İsar Nedir? ÖNCE KARDEŞİM, SONRA BEN!

“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşir Suresi: 9)

İsar Nedir? ÖNCE KARDEŞİM, SONRA BEN!
ÖNCE KARDEŞİM, SONRA BEN!

İsar (Kardeşini kendine tercih etmek) İslam tarihinde en güzel, en kapsamlı ve en uygulamalı olarak Ensar ve Muhacir Müminlerin karşılıklı kardeşlik örneğinde görülmektedir.

Konuyu yukarıda geçen ayet-i kerime ışığında İmam Gazali İhya'da şöyle ele almaktadır.

Buna göre bil ki: cömertlik ve cimriliğin beheri birkaç dereceye taksim olunur. Cömertliğin en yüksek derecesi İsar'dır. İsar demek, ihtiyacı olduğu halde malıyla cömertlik yapmak demektir. Cömertlik ise, ancak muhtaç olduğu nesneyi muhtaç olana vermek demektir. Fakat mala ihtiyaç olmakla beraber cömertlik yapmak nefse daha şiddetli gelir. Nasıl ki cömertlik bazen ihtiyacı olmakla beraber, insanı başkasına verecek dereceye yükseltiyorsa, cimrilikte bazen ihtiyacı olmakla beraber, insanı kendi nefsinden bile esirgemeye sürükler. Nice cimri vardır ki malı kıskıvrak tutar, hasta olur, tedaviye gitmez, canı ister, istediğini yemekten ancak onun bahasını vermeye kıymaması men eder. Eğer meccanen (ücretsiz) görürse yiyecektir.

İşte böyle bir kimse ihtiyacına rağmen nefsine cimrilik yapan bir kimsedir. Öbür kimse muhtaç olmasına rağmen, başkasını nefsine tercih eden kimsedir. Böylece bu iki kişinin arasındaki farkı düşün. Çünkü ahlaklar ilahi vergilerdir. Cenabı Hak dilediği yere ahlakları koyar. Cömertlik hususunda İsar'dan daha büyük bir derece yoktur. Nitekim Cenabı Hak Ashabı Kiramı överek, şöyle buyurmuştur:

“Onlara verilenden dolayı bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içerisinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşir:9)

Allah'ın Resulü (sav) de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Herhangi bir kişi bir şeye iştahı çekerse buna rağmen isteğini geriye çevirip başka bir kardeşini nefsine tercih ederse onun günahı af olunur.”

Hz. Aişe Validemiz (r.anha) buyurmuşlar ki; Allah'ın Resulü (sav) dünyadan ayrıldığı güne kadar hiçbir zaman üç gün arka arkaya doymadı. Halbuki biz isteseydik doyabilirdik. Fakat bizler nefislerimize başkalarını tercih ederdik.

Binaenaleyh cömertlik, Cenabı Hakkın ahlakından birisidir. İsar ise cömertlik derecesinin en yücesidir. İsar ahlakı Resulullah (sav)'ın ahlakından idi. Hatta Cenabı Hak buna “azim” diye isim vererek buyurdu: “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem: 4)

Hz. Ömer (ra) buyurmuş ki: “Resulullah (sav)'ın ashabından bir zata bir koyun kellesi hediye edildi. O, 'benim kardeşim benden daha muhtaçtır' deyip ona gönderdi. Böylece onların her birisi o kelleyi diğerine gönderiyordu. Ta ki kelle yedi evi dolaştı. En son birinci eve gelmişti.”

Hz. Ali (ra), hicret gecesinde Resulullah (sav)'in yatağında uyudu, bunun üzerine Cenabı Hak Cebrail (as) ile Mikail (as)'a vahiy gönderdi.

“Ben ikinizi kardeş yaptım ve birinizin ömrünü diğerinin ömründen daha uzun kıldım. Hanginiz arkadaşına uzun ömrü bahşedecektir.” Bunun üzerine her biri kendisinin daha uzun yaşamasını istedi ve seçti. Cenabı Hak onlara vahiy gönderdi; 'siz Ebu Talibin oğlu Ali gibi olamazsınız, onunla peygamberim Muhammed (sav)'ı kardeş yaptım. O Muhammed (sav)'in yatağında yattı. Nefsini ona feda etti, ona hayat ihtiyar etti, ikiniz de (Cebrail, Mikail) yeryüzünde onu düşmanından koruyunuz. Bundan sonra Cenabı Hak şu ayeti gönderdi: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir.” (Bakara:207)

