veya bundan sayılarak onunla aynı türküyü söyler hale geldiler.

Muhiddin Arabî ile aynı düşüncede olmayanlar,, da­ha çok hadis, fikıh âlimleri ve kendilerine zahir âlim­leri denilen bilginlerdir. Bunlar arasında Hafız İbn Hacer Askalânî, Allâme Sehavî, müfessir Ebu Hayyân, Şeyhülislâm İzzeddin b. Abdüsselâm, Hafız Ebu Zür'a, Şeyhülislâm Siraceddin el-Bülkinî, Molla Aliyyü'1-Kârî, Allâme Sadeddin Taftazanî gibi ünlü bilginler ve bilim dalı önderleri vardır.

Her ne kadar bu kişiler; bilgileri, faziletleri, kitap ve sünnete vâkıf oluşları ve din ilimlerinde derya gibi oluşları sebebiyle çok üstün kimseler idiyseler de, ta­savvuf ve hakikat erbabı bir ikisi hariç onlardan hiçbi­rini manevî ilimlerin inceliklerini bilen kimseler kabul etmiyorlardı. Bu yüzden onların tasavvufa bu tür karşı çıkışlarını, "İnsanlar bilmediklerine düşmandır" genel prensibine bağlıyorlardı.[170]

 

ÎBN TEYMİYE

VE VAHDET-İ VÜCÛDÇULUK

 

Vahdet-i Vücûd meselesine karşı çıkmada en önde giden ve bu meselenin, bu görüşün benimsenmesinden dolayı tasavvuf camiasında ve halk arasında ortaya çıkmaya başlayan manzarayı gözönüne alıp ana kay­nak olan Kitap ve sünnet temeline dayalı olarak Vah­det-i Vücûdçuluk üzerinde tenkid, inceleme, gözden ge­çirme ve tahlil yapıp bu görüşün hatalarını açığa çıka­ran kimseler arasında, Şeyhülislâm Hafız İbn Teymi-ye'nin adı hepsinden daha parlaktı ve daha çok göze çarpıyordu.

İbn Teymiye (H. 661-728), Muhiddin Arabi'nin ve­fatından (H. 638) 23 sene sonra doğmuştur. Şeyh-i Ek-ber Muhiddin Arabi'nin öldüğü şehir (Şam)'da, onun son istirahatgâhı ve defnedilme yeri şerefini kazanan yerde büyüdü. Eğitim öğretim gördü ve emsali görül­meyen ilmî ve fikrî üstünlüklere ulaştı.

Olgunlaşıp, çevresine tenkidçi bir bakışla bakabil­me gücüne ulaştığı zaman Şeyh-i Ekber'in ölümü üze­rinden henüz 40-45 seneden daha çok zaman geçme­mişti. Mısır ve Suriye'nin fezası onun ilmî buluşlarının, eşine az rastlanır, görüşlerinin gürültüsüyle yankılanı-* yordu. İlim ve marifet meyhanesi onun tevhid tadıyla sarhoştu.

Mısır'da Şeyh Ebu'1-Feth Nasr el-Müncebâ, Muhid­din Arabi'nin aşırı bağlılarındandı. Devletin idaresini elinde tutan ve akına karasına hükmeden başvezir Rükneddin Baybars el-Câşengir ise Şeyh Nasr el-Mün-cebâ'nın hürmetkarı ve müridi idi.

Suriye'de ve pek çok Arap ülkesinde Muhiddin Arabi'nin kitapları, özellikle Fütühât-ı Mekkiyye ve Füsûs el-Hikem elden ele dolaşıyor, insanlar bunları okuyarak coşuyorlardı.

İmam İbn Teymiye'nin kendisi de, Fütühât-ı Mek­kiyye, Künhül-Muhkem el-Merbût, ed-Dürret el-Fahira, Metali' en-Nücûm ve diğerlerinde çok güzel ilmî değer­ler ve incelikler bulunduğunu itiraf etmiştir.

Şeyh-i Ekber'in görüşünü taşıyanlar arasında İbn Seb'în, Şeyh'i Ekber'in doğrudan talebesi olan Sadred-din Konevî, Bilyânî ve Telmesânî özellikle ünleri ufuk­ları tutmuş kimselerdi. İbn Teymiye bu topluluk içinde Şeyh-i Ekber'i onların hepsine tercih etmiştir.

Bundan da anlaşılıyor ki insaf, adalet ve gerçeği bulma arzusunu elden bırakmamıştır ve; "İnsanlar arasında bir hüküm ve karar vereceğiniz zaman insaf ve adaletle karar vermelisiniz." âyetine göre hareket etmiştir. O şöyle diyor:

"Bu kişiler arasında Muhiddin İbn Arabi, İslâm'a en yakın olandır. Onun sözleri pekçok yerde nisbeten daha iyidir. Çünkü o görüntü ile görünen (zahir ile mezâhir) arasında fark gözetmektedir. Emir ile yasağı ve dinî kanunlarla hükümleri'kendi yerlerine koymak­tadır. Mürşidlerin ısrarla üzerinde durduğu ibadet ve ahlâkî davranışları benimsemeyi tavsiye etmektedir. Bu bakımdan pek çok âbid ve tarikat ehli onun sözle­riyle tarikatta manevî mertebeler kazanmaktadır. Her ne kadar onun anlattığı gerçeği tam olarak anlamasalar da içlerinden bu gerçekleri anlayanlar ona uymak­tadırlar. Onun sözlerinin hakiki mânası böylece onlara anlaşılır hale gelmektedir."[171]

İbn Teymiye, başka bir yerde, üstün derecedeki müslümana iyi zan besleme ve onun hakkında karar vermenin ince sorumluluğunu duyarak şöyle yazmak­tadır:

"Onların son nefeslerinin hangi şey üzerine verildi­ğini ancak Allah bilir. Allah Teâlâ bütün müslümânla-rın erkeklerini, kadınlarını, ölüsünü, dirisini bağışla­sın.                                                               .

Âyet:                                                                           

"Rabbimiz; bizi bağışla, bizden önce imanla gidon kardeşlerimizi de bağışla. İman eden kimseler için kalplerimizde en ufak bir kin bırakma. Ey Rabbimiz; şüphesiz ki sen çok merhamet eden ve şefkatli olansın. "[172]                                      

 

VAHDET-İ VÜCÛDÇULUĞUN AŞIRI SAVUNUCULARI

 

Fakat' bu görüşün özel karakterinden, zevkinden, yapısından dolayı, bunun genel propagandasından ve bu görüşü telkin ve anlatmada aşırı heyecandan coş­kunluk gösterilerek hiç bir tedbir bulundurulmamasm-,dan dolayı din ilimlerinde büyük bir merkez olan Şam'da ve müslüman Türk soyundan gelen bir idare­nin önemli bir merkezi olan Mısır'da bir tür fikrî ve ahlâkî kopukluk ve yozlaşma meydana gelmeye başla­dığı anlaşılmaktadır.

İnsanlar, şeriatın, aklın ve ahlâkın sınırını aşmaya başlamışlar ve İslâm toplumunda bir kriz (buhran) hali ortaya çıkmıştı. Bir hakîm (İslâm akıl ve mantıkçısı)in "Ağaç, kökünden değil meyvesinden tanınır" sözüne uy­gun olarak Vahdet-i Vücûd ağacının çıkarmaya başla­dığı yaprak ve meyva; bir İslâm şeriatçısı için, kıskanç bir âlim ve davetçi için endişe doğurucu ve tenkidi gerektiriciydi.

İbn Teymiye'nin naklettiğine göre, -o nakillerde ge­nellikle çok tedbirlidir- bu marifet ilminde en önde olan Telmesânî, Vahdet-i Vücûd görüşüne sadece inanmak­la kalmayıp onunla amel eden, ona göre yaşayan bir in­sandı. Şarap içerdi, haramları işlerdi. "Varlık bir tek olduğuna göre, haram helâl diye ayırım neden olsun?" derdi.

