YÂ ŞÂFİ

Selam hastalıkta sabredip Allah'tan şekva etmeden şifa dileyenlere...

YÂ ŞÂFİ
YÂ ŞÂFİ Selam hastalıkta sabredip Allah'tan şekva etmeden şifa dileyenlere...

"O kimseler ki başlarına bir musibet geldiğinde 'Biz Allah'ın kullarıyız, dönüşümüz de ancak O'nadır' derler."[1]

"Beni yediren ve içiren O'dur. Hastalandığımda bana şifa veren de O'dur."[2]

Dünya hayatı bu, türlü türlü halleri, ahvali var. Bu ahvalin başında herhalde hastalık ve hastalıkla beraber duçar olunan bela, eziyet ve sıkıntılar gelmektedir. Gün geçmiyor ki çevremizde, yanı başımızda bir hastalık iniltisi işitmeyelim. Gerçekten de her hastalığın maddi ve manevi birçok eziyet ve sıkıntısı var. Ayrıca

"Her insan ömründe bir defa olsun herhangi bir hastalığa yakalanmıştır" dememiz her halde yanlış bir tespit olmaz. Dolayısıyla hastalık iniltisi her canın ve canlının illa ki bir parçası halindedir. Eziyet ve ıstıraptan şekva etmek de doğal bir sonuç olmuştur olmasına, biz yine de bu inilti ve şikâyetlerin nasıl ortadan kaldırılabileceği veya nasıl en aza indirilebileceğinin yollarını bulmalıyız.

Eskiler "Her şey insan için" derler. Hastalık da insan içindir ve doğal bir durumdur aslında. İnsan hayatında bu denli doğal ve yaygın olan bir olgunun insan için ne anlam ifade ettiğinin, faydaları ve hikmetleriyle beraber bilinmesi gerektiğini hatırlatmaya gerek olmadığını sanıyorum. Hastalığın bilinen ve bilinmeyen bin bir türlü fayda ve hikmetleri konusuna girmeden önce isterseniz biraz 'Hastalık nedir? Kaç türlüdür?' gibi tanımlar bölümüne göz gezdirelim.

İslam âlimleri hastalıkları maddi (bedeni ve ruhi) ve manevi (kalbi) hastalıklar diye ikiye ayırmışlar. Maddi hastalıklar alanında hala tüm dünyada tesir eden İbn-i Sina gibi dâhi tıp bilginleri inanılmaz çalışmalar yapmış ve tıp alanında yüzler ve binlerle ifade edilen icat ve keşiflerde bulunmuşlardır. Manevi hastalıklara gelince bu alanda da Gavs-ı Geylani, Şah-ı Nakşibendi, Sühreverdi, Rufai, Mevlana, Gazali, Hasan Basri, Sadi Şirazi, Konevi, Şemsi Tibrizi ve daha sayılamayacak kadar çok sayıda mana tabipleri gönüllerin ve ruhların en deruni köşelerine inerek hastalıkları teşhis edip irfanın parlak mürekkebiyle reçetelendirerek tedavi yöntemlerini ortaya koymuş ve bizzat tedavi etmişlerdir. Tıbbın bu manevi bölümüne dair tüm esrarları çözüp adeta teşhis edilmedik bir hastalık ve keşfedilmedik bir tedavi yöntemi bırakmamışlar. Öyle ki onların ortaya koyduğu çalışmaların üzerine bir şey koymak mümkün değildir adeta. Bundandır ki kalbinde bu hastalıklardan bulunup da bu büyük zatlara rastlayan kişilerin hemen kurtulabilmesi mümkündür. Zira onlar hikmetle kalbin derûnuna hitap ediyorlardı. Günümüzde ise durum çok daha vahimdir. Bu asırda manevi hastalıkların yayılıp sınırları aşarak tüm belde ve ruhlara bulaştığını ve tüm dünyayı koca bir manevi hastalıklar karantinasına çevirdiğini üzülerek görmekteyiz. Gönüller hasta, beldeler hasta ve insanlık topyekun hasta. Hepsinden daha acısı tabip olması gerekenler de hasta. Maddi hastalıklar açısından da durum pek iç açıcı değildir aslında. Tıpta her gün yeni bir devrimden bahsediliyor bahsedilmesine yine de hastalıkların ardı arkası gelmiyor; teknoloji ve bilimin bunca debdebesine inat yeni yeni hastalıklar insanlığı sarsmaya devam ediyor.

