KÂİNAT'IN VARLIK SEBEBİ EBU TALİB'İN HANESİNDE

Gözlerimizin nuru sevgili peygamberimiz (sav) sekiz yaşına kadar, sevgili annesi ve merhametli dedesi Abdulmutalib'in yanında şefkat ve itibar gördü. Dadısı Ümmü Eymen de şefkat ve merhamette hiçbir zaman annesini aratmıyordu.

KÂİNAT'IN VARLIK SEBEBİ EBU TALİB'İN HANESİNDE
KÂİNAT'IN VARLIK SEBEBİ EBU TALİB'İN HANESİNDE

Dedesinin vefatıyla birlikte sevgili peygamberimizin himayesini üstlenen amcası Ebu Talib de eşi Fatma'yla birlikte Ona hep şefkat ve merhametle muamele ettiler. Sevgili peygamberimiz, yıllar sonra yengesi Fatma Hatun'un vefatı münasebetiyle gözyaşlarını akıtmış ona gömleğini kefen yapmış ve onun için: “O, beni doğuran annemden sonra annemdi. Kendisinin çocukları aç durup, suratlarını asarken, o önce benim karnımı doyurur, saçlarımı tarar ve gül yağlarıyla yağlardı.” Diyerek onun şefkat ve erdemliliğini anlatmıştır. (Yakubi Tarihi c. 2)

Hakeza amcası Ebu Talib de Sevgili Peygamberimizi  (sav) sevmiş ve onu yanından ayırmamıştı. Ebu Talib, Sevgili Peygamberimizin amcalarının içinde en büyük olanı değildi; büyük amcası Haristi. Aynı şekilde en zengin amcası da değildi. En zengin amcası Abbas'tı. Buna rağmen Ebu Talib kavminin en şerefli reisi konumundaydı. Şeref ve itibarda Abdulmutalib'den aşağı değildi. Ebu Talib fakirliğine rağmen cömert olup fakir fukarayı yedirirdi. Ahlaken halim olup içki vb. kerih fiillere tevessül etmezdi.

Ebu Talib, Sevgili Peygamberimizi (sav) çocuklarından daha çok sever ve gittiği her yere Onu götürürdü. Öyle ki onsuz yemek yemiyor ve onu yanında yatırıyordu. Gözlerimizin Nuru, Beni Sa'd obasına gittiğinde rahmet ve bereketi de beraberinde götürdüğü gibi; amcasının evine de rahmet ve bereketi götürmüştü. Amcası fakir ve kalabalık bir aile yapısına sahipti. Daha önce sofraya gelen yemek çoğu kez çocuklarına yetmez ve çocukları sofradan aç kalkarlardı. Ama Sevgili Muhammed'le birlikte amcasının hanesine rahmet ve bereket te girmişti. Artık sofrada çocuklar aç kalkmazlardı, hepsinin karnı doyardı. Ama sevgili Peygamberimizin bulunmadığı sofrada yine de çocuklar daha doymadan yemek tükenirdi. Bunun için Ebu Talib, çocuklarından önce Onun sofraya oturmasını sağlardı. Hakeza Ebu Talib'in develerinin memeleri de artık süt ile dolardı. Bu bariz gelişmelere şahit olan Ebu Talib, Sevgili Peygamberimiz (sav)'e  hitaben:

“Doğrusu sen iyi ve hayırlı bir kimsesin” diyerek evine gelen yeni zatın yüceliğini teyit etmiştir. (İbni Kesir El Bidaye ve Nihaye C.2)

Sevgili  Peygamberimiz (sav), henüz sekiz yaşında bir çocuk olmasına rağmen, amca çocukları gibi sofrada yemek kapma yarışına girmezdi. Her konuda olduğu gibi bu konuda da emsallerinden farklıydı. Dadısı Ümmü Eymen, Onun bu durumunu şu sözleriyle teyit etmiştir: “Onun gerek çocukluğunda, gerek büyüklüğünde; ne açlıktan, ne de susuzluktan şikâyet ettiğini görmedim.” (ibni Sa'd Tabakatı c.1)