Huzeyfe el-Advi buyurur ki; Yermuk muharebesinde elimde biraz su olduğu halde yaralılar arasında amcamın oğlunu arıyordum. Ve diyordum ki; amcamın oğlunu bulsam bu suyu ona içireceğim. Gezerken amcamın oğlunu gördüm. “Sana su içireyim mi?” diye sordum. İşaret edip “İçir” dedi. Tam o esnada onun baş ucunda başka bir yaralının su istediğini işittik. Amcamın oğlu bana işaretle suyu içmeden, ona götürmemi istedi. Suyu götürdüm. As'ın oğlu Hişam olduğunu gördüm. Ona “Sana su içireyim mi?” dedim. “Evet” dedi. O esnada baktık ki başka bir yaralıdan su isteme sesi geldi. Suyu ona götürdüm. Ona baktım ki şehid olmuş. Hişam'a geldim. O da şehid olmuştu. Amcam oğlunun yanına geldim o da şehid olmuştu. Bu şekilde üçü de o yaralı halleriyle kardeşlerini nefislerine tercih edip su içmeden şehid oldular. (İhya-i ulum-iddin-7.C. shf:1223)

İslam Tarihinde akıllara durgunluk veren bu ve buna benzer sayısız İsar ve kardeşini nefsine tercih etme örnekleri, İslam davetçileri için büyük önem taşımaktadır. Gerek dünyada gerek ahirette hak ettikleri makama bu inanılması güç fedakarlıkla ulaştıkları kesindir.

Belki de asrı saadetten sonra İslam Ümmetinin bir daha o döneme benzer bir yaşama ulaşamamalarının en önemli nedenlerinden biri İsarı elden bırakmalarıdır. Halbuki mücadele iman ve küfür çatışmaları aynı şekilde devam etmektedir. Bu ümmetin galibiyete, saadete ve adalete kavuşması için onlar gibi İsara sarılmak gerekir. Aksi halde İslam'a olan özlememiz daha uzun süre devam edecektir.

Seyyid Kutub (ra)'da konunun başında geçen ayetin ışığında konuya şöyle temas etmektedir:

“Bu da yine Ensarın en mühim hasletlerini belirten gerçekçi parlak bir portredir. Bir takım sıfatlarla kuşanıp ufuklara yükselişi eğer fiilen vaki olmasaydı, bu mümtaz topluluğun yaşantılarını insanlar, hayalin icad ettiği tatlı rüya ve mücerret yüce sıfatlar olarak tahayyül ederlerdi.

“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler…” (Haşr: 9) Ensar, Peygamber şehri Medine'yi muhacirlerden önce yurt edinmişlerdir. Orayı aynı zamanda iman evi olarak kabul etmişlerdir. Sanki iman onlar için bir yurt ve meskendir. İman onların bir yurdu bir menzili ve bir vatanıdır ki, içinde kalben yaşar ruhen sükunet bulurlar. Hep ona döner, emniyet ve huzuru onda bulurlar. Kişinin gözü-gönlü kendi evinde olduğu gibi. Bütün bir beşeriyet tarihi Ensar'ın Muhaciri karşılayınca ortaya koyduğu benzer bir hadiseye şahit olmamıştır. Bu asil bir sevgidir.

Cömert ve kerem ile memnuniyet içinde misafirleri mal ve mülklere ortak etme… onları barındırmak, ağırlamak, türlü sıkıntılarına seve seve katlanmak vs. hususlarda adeta birbirleriyle yarışmaları... Hatta bir rivayete göre hiçbir muhacir kura çekmeksizin bir Ensarın evine inemiyordu. Çünkü misafir etmeye can atan Ensar'ın sayısı hicret edenlerden daha çok. Ensar da, Muhacirlere bazı yerlerde nail oldukları üstün makamdan dolayı mal ve nimetlerin onlara tahsis edilmesinden dolayı içlerinde istememezlik ve kıskançlık gibi bir şey hissetmezler.