İbn Teymiye şöyle yazıyor:

"Güvenilir bir adamın bana anlattığına göre, kendi­si Telme sânı'den Füsûs el-Hikem kitabını okuyor, onu evliyaullahm ve ariflerin sözleri zannediyordu. Füsûs'u okuyup içindekilerin Kur'an-ı Kerim'e açıkça aykırı olduğunu görünce, Telmesânî'ye; bu sözlerin Kur'an-ı Kerim'e aykırı olduğunu söyledi. Buna karşı­lık Telmesânî; Kur'an-ı Kerim'in tamamen şirkle dolu olduğunu, çünkü onun Allah ile kul arasında ayırım yaptığını, tevhidin (birleme) zaten ancak kendi sözle­rinde var olduğunu söyledi. Şu da onun sözüdür: "Ke­sin ve açık şekilde akla aykırı olanın keşif yolu ile ger­çek olduğu anlaşılmıştır."[173]

İbn Teynıiye daha fazlasını yazmaktadır:

"Telmesânî ve onun gibi düşünenler arasında olan bir adam bizzat bana şöyle anlattı:

Bir keresinde uyuz olmuş ölü bir köpeğin yanından geçiyorduk. Telmesânî'nin arkadaşları; bu da Allah'ın zâtı mıdır? diye sorduklarında; onun zâtından başka herhangi bir şey var mıdır, evet her ne varsa hepsi onun zâtının içindedir, diye cevap verdi."[174]               

O diğer bir kitabı er-Red el-Akvem ala Füsûs el-Hi­kem inde şöyle yazmaktadır:                                      '

"Bazı kişiler tarafından; varlık tek olduğuna göre/ kişiye karısı helâl de annesi neden haramdır? diye so­rulunca o Vahdet-i Vücudçu görüşte olan şöyle cevap verdi: Bize göre hepsi birdir. Fakat o perdeliler (hakiki Vahdet-i Vücûdçuluğu tanımıyanlar) anne haramdır, dediler. Biz de; evet, siz perdelilere göre haramdır dedik.[175]                                                                                            

Bu rastgele söylenen sözlerin, haram tanımayıp herşeyi helâl görmenin ve azgınlık göstermenin sorum­luluğu; son derece sünnete bağlı[176] ibadetine düşkün, haramlardan sakınan çilekeş, mücahedeci, nefsiyle şid­detli muhasebe yapan, şeytanın hilelerine ve nefsin oyunlarına tam olarak vakıf olan Şeyh-i Ekber Muhid-din Arabî gibi arif ve araştırmacı birine veya onun ki­taplarına aittir denemez. Fakat ona ait öyle tuhaf ve insanı şaşırtan sözler var ki, bu sözler habbeyi kubbe yapmak isteyenlerin eline koz vermektedir. Meselâ şu sözler:

"Hz. Musa zamanında buzağıya tapanlar aslında Allah'ın kendisine tapınışlardı. Harun (a.s.)'a Musa (a.s.) tokat atmıştı. Bu onların buzağıya tapmalarına Harun (a.s.)'ın karşı çıkmasmdandı. (Çünkü varlık tek olduğuna göre bu gerçekte Allah'a tapmaktan ibaretti.) Onlara göre Musa (a.s.) herşeyde hakkı gören ve hakkı herşeyin aynı kabul eden ariflerden biriydi.

Onlara göre Firavun, "Ben sizin yüce rabbinizim" sözünde haklıydı. Hatta hakkın ta kendisiydi. Çünkü Firavun yaratılıştan gelen devlet makamına sahipti. Bu yüzden Firavun, yerinde olarak, "Ben sizin yüce rabbinizim" dedi.Herkes şöyle ya da böyle bir ölçüde Rab olduğuna göre ben onların hepsinden üstünüm, çünkü bana görünüşte sizi idare etme ve size hükmet­me yetkisi verilmiştir.

Muhiddin Arabî diyor ki: "Firavun sözünde doğru olduğunu anlayınca sihirbazlar ona karşı çıkmadılar. Hatta onun sözünü kabul ederek dediler ki;

 (Âyet):

"- Ne karar verirsen ver, şüphesiz ki sen bu dünya hayatı üzerinde karar verirsin."   Bu bakımdan Fira-vun'un, "-Ben sizin en yüce rabbinizim" demesi yerinde idi."

Şeyh-i Ekber, Nuh (a.s.)'ı tenkid etmekte ve onun taşlara tapan kâfir kavimini desteklemekte ve yücelte­rek şöyle demektedir: "O putperestler aslında sadece Allah'a ibadet etmişlerdi. Nuh tufanı aslında ilâhî ma­rifetin coşması ve marifet denizinin dalgalanma siydi ki, orada onların hepsi boğulmuştu."[177]

Bundan dolayı Şeyh-i Ekber'in üstün mertebesine inanan, onun değerli kimselerden olduğunu kabul eden öyle birtakım âlimler, arifler, tasavvufçular vardı ki, onlar kendi yakınlarım onun kitaplarını okumaktan şiddetle menetmişlerdir.

Şeyh Muhiddin Abdülkadir Ayderûsî, en-Nûr es-Sâftr kitabının yazarı, kendi şeyhi Allâme Buhrug'dan şöyle rivayet etmektedir: Benim mürşidim olan devrin şeyhi, Şeyh Ebu Bekir Ayderûsî dedi ki:

"Ben babam Şeyh Abdullah İbn Ebu Bekir Hadra-mî'nin bir kere olsun bana vurduğunu ya da azarladığı­nı hatırlamıyorum. Bu bir kere başıma geldi. Sebebi de şuydu: Elimde Şeyh-i Ekber'inFütühât-ı Mekkiyye' sin­den bir bölümü gördü. Çok şiddetle öfkelendi. Ben o günden itibaren o kitaplara el sürmedim. O derdi ki: Babam, Muhiddin Arabi'nin Fütuhat ve Füsûs kitap­larının ikisini de okumaktan şiddetle menederdi. Fakat bununla birlikte Şeyh-i Ekber'e hüsnüzan beslediğini de ısrarla söylerdi. Onun büyük velilerden ve üstün ariflerden olduğunu kabul etmemizi tavsiye ederdi."[178]

 

VAHDET-İ VÜCÛD İNANIŞI HİNDİSTAN'DA

 

8. Hicrî asırda bu düşünce Hindistan'a geldiğinde, Hindistan'ın kendisi zaten bu anlayışın en eski ve en heyecanlı inananı ve davetçisi olarak duruyordu. Bazı tasavvuf tarihçilerinin görüşüne göre; İran, Irak ve ba­tıda (Batı İslâm dünyasında) ortaya çıkan İslâm tasav­vuf çuları, varlığın bir olduğu (Vahdet-i Vücûdçuluk) dersini Hindistan'dan almışlardı. İslâm'ın gelişinden sonra da hiçbir kesintiye uğramadan bu ülke o görüş ve inancın bayraktarı, "Herşey odur" inancının sahibi idiler.

Âriyen nesillerin karakteri ve Hindistan dinlerinin ve felsefelerinin -ki bunlar Sami milletlerin ve peygam­berlerin vatanında ortaya çıkan dinlerin tersine; belir­liliklerden, bağlardan uzak ve Vahdet-i Vücûda, vah­det-i edyâna (dinler birliğine) binlerce seneden beri inanıp gelmektedirler- ilişki kurma, el atma hevesin­den dolayı bu görüş daha derin, daha şatafatlı bir şekil aldı.

Vahdet-i Vücûdçuluk Hindistan'a gelince bu felse­fenin karakteri yerli karakterle uyuşarak, el ele tutu­şarak yeni bir coşku ve yeni bir düşünce ekolü meyda­na getirdi. Bu ülkenin tasavvufçuları, meşâyihi arasın­da bu görüşün çok sayıda destekçisi, sasvunucusu, da­vetçisi ve yayıcısı göze çarpmaktadır.

Bunlar arasında özellikle Çeştiye Sâbiriye tarikatı­nın  namlı   şanlı  şeyhi  Gengûhlu  Şâh Abdülkuddüs (Ö.H. 944), Cencâneli Şeyh Abdürrezzak (Ö. H. 949), Şekerci lakabıyla tanınan Delhili Şeyh Abdülaziz (Ö.H. 975), Burhanpûrlu Şeyh Muhammed b. Fadlullah (Ö.H. 1029) ve İlâhâbadlı Şeyh Muhibullah (Ö.H. 1058) vardı.

Bunlardan her biri kendi devirlerinin Muhiddin Arabi'si, kendi ülke ve şehirlerinin İbn Fârız'ı idiler. Bunların çoğu Müceddid-i Elfisâni Hazretlerinden çok az önce, ya da onun zamanına yakın veya bitişik za­manlarda ders ve irşad görevlerini yürütmüşlerdir.[179]

 

Şeyh Semnânî ve Vahdet-i Vücûdçuluk:

 

Yukarıda da söylendiği gibi Vahdet-i Vücûd görüşü­nü reddeden ve Şeyh-i Ekber'i tenkid edenler; daha çok zahir (dış) ilimler deryasının dalgıçları idiler ama, ha­kikat, marifet geçidini, riyâzat ve mücahede dünyasını, marifet ve hakikatleri bizzat yaşıyarak deneyen, tadan kimselerden değillerdi. Bu bakımdan o görüşün zevki­ne ulaşanlar, onların tenkidlerini, "Gerçeği göremedik­lerinden efsane yoluna saptılar" diyerek değersiz ve önemsiz kabul ettiler.

Bu görüşü özenle tenkid edip reddeden ilk araştırı­cı, müslüman tasavvufçu ve arif kişi olan Şeyh Rük-neddin Ebu'l-Mekânı Alâüddevle Semnânî'dir.

Alâüddevle Semnânî (H. 659-736) Horasan'ın Semnân şehrinde zengin bir ailenin ve ünlü bir sülâ­lenin çocuğu olarak doğdu. Bu sülâlenin kişileri devlet idaresine ve vezirlik mevkilerine kadar yükselmişlerdi. Semnânî, Şeyh Nureddin Abdurrahman el-Kesrekî el-İsferâinî'den Kübrevî tarikatı üzerinde manevi istifade etti ve icazet aldı. Şeyh-i Ekber'in Vahdet-i Vücûd an­layışına karşı sürekli tartışmalar yaptı. Mektuplarında

da yer yer bunu anlattı. Ona göre tarikatta manevî ma­kam elde etmeye çalışanların en son durağı "Tevhid" değil, aksine "Ubûdiyet=Kulluk"dur.

