KÂBE'NİN KUDSİYETİ VE EBREHE ORDUSUNUN İBRETENGİZ HELAKI

Allah (cc), Hatem-ül Enbiya (sav)’nın ve cihanı nurla dolduracak olan habibinin viladetinden önce zaman, zemin ve tüm gerekli şartları hazırlıyordu. Daha önce de hürmet gören ve itibarı cihana yayılmış olan Kâbe’nin ilahi kudret elinin kontrolünde ve onun kutsiyetinin kaynağının da yine bu kudret eli olduğunu, tarihi bir olay ile cihana ilan etti.

KÂBE'NİN KUDSİYETİ VE EBREHE ORDUSUNUN İBRETENGİZ HELAKI
KÂBE'NİN KUDSİYETİ VE EBREHE ORDUSUNUN İBRETENGİZ HELAKI

Tarihler M.570-571’i gösteriyordu. Gözlerimizin nuru Hz. Muhammed (sav)’in kutlu viladetlerinden 50–51 gün önce; Ebrehe el-Eşlem, aralarında Mamut (Mahmut) isimli dev filin de bulunduğu 14 file sahip, 60 bin kişilik ordusuyla Muzdelife’nin Muhassir vadisinde, Kâbe-i Muazzamayı yıkmak üzere kamp kurmuştu. Ebrehe, Yemen’i istila etmiş olan mağrur bir Habeş komutanıdır. Kendisi, Bizans’a bağlı olan Habeş krallığına bağlıydı. Aynı zamanda Bizans’ın o dönemdeki resmi dini olan Hıristiyanlığa mensuptu. Kâbe’ye yönelik rağbeti kıskanarak, San’a’da mücevheratla süslü, yüksek ve büyük bir kilise olan Kulleys’i inşa etmişti. Bununla beraber halkın, Kâbeye değil de burayı ziyaret etmesi için büyük bir çaba sarf etmiş, ama bir türlü istenilen neticeyi alamamıştı. Nasıl olur da, bu kadar şatafatlı ve üstün bir mimari özelliğe sahip olan Kulleys’i; Arapların siyah taştan yapılmış ve basit bir mimari özelliğe sahip Kâbeleri gibi şan ve şerefe ulaşamıyor ve insanları kendine celbedemiyordu!

İşte bu kin ve nefret içerisinde debelenirken basit bir bahanenin oluşmasıyla, Kâbe’yi yıkmaya karar vererek dev ordusuyla harekete geçti. Gerek Yemen’deki Arap kabileleri ve gerek Mekke’nin civarındaki diğer bazı kabileler Ebrehe’nin ordusuna karşı çıktıysalar da tutunamamış ve dağılmışlardı. Hatta komutanları da esir edilmişlerdi.

Ebrehe’nin ordusuna karşı çıkmayan Taifliler onunla işbirliği içine girerek ordusunun kılavuzluğunu yaptılar. Taiflilerin lideri Mesud b. Muttalib, Ebrehe’ye Ebu Riyal isimli kılavuzu vererek sadakatini ortaya koydu.

Mekke’deki kabileler; Ebrehe’ye, Tihame mallarının üçte birini teklif ederek Kâbeyi yıkmaktan vazgeçirmek istediler, ama Ebrehe Kâbeyi yıkmak için kesin kararlı olduğundan bu teklifi kabul etmedi.

Ebrehe, Abdulmuttalib’e elçi göndererek; amaçlarının savaş olmadığını, sadece Kâbeyi yıkmak istediklerini, bunun için de kimsenin kendilerine karşı çıkmamasını istedi. Abdulmuttalib de; Ebrehe ordusuna karşı çıkacak güçlerinin olmadığını, ama Kâbenin sahibinin Allah olduğunu, onu koruyacak olanın da O olacağını elçiye söyler. Ayrıca Ebrehe’yle görüşmek istediğini de elçiyle bildirir.

Ebrehe, Abdulmuttalib’i kabul eder. Abdulmuttalib’in karizmatik yapısı ve olgun şahsiyetine karşı küçülen Ebrehe, ona saygı göstererek talebini dinlemek ister. Abdulmuttalib Ebrehe’ye: “Sizin el koymuş olduğunuz 200 devemi bana geri vermenizi istiyorum” der. Abdulmuttalib’in bu sözlerine karşılık Ebrehe: “ Seni gördüğümde pek beğenmiştim. Ama bu sözlerinle gözümde küçüldün. Sen, hem atalarının ve hem de dininin sembolü olan Kâbe’yi yıkmamam için ricada bulunmuyor; sana ait olan develerini istiyorsun!”

Buna karşılık Abdulmuttalib; “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’yi koruyacak olansa, onun sahibi ve Rabbidir!” dedi. Ebrehe ürküntüyle birlikte; “Kâbe’yi bana karşı kimse koruyamaz!” dedi. Abdulmuttalib ona; “ İşte Kâbe, işte sen!... Saldır bakalım!” der.

Bu görüşmenin ardından Abdulmuttalib ve Mekke ahalisi şehirden çıkıp dağlara çekildiler.

Ebrehe, mağrur bir şekilde, ordusuna hareket emrini verir, ama başarılarının sembolü ve en önemli savaş araçları olan büyük filleri Mahmud yerinden kıpırdamaz. Tüm çaba ve gayretlerine rağmen Mahmud’u harekete geçiremezler. Hayvanı, Kâbenin dışındaki istikamete yönelttiklerinde kalkıp koşuyor, ama Kâbe’ye yönlendirilince de çöküp kalkmıyordu. Buna rağmen Ebrehe hareketinde ısrarlı ve mağrurdu…!

