Medrese-İ Yusufiye’nin Üstadı Bediüzzaman Said-İ Nursi ve İman Mücadelesi

Biz öyle bir şahsiyet karşısındayız ki, ruhu iman esrarıyla dolu, kalbi güneş kadar pırıl pırıl, aklı iman hakikatları ile alev alev; nefesi, uyumuş ve uyuşmuş fikirlerimizi uyandıracak kadar güçlü; hitabındaki güzellik celâlî isimlere ayna olacak kadar berrak ve müessirdir.

Medrese-İ Yusufiye’nin Üstadı Bediüzzaman Said-İ Nursi ve İman Mücadelesi
Medrese-İ Yusufiye’nin Üstadı Bediüzzaman Said-İ Nursi ve İman Mücadelesi

Bediüzzaman'ın bu yüce mertebeye ulaşması, öyle pek kolay olmamıştır. Uzun ruhî ve kalbî seyahatlerden, çetin nefsî mücadelelerden geçerek ulaşmıştır. Rûhî ve fikrî hayatında en mühim dönem noktası, onun kendi nefsiyle giriştiği mücadeleden başarıyla çıkmasıdır. O, bir an bile nefsiyle mücadeleden geri durmadı. O kadar ki, nefsinin "cenaze namazını" kılana kadar bu cihadı devam ettirdi.

Bediüzzaman Said Nursî Hutbe-i Şâmiye isimli eserinde İslâm dünyasının içine düştüğü manevî felâketlerin kaynaklarına işaret etmekte ve çıkış yollarını göstermektedir. Bu manevî hastalıklardan birinin, ümitsizliğin Müslümanlar arasında hayat bulup dirilmesi olduğunu belirtir. Ümitsizliğin her türlü ilerlemeye engel, kanser mikrobu gibi olduğunu ifade ederek Müslümanların ümitvar olmaları gerektiğine işaret eder. Çünkü ümit ve iyimserlik duygusu, Müslümanlar için kuvvet kaynağı, zamanın acı darbelerine karşı koymanın en güçlü bir dayanağıdır. Ümit, hüzün karanlıklarını gideren ve gayb âleminden içimize yağan bir nurdur.Risale-i Nurun bütününde Müslümanlara ümitvar olmaları telkin edilir. Nurların nabzı emel ruhuyla atar. Gözleri arkada maziye bakıp İslâmiyeti bırakanlara şöyle hitap eder.

"İşte  ey iki  hayatın  ruhu  hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüçsaz edecek olan nesl-i cedid gelsin!" (Münazarat, s. 41.)

Üstad Bediüzzaman Saidi Nursi ve Zindan,

Bu Coğrafyada yaşayan müslümanlar için ‘Zindan’ denildiğinde belki de ilk akla gelen zat; Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’dir.Bu büyük ve önemli Dava’yı yüklenen fedakar erlerin ondan alacakları çok önemli ibret ve öğüt dolu dersler vardır. Başına gelen bela ve musibetlere sabrettiği gibi, zindanı gelişim ve tekamülü için önemli bir fırsat ve imkan olarak görmüştür. Yokluk,gurbet ve meşakkat mekanı olan zindanları, ilim ve irfanla ‘Medrese-i Yusufiye’ye çevirmiş ve ‘Buralarda kalmak lazımdır’ diyerek nefsi ve ruhi tekamülün gelişimi için zindanın gerekliliğini belirtmiştir.Üstad, dünya hayatının geçiciliğini;’Madem her yer misafirhanedir;eğer misafirhane sahibinin rahmeti yar ise herkes yardır, her yer yarar.Eğer yar değilse, her yer kalbe bardır ve herkes düşmandır.’

Barla'da kendini iki ayrı gurbetin içinde bulur. Birisi İslâmın başına gelen felâketlerin gurbeti; diğeri de bizzat kendisinin bütün yakınlarından ve dostlarından uzak kaldığı gurbet. Evet, Bediüzzaman bu gurbetler içinde yalnız, kimsesiz, tesellisiz; ne sığınacak bir yer, ne de kendini bağrına basacak bir yuva vardır. Acı ve elîm bir gurbeti bütün ruhunda hisseder.Dünya ona kapılarını kapamıştır. Zaman ona sırtını çevirmiştir. O da dünyayı bırakıp âhirete yönelmiştir.

Üstad, İslamiyetin gurbete düştüğü bir zamanda geldiğini, İslâmiyet adına her şeyin silinmek istendiği karanlık bir devirde, çorak bir zeminde vazife başına geçtiğini tüm karanlıklar içerisinden ümidini şöyle haykırır:

"Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim, sizler cennet âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki, mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız. O bahar hediyelerinden bir kaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kal'anın başına takınız, kapıcıya tembih edeceğiz, bizi çağırınız. Mezarımızdan 'Henîen Leküm' sadasını işiteceksiniz."( Münazarat, s. 39)

Üstad hüznün her rengini tatmış, her türlü elem ve keder gömleğini giymiş, fakat halini kimseye şikâyet etmemiştir. İçinde yanardağlar kaynamasına rağmen, dışında sükûnet hâkimdi. O kendisini düşünmekten vazgeçmiş, İslâmın elemleriyle inliyordu. Düşmek üzere olduğu dağdan ‘Ah Davam’ diyerek, davasının kahrını herşeyin üzerinde görmüş, Huşû içinde Rabbine yönelmiş, korkaklığı ayaklar altına almıştı. Zalim ve işgalci zorbalara karşı ‘Yaşasın kafirler için cehennem’ diyerek onlardan korkup boyun eğmediğini söz ve eylemleriyle göstermiştir.