Onun sözlerini müridi Sîstanlı İkbâl b. Sâlik dü­zenli şekilde yazarak kitap haline getirmişti. Bunun çeşitli nüshaları, "Çehl Meclis"   (=Kırk Oturum veya Kırk Sohbet) ya da  "Şeyh Alâüddevle Semnânl'nin Sözleri" vs. adlarıyla kütüphanelerde bulunmaktadır.

Câmî'nin, Nefehât el-Üns' ünün (sh. 5Ö4-515) ara­sındaki bölümün çoğu da onun sözlerine  yanmakta­dır.[180]

 

VAHDET-İ ŞÜHÛD        

 

Bizim bilgi ve araştırmalarımıza göre; öyle önemli ve ünlü iki kişi gelip geçmiştir ki, ancak onlar tarafın­dan Vahdet-i Vticûd'a paralel olarak Vahdet-i Şühûd zikredilmiş ve bu konuya işaretler yapılmıştır. Bu iki kişi arasında ilgi ve alâka farklılığına, hatta zıt yollar­dan gitmelerine rağmen sadece iyi niyet, temiz duygu, ihlâs ve içtenlik birliği vardır. Hidâyet kapılarının açıl­masına vesile olacağı Kur'an-ı Kerim'de, "Bizim yolu­muzda gayret gösterenleri kesinlikle biz kendi yolları­mıza yöneltiriz" ifadesiyle bildirilen gayret gösterme­deki ortaktırlar.

O iki kişiden biri, aslında hadis, kelâm ve fıkıh bil­gini olan Şeyhülislam Hafız İbn Teymiye; diğeri de as­lında arif, araştırmacı, hakikat ve tasavvuf Önderi olan Mahdum el-Mülk Şeyh Şerefüddin Yahya Münyerî'dir.^

İlk anılanın (ibn Teymiye nin) el-Ubûdiyye kitabın­dan açıkça anlaşıldığına göre; o, Vahdet-i Şühûd geçidi­ni tanımakta ve müridlerin tarikatta manevî dereceler elde etmeleri sırasında bu makamla karşılaştıkları ger­çeğini bilmektedir. Bu makam peygamberlerin ve onla­ra tam bağlı olan sahâbe-i kiram ve diğerlerinin mari­fetinden daha aşağıda, fakat Vahdet-i Vücûd maka­mından daha yüksektedir[181] Şu var ki, bu konu onun  (İbn Teymiye'nin) asıl sahası olmadığından dolayı sa­dece işaret etmekle yetinmektedir.

Fakat, Biharlı Mahdum Münyerî (Ö.H. 782) bu me­seleyi mektuplarında çok güzel bir üslupla dile getir­miştir. O; şahsî tecrübesi ve sahibi olduğu bu makam­daki görüşlerinin ışığı altında şöyle söylemektedir:

"Genellikle Vahdet-i Vücûdçuluk ve haktan başka­sının kesin olarak yokluğu ve kesin hiçliği kabul edilen şey; aslında gerçek var olanın karşısında diğer varlık­ların, güneşin ışığı karşısında yıldızların ışığının sili­nerek kaybolması gibi silinip gitmesi ve zerrelerin var­lığının asılsız olması demektir."

O; iki cümle içinde bu gerçeği şu şekilde anlatmak­tadır:

"Olmamak başka, görmemek başka." Bir şeyin yok olması, hiç olmaması başka şeydir; var olup da göze gö­zükmemesi başka şeydir. Ve şöyle buyurmaktadır: "Bu makam öyle nazik bir makamdır ki, orada pek çok iyi kimselerin ayağı kaymıştır. Allah'ın yardımı, muvaffa­kiyeti olmadan, yol gösteren rehber edinmeden hakikat caddesinde ayakta durmak zordur."[182]

 

Yeni Bir Yenileyici Kişiye İhtiyaç:

 

Fakat bu meselenin açıklığa kavuşması, bu konu­nun sakat görüşlerinden arındırılması ve kesin deliller ortaya konulması için, maneviyat âleminin dikenli va­dilerinden ve yüksek makamlardan geçmiş bir kişiye ihtiyaç vardı. Bu kişi hakikat denizinin dalgıcı olmalıy­dı. Bizzat deneyerek ve uygulayarak dalgalı, coşkun denizi aşarak hakikat sahiline ulaşan bir yüzücü olmalıydı. O kişi bir şeyi bilmemeyi o şeyin olmadığına delil göstermemeli, aksine gözüyle gören bir şahid gibi, cesaretli ve ileri amaçlı bir yolcu gibi kendine tam bir gü­venle Vahdet-i Vücûdla ilgili olan bir yerde, görürcesine

— Yıldızlardan öte başka bir dünya daha vardır, demelidir.

Vahdet-i Vücûd konusunda ona inananlarla redde­denlerin bugüne kadar üç ayrı görüşü olmuştur:

1) Vahdet-i Vücûdu tam ve olduğu gibi kabul eden ve onun açık bir gerçek olduğunu, tahkik ve marifetin son durağı olduğunu ileri süren görüş.

2)  Vahdet-i Vücûdu tamamen ve olduğu gibi redd eden, onun evham ve hayal gücünün uydurması ve iç sezgilerden başka bir şeyin olmadığını söyleyen görüş.

3)  Vahdet-i Vücûd paralelinde Vahdet-i Şühûd gö­rüşü ve gerçekte tarikat erbabının gördüğü şeylerin gerçeğin ta kendisi olduğunu söyleyen görüş.

Bu; varlığın tek oluşu ve Vâcibül-Vücûd'dan mak­sadın, Allah'tan başka her var olanın aslında hiçliği ve yok oluşu demek değildir. Aksine olay şudur: Varlıklar kendi yerlerinde vardır ve varlığı sürmektedir. Fakat Vacibü'l-Vücüd olan Allah'ın asıl ve gerçek var olan varlığının nuru diğer varlıklar üzerine öyle bir perde çekmektedir ki, onlar yokmuş gibi görülmektedirler. Nasıl ki, güneşin doğmasından sonra onun ışığı karşı­sında yıldızlar silinip gittiklerinde; birisi, yıldızlar yok­tur, deyince yalan söylememiş olursa; aynı şekilde ger­çek ve asıl var olamn karşısında diğer varlıkların, san­ki baştan beri onların varlığı diye bir şey yokmuşçasına gereksiz, asılsız görünmeleridir.[183]

 

ÎMAM-I RABBÂNÎ'NİN KATKISI VE YENİLEME BAŞARISI

 

İnıam-ı Rabbani bu üç görüşe karşı bir dördüncü görüş benimsedi; o da, Vahdet-i Vücûd'un, müridin ma­nevî ilerleyişleri sırasında önün çıkan bir makam ol­duğudur. Gerçek ve mükemmel varlıktan başka hiçbir şeyin varlığının olmadığı, o müridin (sâlikin) gözüne açıkça serilir. Ne varsa hepsinin bir tek varlık olduğu, Ondan başka ne varsa hepsinin yansıma, değişik renk­lerde görünme veya Şeyh-i Ekber'in ve Vahdet-i Vücûd mertebesinde olan ariflerin ifadesiyle; "inişler" (madde âlemine inişler) olduğu görülür.

Fakat Allah'ın yardımı yetişip şeriat ışığı yol göste­rirse ve sâlikin cesareti de üstün olursa, o zaman ma­neviyat âleminde mesafe kateden sâlikin önüne başka bir makam gelir. Bu ise Vahdet-i Şühûd makamıdır.

Böylece İmam-ı Rabbânî Hazretleri; asırlardan beri üstün kabiliyetli tarikat mensuplarının, ariflerin, en ince meseleleri kavrayan ilim ve hikmet bilginlerinin, marifet denizine dalan dalgıçların görüşü olan Vahdet-i Vücûdçuluğu reddetmeden, onun en büyük bayrakta­rı, açıklayıcısı Muhiddin Arabi'nin üstün değerini inkâr etmeden -ki onun ilmini, hassas konulan tanı­masını ve manevî yüceliklerini, sırlarım inkâr etmek aşırılıktır, büyüklük taslamadır- onu Allah katında de­ğerli bir kul kabul edip ihlâs ve samimiyetini yok say­madı.