Ansızın, gökteki bulut gibi bir şey orduya doğru gelir. Yaklaştıkça, bunun peş peşe gelen ebabil kuşları olduğu görülür. Tam ordunun üzerine gelen kuşlar, gaga ve ayaklarında taşıdıkları bezelye büyüklüğündeki taşları ordunun üzerine bırakıverir. Bu taşlar, sicil (pişmiş çamur)dendi. Bırakılan taşlar kime isabet etmişse onu yere yığmış ve bir anda 60 bin kişilik koca ordu “yenilmiş bir ekin gibi” tamamen helak olmuştur. Ebrehe’ye isabet eden siccil taşlarından birkaçı, onun azap çeke çeke ölmesine sebebiyet vermiştir.

İşte bu ibretli olay binlerce insanın gözleri önünde cereyan etmiş ve mütevatir olarak günümüze ulaşmıştır. Bu olaydan sonra Kâbe’nin kutsiyeti daha da artmış; Kureyş ise insanlar nezdinde değer kazanmış ve Allah’ın sevdiği kullar olarak itibar görmüştür. Bu olay sebebiyle dikkatler Mekke’ye çevrilmiş ve fil vakası tarihte bir milat haline gelmiştir. Artık olaylar ‘fil senesinden önce’ veya ‘sonra’ şeklinde aktarılır olmuştur. Şüphesiz böylesine büyük bir olayın derunundaki hikmetler çoktur. Ama bu olayın sadece kutlu doğumdan 50–51 gün önce cereyan etmiş olması; bu ilahi yardımın, Resulullah (sav)’ın doğumu için bir giriş ve sonraki davetine icabet için bir uyarı niteliğini taşımaktadır. Bunun için de davetinin ilk yıllarında Fil Suresi nazil olmuş ve toplumu yakın geçmişle uyarmıştır.

Dikkate değer başka bir husus da, günümüzde Müslüman ismiyle müsemma olup herhangi bir sebeple İslam’a ve Kur’an-ı Kerim’e hizmet etmeyen kişilerin kendilerini mazur göstermek için Abdulmuttalib’in, Ebrehe’ye söylediği; “Ben develerin sahibiyim Kâbe’nin sahibi Allah’tır. O, onu korur” sözüdür. Bundan hareketle onlar da; ‘Biz çoluk çocuğumuzun ve mallarımızın sahibiyiz, bize ne? İslam, Kur’an, mukaddesat ve Müslümanlar için biz bir şey yapamayız. Onların sahipleri Allah’tır. O isterse dinini korur!’ derler. Yahut da İslam düşmanlarının maddi güçlerine bakarak korkuyla; ‘Düşman güçlüdür biz onlara karşı bir şey yapamayız, ancak Allah haklarından gelir’ derler.

Bu anlayış vahim bir saplantıdır. Kur’ani emirlerle mükellef her mü’min Allah’ın emir ve nehiylerine uymalıdır. Mü’minlerin hayatlarının her alanında geçerli olan ilahi emirler net ve açıktır. Hiçbir mü’min böylesi bir mazeretin ardına saklanamaz. Eğer peygamberinin cihad emrine karşılık İsrailoğullarının; ‘Orada güçlü bir topluluk var. Git, Rabbinle birlikte onlarla çarpış. Onları yendikten sonra, ancak oraya dâhil oluruz. Biz, şimdilik burada oturacağız’ manasındaki sözler söylenirse -Allah muhafaza− onların uğradıkları gazaba müstahak oluruz.

Ayrıca o gün, Ebrehe’nin Kâbe’ye yönelik tehdidini savabilecek imanlı bir topluluk da mevcut değildi. Dolayısıyla Kâbe sahipsiz ve korumasız kalmıştı. Bunun için de Allah (cc), zalimi helak ederek beytini korudu. Zaten sünnetullah da budur. Kulların takatlerinin tükenmesi sırasında ilahi yardım gelir. Ama mü’minler güçlü bir topluluk oldukları halde sorumluluklarını yerine getirmeyip gevşeklik gösteriyorlarsa, bununla beraber düşmanlarının helakini Allah’tan bekliyorlarsa; bu, kendilerini kandırmaktan başka bir şey değildir.

Şüphesiz Allah güçlüdür. Azizuzuntikamdır. “O, herhangi bir şeyin olmasını dilerse ona ‘ol’ der. O da hemen oluverir.” (Yasin Suresi: 82)

O dilerse İslam’ın düşmanlarını helak eder. Ama kullarını imtihan eder. Tarih boyunca nice topluluklar, hatta peygamberler bile imtihana tabi tutulmuşlardır. Neticede, mü’minlerin takatini aşan durumların son anında ilahi yardım mutlaka ulaşmıştır.

Diğer bir husus da Ebrehe’nin Kâbe’ye alternatif olarak inşa ettiği kilisenin rağbet görmemesine karşılık neticede kaba kuvvete başvurmasıydı.

Günümüzün müstekbirleri de, gelişen İslam’a karşı beşeri düzenlerini süslü püslü göstererek alternatif oluşturmaya çalıştılar. Bununla da beşeri duyguları tahrik eden tüm dünyevi zevk ve lezzetleri sundular. Ama insanlığın İslam’a yönelişini engelleyemediler. İşte bunun neticesinde de ataları Ebrehe gibi, güçleriyle büyüklenerek Müslümanlara savaş açtılar. Allah’ın izniyle akibetleri de Ebrehe’nin akibeti gibi olur. Ama bu kez mazlum mü’minlerin güçlü direniş ve azimleriyle helak olup giderler, İnşaallah.

“Görmedin mi, Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. Onlara çamurdan, sertleşmiş taşlar atıyordu. Nihayet onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.” (Fil Suresi)

Davamızın sonu âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

(M. Bahaddin TEMEL)