O Barla gibi ıssız bir köyde, yokluğa ve ölüme terk edilmiş bir halde, bütün benliğiyle Rabbine yöneldi. Böylece Rabbinin kendisine ihsan ettiği enerjiyi -ki bu bir ilâhi vergidir, Allah onu seçilmiş insanlara verir- ortaya koymaya başladı. Bu potansiyel güç, iman gücüdür ve Risale-i Nurlar bu eşsiz iman gücünün meyveleri olarak meydana gelmiştir.

Risale-i Nur insanı ele alıyor, insana hitap ediyor ve ona, en az âhireti kadar içinde yaşadığı âlemin de hârikalarla dolu olduğunu gösteriyor. Çünkü insanlar doğup büyüdükleri dünyayı ülfet ve alışkanlık gözlüğüyle perdelenmiş olarak görüyorlar. Bu ülfet sebebiyle kör olan basiret, insana eşyanın mahiyetini ve gayesini göstermiyor. İşte Bediüzzaman Said Nursî evvelâ insanın gözünden bu ülfet perdesini kaldırmakla işe başlıyor.

Dünya vardır, onu nasıl aklımız ve duyularımızla hissediyorsak, âhiret de öylece vardır. Onun varlığı dünyanın varlığı kadar kesindir. Risale-i Nur bu basireti veriyor.

İnsan kâinatın bir hülâsasıdır. Asğarı Kâinattır. Bu sebeple Risale-i Nur, insanı muhatap almıştır. Dünya, fâniliğiyle bir kışırdır, kabuktur, değersizdir. Fakat insanın ebedîliğine bir geçit ve köprü teşkil etmesi, âhiretin tarlası olması ve İlâhî isimleri aksettiren bir ayna olması cihetiyle önemlidir. Ya baki entel baki, baki olan sadece sensin, senin dışında herşey fanidir.Bu yüzden insanın gözünü bu fani hayattan ebedî âhiret hayatına çevirmekte ve onu kaybedip kazanma meselesinin ise dünyadaki her şeyden daha ehemmiyetli bir mesele olduğunu işaretlemektedir. O, içimizdeki ebed sesinin ve ebedî yaşama arzusunun âhiretin varlığına en büyük delil teşkil ettiğini belirtmektedir. Evet, insan yokluğa razı olamaz. Dünya, beka isteyen insan ruhuna bir hapishanedir, bir gurbet diyarıdır. Bu yüzden insan, içten içe gerçek vatanına hasret duyar.

Bilindiği gibi, bugün İslâm âlemi medeniyet yönünden kış mevsimini yaşıyor. İslâm düşüncesi eski velud canlılığını kaybetmiş, bir rehavet dönemine girmiş, kendisine meydan okuyanlara, kendisini itip kakanlara cevap veremeyecek tehlikeli bir duruma düşmüştür. İşte Risale-i Nurun önemi bu noktadan ileri geliyor. Kaybolan değerleri yeniden keşfetmeye, kapalı fikir kapılarını açacak anahtarları bulmaya, iman hayatımızı canlandırmaya, nazarları keskinleştirip hayal ufkumuzu ebediyete sevketmeye çalışıyor.Beklenen ve özlenen İslâm medeniyeti Üstad’ın ektiği bu fikir ve iman tohumları üzerinde yeşerecektir. 

Tahrif edilmemiş, ilahi vahye beşer düşüncesi katılarak ulviliğini kaybetmemiş bir din aklî bir dindir, akla ve mantığa asla ters gelen meselesi olmaz. Vahyi anlamak için akıl gereklidir fakat yeterli değildir.Zira vahyi anlama ve mesul tutulma konusunda ey akıl sahipleri nidasıyla sorumluluk sahiplerinin özellikleri zikrediliyor. Kelâm ilmi, modern çağ öncesinde İslâmın akıllaştırılma çalışmasının bir merhalesidir. Çağımızda, geçmiş asrın kelâmi çalışmaları kifayetsiz kalmaktadır. Üstad bu boşluğu görmüş ve kelâmı bu asra uygun bir şekilde ortaya koymuştur. O, akıl ve mantığa uzak gibi görünen meselelerde bile en yüksek akıl ve mantık ölçülerini ortaya koyuyor. Üstad yaşadığı asrın insanının en önemli ve temel probleminin iman zaafından ileri geldiğini farketti ve kısır bir çıkmazda adeta patinaj yapan İslâmî anlayışı bu temelden başlayarak derinleştirme gereğini duydu ve yeni bir nesil yetiştirmenin mücadelesini verdi.

         Üstad züht ve takva içerisinde dünyevi nimetlerden uzak, gurbet, sürgün ve zindanı yaşadı. Halinden asla şikayet etmedi. Mücadele azim ve kararlığıyla bizlere örneklik teşkil etti. Yaşadığı asırda en önemli ve hayati mücadelenin iman mücadelesi olduğunu yazdı ve yaşadı. Rabbim ona rahmet etsin, onun yolunu kendilerine yol ve klavuz edinen, gerçek imanı elde ederek kainata meydan okuyan muvahhidlerin yar ve yadımcısı olsun.

M.Selim Sabaz - İnzar