Sevgili Peygamberimiz (sav)'in hayatının her noktası, İlahi kudret eliyle sonrakilere örnek olması için resmedilmiştir. O, henüz bir çocuk olmasına rağmen, kavminin ileri gelenleri durumunda olan, dedesi ve amcasının yanında büyümüş ve onlar tarafından itibar görmüştür. Onlarla olan beraberlikte ileri gelenlerin durumlarını öğrenmiş ve toplumun örfüne aşina olmuştur. Ama hakikat şu ki, hiçbir zaman atalarının içinde bulundukları cehalet ve şirke bulaşmamıştır. Bu konuda ilahi kudret eli Onu korumuştur. Kaide olarak bir çocuk genellikle büyüklerine özenir ve onlar gibi olmaya çalışır. Ama Allah Resulü (sav)'nün durumu bu kaideyi bozmuştur. O, büyüklerinin sadece güzel ve Hanif Dininin kalıntıları olan ahlaki durumlarını benimsemiştir. Vakidi'den gelen bir nakil bu durumu teyit etmiştir. Mekkelilerin her yıl kutladıkları Büvane isimli bir bayramları vardı. Bu bayramda putlar için törenler yapılır ve onlara kurbanlar adanırdı. Sevgili Peygamberimizin halaları her yıl onu bu bayram törenlerine katılması için zorlardı. Sevgili Peygamberimiz (sav) ise her seferinde bir bahane bularak bunlara katılmazdı. Bir seferinde onların aşırı ısrarlarına dayanamayan Sevgili Muhammed (sav), bu törene katılmak üzere bayram yerine gelir; ancak henüz tören sırasındayken yüzü sapsarı kesilir ve orada düşüp bayılır. Artık bundan sonra akrabaları onu bu tür cahili şeyler için zorlamamıştır. Böylece Allah (cc), ileride risaleti yükleyecek ve Habibi olacak zatı şirkten korumuştu.

Sevgili Peygamberimiz, on yaşlarında iken, geçim sıkıntısı çeken amcasına yardımcı olmak için amcasına ait hayvanları gütmek istedi. Onu çok seven amcası ve yengesi buna karşı çıkar; ama O, fakir bir durumda olan amcasının aile bütçesine yardımcı olmak için bunda ısrarcı olur. Neticede arzusuna ulaşır ve Mekke civarında çobanlık yapmaya başlar. Onun ilk çobanlık eğitimi, süt kardeşleriyle birlikte Beni Sad Obasında olmuştu.

Şüphesiz Sevgili Peygamberimizin çobanlık yapmasında da ilahi hikmetler saklıdır. Geçmişte birçok peygamber de bu meslek ile meşgul olmuşlardır. Bu hakikati Allah Resulü (sav) hadisi şeriflerinde şöyle açıklamaktadırlar: "Hiçbir peygamber yoktur ki, koyun gütmemiş olsun" Başka bir hadisi şeriflerinde yine: "Musa (a.s.) peygamber olarak gönderildi, koyun güderdi. Davûd (a.s.) peygamber olarak gönderildi, koyun güderdi. Ben de peygamber olarak gönderildim. Ben de kendi ailemin koyunlarını Ciyad'da güderdim." (İbni Sa'd, Tabakât 1/125-126; Buharî, 2/247-248; Müslim, 6/125)

Görüldüğü gibi çobanlık, meslek olarak birçok peygamber için mukadder olmuştur. Bundaki hikmeti en iyi bilen Allah (cc)'dır. Ancak bundan anlaşıldığı kadarıyla çobanlık bir idare etme mesleğidir. Hayvanların zayıf ve yönlendirmeye muhtaç oluşları, yabancı ve vahşi hayvanlara karşı korunmalarının gerekliliği ve onların dağılmaya müsait olmaları kendileri için bir idareciye ihtiyaç doğurmaktadır.

Sevgili Peygamberimiz (sav)'in hayatının her noktası, İlahi kudret eliyle sonrakilere örnek olması için resmedilmiştir. O, henüz bir çocuk olmasına rağmen, kavminin ileri gelenleri durumunda olan, dedesi ve amcasının yanında büyümüş ve onlar tarafından itibar görmüştür.