Kendisi muhtaç olduğu halde başkasını tercih edip üstün tutmak ahlak ve faziletin en yücesidir. Ensar, bu mertebeyi beşeriyetin bir eşine rastlamadığı derecede yükseltmiştir... Mütemadiyen almak isteyip hiçbir zaman vermek istemeyen tamahkar cimriden hiçbir hayır beklenmez. Nefsinin tamahkarlığından kurtulmuş olan kimse hayrın bu engelini aşmış ve ona hayra doğru koşar adım giderek varlığından bol bol vermeye başlar. Gerçek manasıyla kurtuluş buna denir.” (Fizilal-il Kur'an C.14 shf:384-385)

Buna göre Resulullah (sav): “Eğer Muhacirin mükafatından olmasaydı, Ensar olmak isterdim.” Buyurarak Muhacir ile Ensarın İsar ve kardeşlikleri ile mükafatın hangi derecesine ulaştıklarını gözler önüne sermektedir.

Konuyla ilgili Kutub-i Sitte'de şu açıklamaya yer verilmektedir. O Arap topluluğu kendi menfaat ve kendi çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen bir topluluktu. Başkasına yardımcı olma, onun elinden tutma onların rüyalarına dahi misafir olmamıştır. Hele başkasını nefsine tercih etmek ki buna “İsar” diyoruz, onların arasında hiç bilinmeyen ve hiç duyulmayan bir meseleydi. Ancak Allah Resulü (sav)'in Risaleti onlar arasında çok şeyi değiştirdiği gibi cimriliği de alıp götürmüş sehavet (cömertlik) ve İsar duygusunu onların ruhlarına adeta tespit etmişti.

Bir gün Resulullah (sav)'ın huzuruna Ebu Hüreyre (ra) geldi. “Ya Resulullah birkaç günden beridir yiyecek bir şey bulamadım. Üst üste aç olarak oruca niyet ettim. Ebu Talha ayağa kalkıp “Ya Resulullah ben onu misafir etmek istiyorum” deyip beni evine götürdü. Ancak onun evinde de biraz çorbadan başka bir şey yoktu. Ebu Talha hanımı Ümmi Süleym ile anlaşarak çocuklarını aç yatırdılar. Akşam yemek sofraya bırakıldı. Yemeğin az oluşundan Ebu Talha'nın Hanımı bilerek mumu söndürüp kocası karanlıktan faydalanarak kaşığını boş götürüp getirmiş ve misafirinin yemeği yemesini sağlamıştır.

Bunun üzerine Resulullah (sav) Ebu Talha ile Ebu Hüreyreyi çağırıp “Bu gece ne yaptınız ki şu ayet “Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih eder.” (Haşir:9) hakkınızda nazil oldu.” Onlar da durumu izah etmişlerdir. Cahiliye insanının kitabında “İsar” yani başkasını nefsine tercih etme, yaşatma, doyurma, giydirme gibi hususlar yoktur.

Ama Allah'ın Resulü (sav) irşat ve risaletiyle bu tip insanların kalbine “İsar” ı nakşetti. Onları bu duygularla bütünleştirdi. Buna iman teslimiyeti, teslim tevekkülü ve ahiret ya da saadet adı verilebilir. (Kutub-i Site 3/202-203)

Demek anlaşılıyor ki “İsar” doğuştan bir meziyet değildir. Gelenek göreneklerden kaynaklanmamaktadır. İnsanların insancıl ruhi yapılarından doğmamaktadır. İnsanın çalışma, gayret, zeka, beceri, cesaret gibi yeteneklerinden de kaynaklanmamaktadır. İnsanı “İsar” hakikatine götüren İslam'dır. Çünkü gerek Muhacir gerekse Ensar İslam'la tanışmadan önceki hayatları, bencillik, hodgamlık, cimrilik nefsini ön planda tutma gibi insanlık dışı ahlakları vardı. Onları bu ahlaktan kurtarıp “İsar” gibi yüce ahlak ve derecelere kavuşturan İslam'dan başka bir şey değildir.

Bu gün de insanları insanlıktan çıkaran etken, insanların İslam ve onun temeli olan “İsar'dan mahrum olmalarıdır. İslam Ümmetinin başına gelen, İsar'ın özü ve insanı insan eden İsar'dan uzak kalmalarıdır. Durumun vahameti Müslümanları yalnız, sahipsiz, yardımsız, kuvvetsiz ve çaresiz bırakmıştır. İnsanların bu kadar canileşmesinin ve acımasız olmalarının nedeni yine İslam ve İsar'dan yoksun olmalarıdır.

Rabbimizden dileğimiz o ki, bizlere İsar'ın gerçek mahiyetini kavrayacak bir bilinç nasib etsin.

(Abdullah YALÇIN)