Hatta onu üstün vasıflarla ve güzel sözlerle överek, bir katkı yaptığım belirtmiştir. Bu katkısıyla onun fay­dalı olacak bir keşifte bulunduğunu; bir taraftan genel müslümanların inancına, Kitaba, sünnete ve hak olan şeriata uygun olduğunu; diğer taraftan geniş bir züm­renin görüş ve bilgilerini geçersiz kılacak bir çizgi çeke­rek fikrî bir gerileme yerine; Şer'î naslara, dinin esas­larına; ruh ve ufkun en son buluşlarına ve görüşlerine uygun düşen bir şey kattığını bildirmiştir. [184]

 

Kişisel Tecrübe ve Müşahadeleri:

 

Bu girişten sonra, İmam-ı Rabbânî'nin üstün değer­deki, daha açık ve kolay anlaşılır mektuplarından bir­kaç alıntıyı okuyunuz. Kendi manevî ilerleyişini ve Vahdet-i Vücûd anlayışından yükselerek nasıl Vahdet-i Şühûd derecesine ulaştığını, kendine bağlı olanlardan biri olan Şeyh Sofî'ye yazdığı mektupta şöyle anlat­maktadır:

"Muhterem efendim; küçük yaştan beri bu fakirin kanaat ve inanışı Vahdet-i Vücûdçularm meşrebine uy­gundu. Fakirin pederi merhum da dış görünüş itibarıy­la bu meşrepte idiler ve sadece bu yolda hareket eder­lerdi... "Fıkıh âliminin oğlu yarım fıkıh âlimi olur." hükmüne göre fakir de bu münasebetten dolayı Vah­det-i Vücûdçuluğu bilme açısından çok talihliydi. Bu konudan da çok zevk alıyordu. Nihayet Allah Teâlâ Hazretleri; kendi lütuf ve keremiyle, irşad ocağı olan, hakikat ve marifetleri tanıyan, din yolundan ayrılma­yan, gerçek olgun şeyh olup Allah yolunu gösteren Mu-hammed el-Bâkî -kuddise sirruhü- Hazretlerinin huzu­runa ulaştırdı. O büyük zât bu fakire Yüce Nakşibendî tarikatını öğretti ve onun ahvaline kesin bir şekilde teveccüh buyurdu.

Bu üstün tarikatta gayret gösterip yetiştikten son­ra, kısa bir süre içinde bu fakir tarafından Vahdet-i Vücûdçuluğun gerçek durumu anlaşıldı. Hatta bu anla­yışta bir tür aşırılık meydana geldi; bu makamın bilgi ve marifetleri tamamiyle beni kaplamış oldu. Bu mer­tebenin bize açılmayan, gözlerimiz önüne serilmeyen inceliklerinden belki de pek az bir şey kalmış olabilir.

Şeyh Muhiddin Arabi'nin nazik ve ince bilgileri ol­ması gerektiği gibi karşımıza çıktı. Füsûs kitabının sa­hibinin anlattığı, zâtı tecelli ile ve kendisine nasip olan son makama yükselişle de şereflendirildik. Ki, o bu ma­kam hakkında: "Bundan sonra ancak kesin yokluk var­dır" demiştir. Muhiddin Arabi'nin, velilerin sonuncusu­na özgü kabul ettiği bu tecellinin ilim ve marifetlerini bütün genişliği ile öğrendik. Bu tevhid anlayışında sar­hoşluk ve cezbe hali o dereceye ulaştı ki, Hâce Hazret­lerine yazdığımız bazı maruzatlarımızdaki gibi cezbe ve sarhoşluk şiirleri yazdık.

Bu hal uzun süre devam etti. Aylar, derken seneler geçti. Fırsat ve sırası geldi de ansızın Hak Teâlâ Haz­retlerinin sonsuz lütfü kapıyı aralayıp yüzünü gösterdi. Görüntü âlemine gelerek, "Ona benzer hiçbir şey yok­tur." emrine uygun olarak nasılsız, nicesiz olarak yüzü­ne çekilmiş perdeyi kaldırdı da herşeyin bir tek olduğu­nu ileri süren Vahdet-i Vücûdçuların anlattıkları ve bildirdikleri silinip gitti. O makamda gözler önüne seri­len kuşatma, birleşme ve zatî yakınlıkla beraberlik (gi­bi Vahdet-i Vücûd görüşlerine ait haller) gizlenip kay­boldu. En güçlü ve en keskin bir şekilde anladık ki, şa­nı yüce olan yaratıcının bu âlemle, o birlik ve bağlantı­lar açısından hiçbir birlik ve bağlantısı- yoktur. O'nun kuşatması ve (eşyaya) yakınlığı, onları bilmesi açısındandır.. Hak erbabının (Allah onların gayretlerini mükâfatlandırsın) inandığı gibi o yüce varlık hiçbir şeyle birleşik değildir. O nicesiz ve nasılsızdır. Bütün âlem, baştan başa "nasılsız olan nasıllı olanın aynısı ve benzeridir diye nasıl söylenebilir" kusuruyla kusurlu­dur. Varlığı mutlak gerçek olan, varlığı mümkün olan­la aynıdır diye nasıl denilebilir? Kadîm olan (başlangıcı olmayan)'ın sonradan olanla aynı olması hiçbir zaman olamaz. Yok olması mümkün olmayanla yok olması ca­iz olan aynı şey olamaz. Gerçeklerin değişmesi akıl açı­sından da, şeriat açısından da imkânsızdır. Birini diğe­rinin yerinde saymak da temel prensipler açısından doğru olamaz.

Ne tuhaf şeydir ki, Şeyh Muhiddin Arabî ve ona bağlı olanlar, Allah Teâlâ'nın zâtına mutlak meçhul (kesin gizli olan) demekte, O'nu hiçbir hükümle kendi­sine hükmedilen kabul etmemektedirler. Sonra da bu­na rağmen yüce varlığın kuşatmasını yakınlık ve zatî beraberliğin olduğunu (eşya ile birleştiğini) ileri sür­mektedirler.

Bu konuda en doğrusu, ehl-i sünnet âlimlerinin de­dikleri şu sözdür: "Bu mesele bilgi bakımından yakın­lık ve bilgi bakımından kuşatmadır."

Vahdet-i Vücûd görüş ve meşrebine aykırı bu bilgi­leri ve marifetleri elde etme sırasında, daha önce bu Vahdet-i Vücûddan üstün başka bir şey olabileceğini kabul etmediğinden dolayı bu fakirin üzerinden ağır bir sıkıntı devresi geçti. O büyük bir dua ve niyazla gözyaşları ve yalvarmalarla bu marifetin yok olmasını istiyordu.

Nihayet bu hakikatin üzerine örtülmüş olan bütün perdeler kalktı ve işin aslı gözler önüne serildi de an­laşıldı ki, her ne kadar kâinat Allah Teâlâ'nın kemal sıfatlarının bir aynası gibi ise de, (aynaya akseden) gö-!i rüntü, (görüntünün sahibi olan) ortada görünen varlı-U ğın aynısı değildir. Gölge ve görüntü, Vahdet-i Vücûd-? çuluğa inananların kabul ettiği gibi, onları aksettiren*"; asıl varlığın kendisi olamaz.                                       ; :

Bu meseleyi bir örnekle açıklayalım:                      -

Meselâ, bütün ilimleri ve fenleri bilen bir âlim bir-gün bütün maharet ve yeteneklerini insanların gözleri önüne sererek gizli kabiliyetlerini, insanların bilmediği ° üstün meziyetlerini göstermek istese de bunun için harfler ve sesler aynasında maharetleri görülsün diye? harfler ye sesleri (sözleri) ortaya koysa, böyle bir durumda onun meziyet ve maharetleri görüldüğü (aksettiği) aynaya, o âlimin meziyetlerinin kendisi veya meziyetlerini kuşatan (kendi içine alan), veya o maharetler onun yanında denebilir mi? Yahutta o maharetlerin, o meziyetlerin tâ kendisi denebilir mi? Aksine onların aralarındaki ilişki ancak delâlet edenle edilen "arasındaki ilişki kadar olabilir. Harfler ve sesler (kelimeler ve sözler) o meziyetlere bir delil olmaktan öte(î: birşey olamaz. Ortaya çıkan ilgi ve ilişki de tahminî ve .;*. hayalîdir. Aslında o ilişkiler (aynılık, birleşik olma, çepeçevre kuşatma, kendisi ile birlikte bulunma)den hiç­biri bulunmamaktadır. Fakat o meziyetlerle o harf ve sesler  arasında   görülen  ve   ortada   bizzat  bulunan,' delâlet eden ve delâlet edilen ilişkisinin olduğu kesindir. Bu bakımdan bazı kimseler bazı sebeplerden ötürü ^ bu hayalî ve vehmî ilişkilerin varlığını ileri sürmektedirler. Ama işin kendisinde o meziyetler bütün ilişki- §v lerden sıyrılmış ve uzaktır. Hak ile halk arasında   da i. bu delâlet etme ile delâlet edilme ve açıkça ortada göz- ;t. le görülme, görüntülenmeden başka hiçbir .bilgi ve ilişlnki yoktur.                                                                  

Bazı kimselerin Vahdet-i Vücûd anlayışı üzerinde çok fazla düşünceye dalmaları, bu hayalî karara var­malarına sebep olmaktadır. Bu fazla düşüncelerin, iç âlemde kendi kendine tahayyül etmelerin ortaya çıkar­dığı hüküm ve şekiller hayal gücünde bir şekil olarak yerleşmektedir.