Koyunlar bir yönden bu özellikleriyle insan topluluklarıyla bir benzerlik arz etmektedirler. Böylece insanların idarecileri ve önderleri olan peygamberlerin böyle bir ilahi eğitime tabi tutulmuş olmaları mümkündür. Bu hakikati Hafız İbn Hacer, Fethul Bari adlı eserinde şöyle beyan etmektedir: “Peygamberlerin, nübüvvetten önce koyun gütmek suretiyle Allah (cc) tarafından ta'lim edilmesindeki hikmet, istikbalde mükellef olacakları, ümmetin işlerini idare ve nübüvvet vazifesini ikameye bir alıştırmadır…” Bununla birlikte çobanlık mesleği sayesinde peygamberler, doğayla baş başa kalma imkânına sahip olmuş ve ilahi mahlûkat üzerinde sağlıklı bir tefekkür ortamını bulmuşlardır. Böylece gündüzleri hayvanat ve nebatat ile diğer görülebilen varlıkları görmüş; geceleri ise gökyüzünü ve içindekilerini görüp tefekkür etme imkânına kavuşmuşlardır. Ayrıca bu vesileyle cahili toplumdan da tabii bir tecerrüt yaşamışlar. Bununla da temiz ve masum fıtratları arı-duru kalmıştır.

Bundandır ki, Sevgili Peygamberimiz, çobanlık mesleğini bulunduğu ortamda zikretmiş ve onda bir sakınca görmemiştir. Bilakis yöneticiyi çobana benzeterek şöyle buyurmuştur: "Hepiniz çobansınız. İdareniz  altında  bulunanlardan  mesulsünüz…”(Müslim 6/4).

Birçok peygamberle birlikte Sevgili Peygamberimizin de çobanlık yapmalarındaki bir hikmet de şüphesiz helal rızık elde etme gayretleriyle bu yönde ümmetlerine misal olmalarıdır. Bununla birlikte, cehalet ve şirkin taassubundan uzak çobanlarla da samimi ve arkadaşane ilişkiler kurmuşlardır. Nübüvvet yıllarında peygamberimizin çağrısına ilk “Lebbeyk” diyenlerin; toplumun zaifleri, çobanları ve köleleri olmaları tesadüfî değildir.

Sevgili Peygamberimiz (sav)'in takipçileri olan ve ondan sonra gelen nice önder ve rehber âlimlerin biyografileri incelendiğinde, onların da bir vesileyle çobanlık yaptıkları görülecektir. Toplumun âlim ve rehberleri toplumun içinden çıkmalıdırlar. Toplumun en zayıf kesiminin ahvalini en iyi bilenler; şüphesiz onlarla beraber aynı yaşamı paylaşanlardır. Toplumun zayıf bırakılmış kesimini tanımayan ve bilmeyen lider ve önderler; kendi toplumlarının gerçek önderleri olamamışlar. Bunlar, genellikle halktan kopuk ve güdük kalmışlardır. Zaten halk da onları kendi dertleriyle ilgilenebilen gerçek kişiler olarak görmemiş ve neticede onları yalnız bırakmışlardır.

Davetçi kendi toplumunun çobanı olma misyonunu taşımalı ve topluma sahip çıkmalıdır. Allah Resulü (sav)'nün örnek hayatı, her mümin için misal olmalıdır. O, daha çocuk iken bu eğitimi görmüş ve risaletten sonra da ümmetine gerçek bir çoban ve önder olmuştur. Müminler de onun şefaatine nail olabilmek için, onun sünnetini yaşamalıdırlar. Ancak Onun sünnetini yaşayanlar Onun gibi topluma önder ve rehber olmaya layık olurlar. Aksi takdirde hem dünya nimetlerinden ve hem de ahiret diyarının güzelliklerinden mahrum kalırlar.

Rabbimiz! Resulullah (sav)'in sünnetine sarılmayı ve onu yaşamayı nasip et (amin).

(M.Bahattin TEMEL)