Bu maddi ve manevi boyutuyla dehşet verici manzara karşısında bize de Peygamber (sav)'in diliyle şöylece dua etmek kalıyor: "Ey insanların Rabbi! Bu sıkıntı ve derdi gider. Şifa ver! Zira şifa veren Sen'sin. Senden başka şifa veren yoktur. Hastanın tüm hastalıklarını gideren bir şifa ver."[3]

Bu tarihi ve bilimsel tespitleri erbabına bırakmadan önce şu tespitimizi yapmakta yarar vardır ki maddi ve manevi hastalıklar arasında her ne kadar doğrudan bir ilişki bulunmamışsa da dolaylı etkileşimlerinin olduğuna itiraz eden olmayacaktır herhalde. Dolayısıyla hangi alanda tedavi ile meşgul olunursa olunsun, her iki alan üzerinde eğilmek köklü bir tedavinin temel şartı olacaktır hiç şüphesiz.

Bizler hastalığı nasıl algılamalıyız? Hastalık normal midir? Hastalığın olmadığı bir dünya olabilir mi? Köklü bir çözüm mümkün mü? Değilse, hastalık karşısında kulun pozisyonu ne olmalıdır?

Öncelikle maddi ve manevi tüm hastalıkların ilahi kudretin kader ve kazasıyla olduğunu bilmeliyiz. Her konuda olduğu gibi bu konuda da her şey Allah'ın izni dâhilinde cereyan etmektedir. Yani hastalık da şifa da Allah'tandır, O'nun izniyledir. O'nun izni olmadan ne kimse hasta olur ne de şifa bulabilir. İlaçlar ve doktorlar sadece birer aracı ve görünen sebeplerdir. Allah-u Teala izin verirse ilaç ve tedavi tesir eder. Nitekim Hadis-i Şeriflerde:

"Allah hiçbir dert indirmedi ki ona şifasını da indirmemiş olsun."[4]

"Her derdin devası var. Derdin devası isabet edince Allah'ın izniyle dert iyileşir."[5]

Hastalıklarda çeşitli faydaların ve hikmetlerin olduğu bilinen bir gerçektir. Biz bunlardan bazılarına vakıf olabiliriz, bazılarına da olamayız. Herkesin hastalığı için hikmet penceresinde farklı anlamlar görünür. Bazen hastalık imtihandır, bazen bir cezadır, bazen bir mükâfattır, bazen şefkat tokadıdır, bazen bir ikaz, bir uyandırmadır; bazen de bir hastalıkta bunlardan birkaçının veya hepsinin bulunması mümkündür. Ama kesinlikle boş, hikmetsiz ve öylesine bir iş değildir. Allah-u Teala hiçbir şeyi boş, abes veya oyun ve eğlence olarak yapmaz hâşâ. Bu nedenle hastalık sıkıntıları anında feryat ve figanımızı birazcık olsun bastırmalı ve hastalığın hikmet penceresine yüzümüzü çevirip sabır ve tahammülümüzü arttırarak şikâyetimizi dindirmeliyiz.

Müminler için hastalıkta ortak bir fayda var ki bu, "günahlara kefaret" olması hikmetidir. Bu da insanın bütün servetini verse bile sağlayamayacağı bir nimet ve kazanımdır. Hastalık aynı zamanda gaflet sarhoşluğundan ayılıp Rabbine yüzünü döndürme ve O'na yakın olmaya çalışma vesilesidir. Çünkü mü'min hasta başına gelen sıkıntının Allah'ın emriyle olduğunu bilir ve şifanın da sadece Allah'ın dilemesiyle mümkün olacağına inanır. Dolayısıyla şifa babında Allah ile bila teşbih baş başadır. Ve halvet halinin tatlı esintisi bedenini ve ruhunu okşamaktadır. Hastalıktır ki Allah'a doğru bir süluk ve yükseliş merdiveni olmuştur. Hasta mü'min belki de velayet ve irfanın kapılarından bir kapıdadır ki uruc edip yükselmesi ve velayet iklimine kendini salıvermesi an meselesidir. Tarih, asi ve günahkâr bir şekilde hasta yatağına düşüp veli olarak yataktan kalkan çok sayıda misale şahit olmuştur.

Hastalıktan elde edilen azami fayda ve kâr budur. Hastalığın bunun altında da sıralanmış sayılamayacak faydaları vardır. Müminler bu kısa dünya hayatında gözlerini bu uhrevi faydalara dikmeli ve bu konuda gaflette olmamalıdırlar.