Başka bir takım insanlar Vahdet-i Vücûd hakkın­daki malumatları tekrar tekrar düşünmek suretiyle o görüşe ait kanaat ve kararlardan zevk almaktalar. Ba­zı kimselerin de bu görüşe eğilim göstermesinin sebebi (Vahdet-i Vücûd görüşünü benimsemesinin sebebi), muhabbetinin çok fazla olmasıdır.Çünkü sevgiliye du­yulan sevginin fazlalığından dolayı sevgiliden başka her ne varsa sevenin gözünden kaybolur, sevgiliden başka hiçbir şey görmez olur. Olay, işin aslında sevgili­den başka hiçbir şeyin varlığının olmadığı değildir. Çünkü böyle bir şey akla da, duyularla algılamalara da, şeriata da aykırıdır. İşte bu aşırı sevgi bazan insa­nı; çepeçevre kuşatma, var olanın kendisini içine aldı­ğına, eşyanın içine diğer varlığın girerek birleştiği ka­naatine, böyle bir karar vermeye itmektedir. Vahdet-i Vücûd inanışının bu çeşidi önceki iki çeşitten daha üs­tündür. Her ne kadar işin bizzat kendine ve akla uy­gun düşmüyorsa da, takva dairesi içine girmektedir. Şeriatla ve işin bizzat kendisi ile onu uygun düşürmeye çalışmak, boş yere uğraşmaktan başka bir şey değil-dir.Bu bölümdeki amaç içtihat hatası (görüş ve anlayış hatası) hükmü taşıyan keşif hatasıdır. Çünkü tenkid-ve kötüleme kalkar gider. Hatta bir bakıma hal ve cez­be fazlalığı olması bakımından bu tasvib de edilebilir.[185]

 

Tevhid-i Şühûdî:

 

Şeyh Ferid Buharî'ye yazdığı bir diğer mektupta şöyle demektedir:                                                       

"Manevî gelişme halinde iken tasavvufçularm elde ettikleri Vahdet-i Vücûdçuluğun iki çeşidi vardır: Şü-r hûdî Vahdet ve Vücûdî Vahdet. Şühûdî- Vahdet: Bir görmenin adıdır. Yani müridin gördüğünün birden başka olmamasıdır. Vücûdî Vahdet ise, biri var kabul et-v menin ve ondan başkasını yok bilmenin adıdır."   

Biraz daha ileride şöyle demektedir:                       

"Meselâ bir insan güneşin varlığını kesin olarak ı görmüştür de onun varlığına kesin bilgi sahibi olmuştur. Onun bu kesin bilgisi o anda yıldızların yok olduğunu kabul etmesini gerektirmez, ama o güneşi gördüğü zaman yıldızları göremezse onun gördüğü, güneşten başka bir şey olmayacaktır. Yıldızları görmediği zaman * bile yıldızların yok olmadığını bilecek, hatta o yıldızlann var olduklarını ama gizlendiklerini ve güneşin ışığı­nın fazlalığına yenildiklerini bilecektir. (İşte bu Şühûdî Vahdettir)."                                                               

Biraz sonra da şöyle yazar:

"Mürşidimiz Hâce Bâkîbillah Hazretleri bir süreye kadar Vahdet-i Vücûd meşrebi taşımışlardır. Mektup­larında ve risalelerinde bunu da açıklamışlardır. Fakat sonunda Allah'ın büyük lütfü onu bu makamdan yük­selterek öyle bir ana caddeye getirdi ki, bununla o ma­rifetin darlığından (sıkıntısından) kurtuluş nasip ol­du."[186]

Bir mektubunda Şeyh-i Ekber'in ve ona bağlı olanların görüşünü anlatırken de şöyle yazmaktadır:

"Onlar Vahdet-i Vücûdçuluğa inanmaktadırlar. Dı-şarda sadece bir tek varlığın olduğunu düşünmektedir­ler. O da Hakkın zât'ı (kendisi)dir. Kâinatın dışarda kesinlikle hiçbir varlığı yoktur, demekteler. Şüphesiz ki onlar bunun ilmî olarak isbatma inanmakta ve şöyle demektedirler: "Hakkın zâtının dışında olan şeyler, var olmanın kokusunu bile almamışlardır."

Onlar, kâinatın Allah'ın gölgesi olduğuna inanmak-talar. Fakat onlara göre bu gölge varlık sadece duygu derecesindedir, gerçekte ve dışarda kesin olarak yok­tur."[187]

Aynı mektupta kendisinin Vahdet-i Vücûd görü­şünden sıyrılıp yükselişinin hikâyesini anlatarak şöyle demektedir:

"Bu satırların yazarı (olan ben) önceleri Vahdet-i Vücûd inancı taşırdı. Küçüklüğünden beri o, Vahdet-i Vücûd hakkında bilgi sahibiydi. Her ne kadar o sıralar­da manevî hal sahibi değil idiyse de bu konuda gönlün­de ona karşı kesin bir inanç taşıyordu. O, maneviyat âlemine adım attığında ilk önce Vahdet-i Vücûd yolu önüne açıldı ve uzun süre bu makamın derece ve kade­melerinde dolaştı. O makama uygun olan pekçok bilgi­yi elde etti. Vahdet-i Vücûd erbabının üzerine inen zor­luklar, haller bu manevî açılışların ve bilgilerin akımı ile çözüldü.

Bir süre sonra bu fakire başka bir bağlantı (ilişki) hâkim oldu. O bağlantı hâkimiyeti sırasında Vahdet-i Vücûd hakkında ona bir duruş geldi. Fakat bu duruş (Vahdet-i Vücûda) hüsnüzan halinde olup onu inkâr şeklinde değildi. Bir süre o duruş halinde kaldı. Sonun­da mesele (Vahdet-i Vücûdu) reddetme noktasına ulaş­tı. Vahdet-i Vücûd derecesinin daha aşağı derece oldu­ğu ona gösterildi de ondan daha üstün olan gölgelik makamına ulaştı.

Bu reddetme meselesinde fakirin iradesi yoktu. Namlı şanlı şeyhlerin bile üzerine çadırlarım kurduk­ları bu Vahdet-i Vücûd makamından dışarı çıkmayı is­temiyordu ama, o gölgelik makamına ulaşınca kendini ve kâinatı gölge gördü. O zaman kendisinin bu makam­dan ayrılmamasını arzu etti. Çünkü bu yüceliği ancak Vahdet-i Vücûdda zannediyordu. Genel yapısıyla bu makam da onunla ilgiliydi, ama takdir-i ilâhî sonöuz bir lütuf ve yoksulu koruma keremiyle onu bu makam­dan da alarak yukarı götürdü ve kulluk makamına ulaştırdı. O zaman bu makamın yüceliği gözler önüne serildi ve açıkça belirginleşti de o geçmiş makamlardan tevbe ve istiğfar etmeye başladı. Eğer bu âcizi o yola kadar götürmeyip de bir makamın, diğer makam üzeri­ne üstünlüğünü göstermeseydi o zaman o bu makamı kendisine bir düşüş sayardı. Çünkü ona göre Vahdet-i Vücûddan daha üstün bir makam yoktu. Âyet: "Allah doğruyu söyler ve yol gösterir," (Ahzâb, 33/4)."[188]

 

Muhiddin Arabî Hakkında Adaletli Tutumu:

 

Bu farklı görüşe rağmen Şeyh-i Ekber hakkında kendi tutumunu anlatırken şöyle yazıyor:

"Bu fakir, Şeyh Muhiddin Arabi'yi Allah katında değerli kimselerden kabul eder. Fakat onun (halkın ) inançlarına ve Kitab ile sünnetin görünen şekline aykı­rı düşen) görüşlerini yanlış ve zararlı kabul eder... İn­sanlar onun hakkında ifrat ve tefrit yolunu seçti de or­ta yoldan uzak kaldılar. Bir grup insan Şeyhe dil uza­tarak kötüledi. Onun marifet ve hak olarak gösterdik­lerini yanlış gösterdi.

Başka bir grup da Şeyhi eksiksiz kabul ederek, ona tam uyarak onun bütün marifet ve hak gösterdiklerini başları üstüne koydular. Delillerle, isbatlarla onların doğru olduğunu anlattılar.

İki grubun da ifrat ve tefrit yolunu seçtiklerinde ve normal yoldan uzaklaştıklarında şüphe yoktur...

Ne tuhaftır ki Muhiddin Arabî Hak yolunda değerli kimselerden olduğu gözükmesine rağmen onun pekçok marifet ve hak yolda olanlara ters düşen görüşleri yan­lış ve hatalı gözükmektedir."[189]

Bir yerde de kendisi ile Vahdet-i Vücûdu reddeden ve ona karşı koyanlar arasındaki farkı açıklarken şöyle yazmaktadır:

"Bu fakirin Vahdet-i Vücûda inananlarla ihtilafı, keşif ve şühûd yoluyladır. Âlimler bu meselenin (Vah­det-i Vücûdun ve Allah'tan başkasının var oluşunun kesinlikle reddedilmesinin) yanlışlığına inanmaktadır. O makamı aşıp geçmek şartı ile Vahdet-i Vücûdun o sözlerinin ve hallerinin güzelliğinde bu fakire göre bir çelişki ve problem yoktur.'[190]

 

Varlık Âleminde Bîr Tek Varlık Olduğu Görüşüne Karşı Çıkma Gereği:                    

 

Burada şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: Vahdet-i Vücûdçuluk; manevî yaşayışın ve ilerleyişin bir durağı, tarikat erbabının büyük bir topluluğunun her zaman ulaştığı ve aşılması gerekli bir merhale olduğuna, o ka­labalıktan büyük bir zümrenin o merhaleye varınca durduğuna ve ilâhî bir yardım gelip de birini o merha­leden ileriye götürerek Tevhid-i Şühûdî makamına ulaştırdığına göre Vahdet-i Vücûdda ne kusur vardır? İmam-ı Rabbânî Hazretleri neden bu kadar şiddetle ona karşı çıkmaktadır ve ona karşılık bütün gücüyle tevhid-i şühûdîyi isbat üzerinde ve bunun kabul edil­mesi uğrunda kalem oynatmaktadır?

Bunun cevabı şudur: Vahdet-i Vücûda inananlar, onu etrafa yayarak propagandasını yapanlar arasında İmam-ı Rabbânî Hazretleri'nin devrinde bile kendileri­ni şeriat bağlarından, farzlardan ve İslâm gereklerin­den sıyrılmış kabul eden kalabalık sayıda bir zümre meydana gelmişti. Bunlar; her şey hak tarafmdandır. Hatta herşey haktır, o halde artık hak ile bâtıl ayrımı­na ve küfürle imanı ayrı görmeye ne gerek vardır? diye düşünerek[191] şeriatı ve ona göre amel etmeyi halk se­viyesinde bir şey kabul etmişlerdi. Onlara göre asıl amaç (Vahdet-i Vücûd derecesi), bu şeriata göre amel etme derecesinden daha yüksek bir makam ve manevî yolda kemale erenlerin ve ilâhî huzura erenlerin elde ettikleri, şeriattan daha üstün bir dereceydi.

îmam-ı Rabbânî'nin düşünce ve maneviyat açısın­dan ilerleyip yükseldiği bir devir olan H. 10. Asırda Vahdet-i Vücûd rengi Hindistan'ı öyle kaplamıştı ki, arifane zevk ve meşrebte olan şairlerin hepsi bu türkü­yü söylüyordu. Küfürle imanı eşit kabul ediyorlar, hat­ta bazı kereler küfrü imandan üstün tutma çizgisine giriyorlardı. O devirde böyle pek çok şiir herkesin dilin-deydi. Bunlarda açıkça şu ifade anlatılmak isteniyordu. Mesela:

"Küfürle iman; birbirinin arkadaşı, benzeridir. Her kimin küfrü yoksa imanı da yoktur."

Sonra bunu açıklar mahiyette bir kitapta şöyle ya­zılmıştır:

"Öyleyse bundan şu mâna çıkar: İslâm küfrün için-dedir.Küfür de İslâm'ın içindedir. Yani âyet: (Geceyi gündüz içine sokarsın. Gündüzü de gece içine sokar­sın.)  ilahî buyruğunda geceden maksat küfürdür, gün­düzden maksat İslâm'dır."[192] Diğer bir yerde şu şiir nakledilmektedir:

"Aşk, kâfirlikle kendini bulmuştu,  Kâfirlik dervişliğin ta kendisindedir."

Biraz ileride de şöyle demektedir:

"İlim büyük bir perde haline gelmiştir. Bu ilimden maksat en büyük perde olan kulluktur. Bu büyük per­de eğer ortadan kalkarsa küfür İslama, İslâm da küfre katılır, Allah ile kulluk sının ortadan kalkar."[193]

Allah Teâlâ'nın dinî gayreti ve Fârukluk hassaslığı­nı bol bol lütfettiği ve kendisi hakkında şu meşhur ha­disin önceden haber vermesinin tecelli edişinin mukad­der olduğu, ki hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Her nesilde bu ilmin öyle adaletli, takvâlı, varisle­ri ve taşıyıcıları olacaktır ki, onlar bu dini aşırı kimse­lerin bozmasından, bâtıl kimselerin yanlış bağlılık ve iddialarından, cahillerin amaçdan uzak yorumların­dan koruyacaklardır."

İşte bu özellik, İmam-ı Rabbani için, o devirde ve Özellikle Hindistan'da büyük coşkunluğu, yaygınlığı ve kesin ölçüleri ile bu inanç ve daveti tebliğ edip yayma konusunda ilmî ve dinî bakımdan sorguya çekmeye se­bep oldu. İmam-ı Rabbânî Hazretleri bu inanç ve dave­tin etkisiyle şeriatın insan ruhu üzerindeki hâkimiyeti­nin gevşediğini, orta saygı ile bakışların azaldığını gö­rüyordu. İmam-ı Rabbânî bizzat kendi mektubunda şöyle yazıyor:

"Pekçok zamane insanları, bazısı taklitten dolayı bazısı sadece kendi bilgi gücünden dolayı, bazısı içine zevk ve meşreb katılan bilgiden dolayı, bir kısmı da dinden sapma ve zındıklıktan dolayı bu Vahdet-i Vücûd inanışının eteğine yapışmışlar ve herşeyi Hak-dan bilnıekteler, hatta Hakkın kendisi görmekteler. Onlar, bir oyun ve düzenle şeriatın yüklediği sorumlu--luk tasmasından boyunlarını kurtarmaktalar. Şer'î hü­kümler konusunda tembellik ve yağcılıkla hareket et­mekteler. Bu hareketlerinde de çok neşeli ve içleri ra­hat gözükmektedirler. Bu kimseler şeriatın emirlerine göre amel etmenin gerekli olduğunu itiraf etseler de bunu îmâlı ve dolaylı yapmaktalar, ana amacın şeria­tın ötesinde olduğunu s öylem ekt eler.' Hâşâ ve kellâ sonra yine hâşâ ve kellâ, böyle bozuk inançlardan Allah Teâlâ'ya sığınırız."[194]

Yine bu mektubun diğer bir yerinde şöyle yazıyor: "Bu devirde o zümreden kendini sofi kılığında gös­teren pek çok insan Vahdet-i Vücûd inanışını herkese ilan etmeye başlamışlardır. Onun dışında hiçbir şeyi manevî ilerleme kabul etmemektedirler. İlim aracılığı ile hakikatten uzak kalmışlardır. Şeyhlerinin sözlerini kendi kafalarının ürettiği konular seviyesine indirmiş­ler ve o sözleri kendilerine rehber edinmişler ve bu ha­yallerle sönük giden pazarlarını hareketlendirmişlerdir.[195]

 

İMAM-I RABBÂNÎ'NİN SEÇKİNLİĞİ VE TEK OLUŞU

 

İmam-ı Rabbânî'nin yenileme başarısı; sadece onun herkes tarafından beğenilen ve devrin geçerli akçesi olan Vahdet-i Vücûd görüşünün (tam ayar akçe) olma­dığını ve manevî yolculuğun, marifetin son durağı ol­madığım isbat etmesi değildir.

Aksine onun bu konuda tek ve seçkin bir kişi oluşu­nun sırrı, onun bu Vahdet-i Vücûd üzerinde şahsî tec­rübesinin ve müşahedesinin ışığı altında tenkid yap­ması ve bu deryada kulaç atarak derinliklerine ulaşıp yukarı çıkması ve Allah'ın desteği ile marifet ve bilgi kayığım istediği sahile ulaştırmasıdır. Bu konuda onun bir benzerini bir yoldaşını bulmak zordur. Batılı yazar Peter Hardy, bu konuda senet derecesinde olmamakla birlikte, şüphesiz şunu doğru yazmıştır:

"Şeyh Ahmed Serhendî'nin en büyük başarısı, onun Hind müslümanlığını, tasavvufçuluğun aşırılığından bizzat yine tasavvuf yolu ile kurtarmış olmasıdır. Belki de bunun sebebi onun, reddettiği bu tasavvuf nazariye­sinin ne demek olduğunu, ne demek istediğini, değerini ve kıymetini şahsî olarak derinden tanımasiydi.[196]

 

İmam-ı Rabbânî'den Sonra Vahdet-i Vücûdçuluğa Karşı Tutum:

 

 Bu konuyu bitirmeden önce tarafsız bir tarihçi ola­rak şu gerçeği açıklamanın da gerekli olduğuna inanı­yorum: İmam-ı Rabbânî'den sonra -Hâce Muhammed Masum vasıtasıyla Hindistan'da ve Hindistan dışında yayılan onun bu özel tarikatını bir tarafa bırakırsak-Vahdet-i Vücûd konusunda o açık, kesin ve kafi sonuç veren kanaat ve İmam-ı Rabbânî'nin bayrağını yükselt­tiği, deneyip görerek ortaya koyduğu ve davetini yaptı­ğı Vahdet-i Şühûd üzerindeki kesin kanaat ve düşünce devam etmedi. Onun ahirete göçüşünden hemen sonra tasavvuf ve marifet topluluklarında ve kendilerini îmam-ı Rabbâniye bağlı sayan bazı topluluklarda Vah­det-i Vücûd ile Vahdet-i Şühûd görüşü arasında uyuş­ma ve anlaşma eğilimleri görülmeye başladı. Bazı yük­sek seviyeli âlimler, araştırıcılar, "îmam-ı Rabbânî'nin bu ihtilâfı ancak söz ve kelimelere dayalı bir anlaşmaz­lıktı." diye yazacak kadar ileri gittiler. Bazıları da bu konuda "İmam-ı Rabbânî yanılmış ve Şeyh-i Ekber'in bütün eserlerini gözden geçirmemiştir" diye yazacak kadar gerçeği saptırmışlardı.