Hastalığı ebedi şifa ve hazineye çevirmenin iki şartı vardır: Birincisi; hastalığın Allah'tan geldiğine ve şifanın sadece ondan olduğuna kalben inanmaktır. İkincisi de; Şafi olan Allah-u Teala'ya yüzünü çevirip şikâyet etmeden sabır ve tahammül göstererek hastalık zamanını elinden geldiğince ibadet ve dua ile geçirmektir. Bu konuda söz Risale-i Nur'undur. Biz de kendimizi Hastalar Risalesi'ne yönlendirip sözü 25. Lema'ya havale ediyoruz.

Manevi hastalıkların şifa vereni de sadece Allah-u Teala'dır. Manevi hastalıkları farklı kılan şey ise hemen tüm beliren hastalıkların insanın Allah'tan gafil olması ve emirlerine uymaması ve yasaklarına riayet etmemesinden kaynaklanmalarıdır. Yani manevi hastalıklarda insan kendi eliyle kendisini hastalık bataklığına atmakta ve bu hastalıkların kendisine bulaşmasına sebep olmaktadır. Mademki hastalığın bulaşmasında sebep bizzat insanın kendisidir, o halde tedavi işini başlatmayı da o yapmalıdır. Yani kul, tedavi iradesini ortaya koymalı ve şifa bulmayı gönülden arzulamalıdır. Şunu da unutmamak gerekir ki maddi-bedeni hastalıkların birçoğunun temelinde de günahlar ve manevi kusurlar yatmaktadır. Ki son zamanların kâbusu haline gelen HİV, Ebola, Sars gibi virüslerin neden olduğu dehşetli hastalıklar insanların gaflet, isyan ve su-i istimallerinin sonuçlarına delildirler. Allah'ın haram kıldığı, yasakladığı her şeyde bir hastalık vardır, demek abartılı bir ifade olmasa gerek. İçkinin, zinanın, namaz kılmamanın, oruç tutmamanın neden olduğu onlarca hastalığı, tıp bilimi delilleriyle beraber ortaya koymaktadır. Bu konuda da sözü dini bütün tabiplere havale ediyoruz.

Böylelikle Rabbimizin Şafi isminin hastaların dünyasına merhametkârane, şefkatperverane tecelli edişini algılamanın sadedinde; hastalığı bize bir kurtuluş, yükseliş ve arınma vesilesi kıldığı için Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Ki Üstad Bediüzzaman; "Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne geçirebilir... Evet, hastalıkta geçen bir ömür, Allah'tan şekva etmemek şartıyla ibadet sayıldığına rivayat-ı sahiha vardır"[6] demektedir.

Haddimiz olmayarak biz de deriz ki;

"Bizler ya bilfiil hastayız ya da hasta adayıyız. Dolayısıyla bilfiil hasta olan kardeşlerimizle beraber gelecek muhtemel hastalığımıza şimdiden sabredip böyle bir nimet karşısında şükretmeliyiz. Ve belki de gelecek muhtemel hastalığımıza şifa ve şefaat dilemeliyiz."

Ki zaten hastalar vasıtasıyla hasta olmayanlara da bir sevap hissesi verilmiştir. Bu da hastaların ziyaret edilmesi, onlara maddi ve manevi yardımcı olunması ve hem hasta hem de kendisi için dua etmek yoluyladır ki bu büyük bir lütuftur.

Gerçekten de hasta ziyaretlerine büyük önem vermeli, onların üzerimizdeki haklarına azami dikkat etmeliyiz. Özellikle hastaya refakat eden yakınları bıkkınlık göstermemeli ve hastaya hizmette "Benim de bu hasta hizmetinden sevabım ve kazancım çoktur ve günün birinde ben de hastalanabilirim" deyip kusur etmemelidirler.

Bu yazımız da çok arzulayıp da yapamadığımız hastalarımıza bir "geçmiş olsun" ziyareti yerine geçsin. Bizden kabul ederler İnşaallah! Rabbimiz tüm hastalarımızı Şafi isminin tecelligahı kılsın ve acil şifalar versin. Ecirlerini arttırsın. Onları âlim ve şehitlerle beraber haşretsin. (âmin)

Allah'a emanet olun.

(Nurullah GÜLSEVER)
 
[1] Bakara: 156

[2] Şuara: 79-80

[3] Buhari: 5675

[4] Buhari 76/1, İbni Mace, Müsned, Beyhaki, Tahabi-İbnHibban, İbn-i Ebi Şeybe, Hakim

[5] Müslim:2204, Müsned, Beyhaki

[6] 25. Lem'a