İşte bundan dolayıdır ki, Müceddidiye tarikatının ünlü şeyhi Mirza Mazharı Cân-ı Cânân Hazretlerinin işaretiyle seçkin müridi Mevlânâ Gulam Yahya Bihârî (Ö.H. 1180), Kelimetü'l-Hak adıyla bir kitap yazmış ve bu kitapta Müceddid İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin görüş ve anlayışım, tutum ve kavrayışını açık bir üs­lupla anlatmış ve bizzat Müceddidiyye tarikatının bazı toplulukları arasında gözükmeye başlayan bu eğilimi reddetmiştir.

İmam-ı Rabbânî'nin izinde olup bu yüce tarikatta

Müceddid îmam-ı Rabbânî'den sonra eğer herhangi bir tarikat şeyhinde, arif ve araştırıcı, katışıksız ve açık bir Vahdet-i Şühûd nazariyesi ve telkini görülüyorsa ve bu konuda îmam-ı Rabbaninin izi üzerinde yürüdüğü göze çarpıyorsa işte o kişi, Müceddidiye Ahseniye tari­katının meşhur şeyhi olan ve Allah yoluna çağıran, Al­lah yolunda cihad eden Raybereleli Seyyid Ahmed Şe-hid Hazretleridir, (Şehadeti, H. 1246). Onda Vahdet-i Vücûdun hiçbir gölgesi, değişik yorumlaması ve her­hangi bir özür belirtme görüntüsü göze ilişmemektedir.[197]

 

YEDİNCİ BÖLÜM EKBERDEN CİHANGİRE KADAR

 

EKBER DÖNEMİNİN CESUR ÂLİMLERİ

 

İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin, devletin yönünü de­ğiştiren muhteşem gayret ve çalışmalarını anlatmadan Önce şu gerçeği açıklamayı gerekli görüyorum. Ekber dönemi hakkında; o devirde Hindistan'da bir baştan bir başa sessizlik olduğunu, Ekber'e ve onun hareket tarzı­na karşı hiçbir kimsenin karşı çıkmadığını ve; "Sizden kim şeriata aykırı bir şey ya da hoşa gitme­yen bir hareket görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gü­cü yetmiyorsa dili (sözleri) ile değiştirsin. Buna da gü­cü yetmiyorsa hiç olmazsa kalbiyle ondan nefret etsin. İşte bu imanın en zayıf derecesidir." hadisindeki ikinci ve üçüncü dereceye göre bile hiç kimsenin amel etmedi­ğini düşünmek doğru değildir.

Ekber döneminin şu vereceğimiz listedeki üstün ki­şileri hakkında tarih ve tercüme-i ahval kitaplarında, bu kişilerin kendi güçleri ve yetenekleri çizgisinde mevcut duruma öfkelerini ve islâmî hassasiyetlerini gösterdiklerini bildiren deliller bulunmaktadır:

Ekberâbâdh hadis âlimi Şeyh İbrahim (Ö.H. 1001) bir keresinde Ekber'in daveti üzerine onun ibadethane­sine gelmiş ve Padişah için yapılan şeriata uymayan protokol ve saygı merasimini yerine getirmemişti. Ko­nuşmasında da iyi şeylerin yapılmasına teşvik ederek dine uymayan yanlış şeyleri yapmaktan korkutma me­toduyla hareket etmiş; hükümdarın haşmetinden zer­rece korkmamıştı.

H. 1009'dan sonra vefat eden Ecmirli Şeyh Hüse­yin, Sultan Ekber'in Ecmir'e gelmesini protesto etmek için orayı terkedip gitmişti. Ekber onu, tekke ve dergâhların mütevellîliğinden azletmiş ve Hicaz'a çe­kip gitmesini emretmişti. Daha sonra Hindistan'a geri dönüşünde de yine saygı secdesini yapmadı. Padişah öfkelendi ve onu Bikker kalesine hapsetti. Birkaç sene orada hapis kaldı. Serbest bırakıldıktan sonra yine Ek­ber'in devlet merasiminden uzak durdu ve Sultanın ik­ramlarını kabul etmeyerek reddetti.

Tâniserli Şeyh Sultan, Padişahın yakmlarmdandı ve Padişahın emriyle Mahabeharat' ı (Hindularm önemli bir kitabı) Farsçaya tercüme etmişti. İnek kes­me suçuyla Padişah tarafından suçlandı ve Bikker'e sürgüne gönderildi. Sonra Hanlar Hanı Abdürrahim'in araya girmesi üzerine Tâniser'de oturmasına izin veri­lerek vergi toplama göreviyle görevlendirildi. Bir süre sonra onun İslâm prensiplerine göre hareket ettiğine âit şikâyetler Padişaha ulaşınca ölüm cezası verdi. Bu olay H. 1007 senesi olayıdır.

Bu çizgide en cesurca ve yiğitçe hareketi Şahbaz Hân Kenbuh (Ö.H. 1008) yapmıştır. Kendisi Ekber'in en üst kademedeki devlet adamlarındandı. Son olarak Sayıştay başkanlığı mevkiine getirilmişti. Padişahın karşısında doğruyu söylemekten hiçbir zaman geri dur­mamış, sakalını kestirmemiş, içkiye yaklaşmamış, Pa­dişah Ekber'in uydurduğu İlâhî dine de en ufak bir de­ğer vermemiştir.

Meâsir el-Ümerâ' nın yazarı Şâh Nevâz Hân'ın an­lattığına göre; bir gün Padişah ikindi akşam arası Fe-tihpûrsikhri'de bir göl kenarında geziniyordu. Şahbaz Hân da oradaydı. Padişah onun elinden tutmuş olarak yürüyor, onunla konuşuyordu. Görenler; artık Şahbaz Hân Padişah'm elinden elini kurtaramaz ve bugün onun akşam namazı mutlaka kazaya kalır, diye düşün­müşlerdi. Şahbaz Hân'ın da bir âdeti vardı, ikindiden sonra akşama kadar kimseyle görüşmez, konuşmazdı. Güneşin batmakta olduğunu görünce Padişahtan na­maz için izin istedi. Padişah da sözü eğip bükmeden, "Beni yalnız bırakma, namazı kaza edersin" dedi. Şahbaz Hân elini çekti, bezini yere sererek namaza durdu. Namazı bitirdikten sonra hergün sürekli yaptığı zikriyle meşgul oldu. Padişah onun yanında ayakta bekleme halinde ve ağır sözler söylemekteydi. Emîr Ebü'1-Feth ve Hakîm Ali Geylânî orada bulunuyorlardı. Durumun nezaketini anladılar. İlerliyerek Padişahın dikkatini başka yöne çekmek için "Nihayet biz de Sul­tanın teveccühlerine lâyık değil miyiz?" dediler. Padi­şah'm öfkesi biraz soğudu ve Şahbaz Han'ı bırakarak onlarla birlikte gitti.

Uçlu Şeyh Abdülkadir de şeriata aykırı meselelerde Padişaha uymayan cesaretli kişilerdendi. Bir gün Padi­şah ona afyon uzatınca o bunu içmeyi reddetti. Padişah buna gücendi. Bir gün ibadethanede farz namazı kıl­dıktan sonra nafile ibadetlerle meşgulken Padişah sa­raydan çıkıp geldi. "Nafileleri evde yapman gerekir" deyince Mevlânâ Abdülkadir şöyle cevap verdi: "Sulta­nım, bu ibadethanede sizin hükümdarlığınız geçmez." Bu söze çok öfkelenen Padişah, "Siz benim hükümdar­lığıma katlanamıyor sanız buradan çekip gidiniz" dedi. Bunun üzerine o da hemen Uç şehrine doğru çekip git­ti. İbadetleriyle, insanlara doğruyu anlatmakla meşgul oldu.

Onun adaşı olan Lahorlu Şeyh Abdülkadir (Ö.H. 1022) de dinî cesareti ve hamiyetinden dolayı sultana kızgındı.  Padişah  Ekber'in  emriyle  Hindistan'ı terk edip Hicaz'a gitmek zorunda kaldı.

Delhili Mirza Azîzüddin Kevke (Ö.H. 1033) Padi-şah'ın yaşıtı ve süt kardeşiydi.Ekber kendisini çok se­verdi. Dinî ve şer'î meselelerde Ekber'i hiç gözetmez, açık konuşmayı tercih ederdi. Bundan dolayı Ekber onu Gucürât eyâleti valiliğinden azletti. Daha sonra Bengal ve Bihar valiliğine atayarak "en büyük han" unvanını verdi. Fakat bu kadar yakınlaşmaya rağmen o, padişaha saygı secdesinde bulunma, sakalını kestir­me vs. gibi konularda Padişah'a uymadı.

Bu kişiler arasında Lahorlu Şeyh Münevver Abdül-hamid (Ö.H. 1015) de vardı. Ekber kendisini H. 985'de vezirlik makamına getirdi. Fakat o da dinî dürüstlü­ğünden ve İslâm'dan şaşmazlığmdan dolayı Padişahın öfkesine hedef oldu. Padişah, kitaplarına varıncaya ka­dar onun bütün mal varlığına el konulmasını emretti. Sonra da Agra'ya getirterek onu en ağır cezaya uğrattı. En ağır şartlardaki bir hapishaneye koydurttu. Bu bü­yük zât orada vefat etti[198]

Cihangir'in Tahta geçişinden sonra da bir süre Ek­ber döneminin protokolları ve merasimleri devanı etti. Gerçi, İslâm'a alenen karşı çıkma terkedildi fakat geri kalan prensipler devlet kademelerinde varlığını sür­dürdü. Cihangir'in kendi eğilimi; Hz. Muhammed (s.a.)'in şeriatına saygı ve İslâm prensiplerine hürmet etmeye yönelmediği sürece öyle devam etti.

Bu devirde de çeşitli âlimler ve şeyhler, tehlikeyi göze alarak, şeriata karşı olan, din ve şeriatın kesin menettiği protokolları ve merasimleri yerine getirmeyi reddettiler, şeriat çizgisinden dışarı çıkmaya razı olmadılar. Hak sözü söylemekten hiç çekinmediler.

İşte bunlar arasında Hindistan'ın kuzey batı ser-haddinin bir tarikat sahibi büyüğü olan Garkaştlı Ah-med b. Muhammed b. İlyas vardı ki, Cihangir kendisini sarayına getirtti de o; padişah huzuruna geldiğinde protokol gereği yerlere kapanarak selamlamayı reddet­ti. Cihangir onu Govalyâr kalesine hapsetti. Orada üç sene boyunca hapis kaldı. Daha sonra H. 1020'de ser­best bırakıldığına dair ferman geldi. Cihangir onu ya­nma alarak Agra'ya getirtti[199]

Fakat gerçek olan şu ki; devletin yanlış gidişine, yanlış uygulamalarına düzenli karşı çıkışı ve doğru yo­la getirmek için en sağlam, en mükemmel ve en hik­metli ölçüler içindeki mücadeleyi Müceddid-i Elfısâni İmam-ı Rabbânî Hazretleri vermiştir. Dini koruma, İslâm ve müslümanların yardımına koşma başarısı ve zaferi sadece ona nasip olmuştur. O bu görevi başara­rak Hindistan'da sessiz bir inkılap yapmıştır ki benze­rini diğer İslâm ülkelerinin ve devletlerinin tarihinde görmek mümkün değildir.

Bu inkılâbın sonunda Ekber'den sonra Moğol İmpa-ratorluğu'nun tahtına geçen hükümdar kendinden ön­cekinden daha iyi ve İslâm'a karşı koyma mikropların­dan korunmuş, dine saygıda ve îslâm hamiyyet ve gay­retinde daha üstün ve seçkin bir kimseydi. Bu altın çiz­gi Muhiddin Evrengzib Âlemgir'in şahsına kadar sür­dü.[200]

 

CİHANGİR'İN TAHTA GEÇİŞİ VE İMAMI RABBÂNÎ

 

Celâleddin Ekber Şah H. 1014'de öldü. O zaman İmanı-ı Rabbânî 43 yaşındaydı. Hindistan'da İslâm'ın onurlu yaşayışının, hürriyetinin ve bu ülkede üstün ve kudretli kalmasının açıkça tehlikeye düştüğü Padişah Ekber'in saltanatının son dönemi İmam-ı Rabbaninin ruhî gelişmesinin ve manevî olgunlaşmasının günleriy­di. Onun devlet ileri gelenleriyle hiçbir ilişkisi yoktu. Devlet ileri gelenlerinin onun yüksek değerini, samimi­yetini, herşeyi Allah'ın rızasına göre yaptığını ve manevî, ruhî yüceliklerini tanıma zamanı da henüz gelmemişti. Bu bakımdan aslında o hiçbir kimsenin gö­züne ilişmediğinden Padişaha kadar kendi duygularını ve düşüncelerini ulaştıranı amış ti. Ya da din ve idarî sistem konusunda devletin genel politikasına etki ya­pamamıştı.

O günlerde devletin mutlak hâkiminin duygusuna, karakterine ve hükümdarın idare meclisi olan divanı­na, devlet gidişatına ve düzenine sahip olup hâkim olan kimseler samimi dindar birinin hükümdara yak­laşmasına, onunla ilişki kurmasına izin vermiyorlardı. Hükümdarın çevresine demirden öyle bir sur dikmiş­lerdi ki, bu suru aşarak dışarının taze, temiz ve katı­şıksız duru havasından hiçbir esinti, ülke insanlarının beğendiği ve beğenmediği konusunda hiçbir Ölçü içeri geçemiyordu. O günlerde İslâm'ın ve Müslümanların aralıksız süregelen hür ve müstakil devletlerinin hâkim olageldiği bu ülkelerdeki durumları, Kur'an-ı Ke-rim'de şu kelimelerle tasvir edildiği şekildeydi:

'Yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gel­mişti ve onlar canlarından da bezmişlerdi ve Allah'tan başka sığınacak hiçbir sığınak olmadığını anladı­lar."[201]

Fakat Cihangir'in H. 1014'de tahta geçişi üzerine bu durum devam etmedi. Babasmın gölgesi altında ve kontrolünde aldığı özel eğitim ve öğretimden dolayı -her ne kadar açık bir dinî düzelme, şeriata bağlanma, İslâm'ın emirlerine yapışma ve kesin dinî bir temayül bulunmuyor idiyse de- Cihangir'in içinde İslâm'dan bir uzaklık ve tedirginlik, başka herhangi bir dinî felsefe­den veya başka bir milletin medeniyetinden yılgınlık yahut hayranlık ve herhangi yeni bir din ve sistemi uy­gulama arzusu da bulunmuyordu. Başka bir sözle, her ne kadar o İslâm'ın koruyucusu değilse de, İslâm'ın mahvedicisi de değildi.

Genellikle taht ve taç sahibi hükümdarlar zevk ve safaya düşkün olurlar. Onlar herkes tarafından benim­senen herhangi bir genel düzeni yok etmeye, değiştir­meye ve yeni bir düzen uygulama başağrısma (başları­nı derde sokmaya) yanaşmazlardı. Onlar sadece nefis keyfîne ve ağız tadına bakarlar, devlet ve idarenin şan­la şöhretle yürümesiyle ilgilenirlerdi. Böyle kimselerin içinde, bu nefis ve madde düzeyinin üstüne çıkan ve bu dünya mevkilerine, görüntülerine değer vermeyen bü­yük kişilere karşı, gizli bir hayranlık ve saygının bu­lunduğu genellikle görülmüştür. Herhangi bir mevki peşinde koşan veya  yeni bir akım ve felsefenin propagandacısı olanlara karşılık bu kişilerde daha çok gerçe­ği kabul etme yeteneği bulunmaktadır.

Cihangir de bu tarz hükümdarlardandı. O saltanat tahtına yerleşince basiret ve görgü sahibi olanlar anla­dılar ki; artık devletin yönünün değişmesinin ve tedricî olarak doğru yola getirilmesinin zamanı gelmiştir.[202]

 

Doğru Hareket Tarzı:                  

 

O günlerde İmam-ı Rabbânî Hazretleri için ve din bilgisi ve maneviyat olgunluğu ile süslenmiş kimseler için, bir de kendi kendine sessiz çalışan ve Allah yolun­da yürüme nimet ve servetiyle dopdolu olup dinî gayret ve hamiyet neşesiyle sarhoş olan herkes için o devirde devlet idaresi üzerine gölgesini yaymış olan (devlete hâkim olan) bu durum karşısında üç yol vardı:

1—  Birincisi; ülke ve devleti kendi haline bıraka­rak, huzur ve sükun içinde Allah'ı zikretmekle meşgul olacağı bir köşeye çekilmeyi kendisi için uygun görüp hak yolunu arzu eden kimseleri eğitmekle, zikir ve iba­detle başbaşa kalma yoluydu.

Bu şekil İmam-ı Rabbânî'nin devrinde onlarca hat­ta yüzlerce büyük âlimlerin ve şeyhlerin benimsediği bir hareket tarzıydı. Ülkenin her karışında onların tek­ke ve zaviyeleri vardı. Onlar herkesten uzak bir yalnız­lık ve sessizlik içinde faaliyet göstererek Allah'ın kulla­rına değer biçilemeyen manevî ve imanı faydalar sağlı­yorlardı.