Yitiğini Alan Hamiler Olmaya Ne Dersiniz?

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailelerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim / 6)

Yitiğini Alan Hamiler Olmaya Ne Dersiniz?
Yitiğini Alan Hamiler Olmaya Ne Dersiniz?

“İlim ve hikmet, Müslümanın yitiğidir. Nerede bulursa onu alır.” (Tirmizi, İlim, 19)

Değerli hanım kardeşlerim! Buyurunuz bu ayeti celile ve hadisi şerif gölgesinde bir gezintiye çıkalım. Onlar ile nasıl bir haleti ruhiye içerisine giriyoruz, temaşa edelim. Ayet ve hadisler bize nasıl ve ne derece tahakküm ediyor, ufak bir pencere açıp seyreyleyelim. 

Şüphe yok ki iman eden her kadın, kendisini ve ailesinin her bir bireyini –kocası da dâhil- cehennem narına yakıt olmasın, bilip düşünebildiğimiz hiçbir ateşe benzemeyen o harlı ateşte yanıp kavrulmasın diye korumakla görevlendirilmiştir. Onlara ‘hami’ olmakla emrolunmuştur. Tıpkı iman eden erkek ‘kavvam’ olmakla emr olunduğu gibi… 

Malumdur ki Kur’an-ı Mübin’in her bir ayetinde geçen her bir ifade, gayet muntazamdır ve bir o kadar muazzamdır. Bu minvalde ehl-i sünnet imamlarından Abdullah bin Atiyye’nin şu ifadesini de dilerseniz ekleyelim seyrhanemize…

“O, öyle bir kitaptır ki ondan bir kelime çıkarılsa ve sonra bütün Arap lisanı altüst edilse, ondan daha münasip bir kelimenin oraya gitmeyeceği sabittir.” 

Şimdi, Müslüman kadına ve sorumluluk alanına dönelim isterseniz… 

Evet, toplumların ıslahında veya infisahında Müslüman kadının rolü büyük, konumu ehemdir. Esasen her kadın için bu böyledir. Zira iman etmiş olsun ya da olmasın, hassasiyet sahibi olsun ya da olmasın her kadın bir annedir ya da anneliğe adaydır. Haliyle toplumların çekirdeği onun avuçlarındadır. Aile kurumunu imar etmek de onun elindedir, istismar etmek de…

Bu durum, birilerinin ya da bir takım odakların, toplumu kadın üzerinden vurma maksadıyla; kadını kendi yanına çekme eğilimleri doğrultusunda diline pelesenk ettiği ve sözüm ona inançlara, özelde ise İslam’a mal ettiği bir takım –sinsi- söylemlerin dışında, gerçekten de böyledir!

Peki, nedir bu söylemler?

“Kadın zayıftır… 
Şeytani ve kötü tüm eylemlerin kaynağı kadındır... 
Kadın kısmı lanetlidir…”

Günümüz tabirleriyle allanıp pullanarak her fırsatta ve her platformda dillendirilen bu noktalar üzerinden tabiri caizse can evinden vuruluyor kadın. Ve kadınlığından utandırılmaya; bunu bir suç unsuru olarak algılamasına çalışılıyor. 

Evet, hakikaten de kadın, toplumun ifsadında büyük ölçüde etkilidir!

Ancak bu etki onun lanetli(!) oluşundan ötürü değildir. Zayıf oluşunun tesiriyle de gerçekleşmiyor üstelik. Zira bir etki alanının genişliği o etki merciini güçlü ve önemli kılar; zayıf ve pasif değil. Ne var ki özelliklerinin ve ehemmiyetinin farkında olmayan dolasıyla da buna mukabil hareket etmeyen kimse pasif kalmaya, ezilmeye dahası çöküş ve ifsat projelerinde baş aktörlüğe atanmaya mahkûmdur. Buna engel de olamaz, o kafayla kaldığı sürece…

Şu halde evvela iman edecek kadın, kendisini yoktan var edene… Sonrasında ise kendisini ve aile efradını yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumaya çalışacak. Sorumluluğunu layıkıyla yerine getirip ‘hami’ olacak. Aynı zamanda ‘hamiyet’ olacak. İyilik, güzellik, hayır, iltizam, destek, güven adına her ne varsa ondan sadır edecek. Kucağındakini de kapsayacak bunlar, karnındakini de, çevresindekileri de…

Ama kendinin hamiyeti olacak evvela! 

Peki, bunun için ne yapacak/yapmalı?

Resule (AS) kulak verecek! Önderine tabi olacak… En büyük yitiklerinden birinin ilim olduğunu ve onu mutlaka bulması/alması ve özenle koruması gerektiğinin farkına varacak…

Şu bir gerçektir ki ilim öğrenmek için ’40 yıl köle olmaya’ da gerek kalmamıştır artık, ta Çin’e kadar gitmeye de! O derece kolaylaşmıştır zira gelişen teknolojinin tesiriyle. Ancak ne derece ehemmiyetli bir yitik olduğu kavranamadığı sürece bu yakınlığın ve bunca imkânın bir önemi olmayacaktır. Nitekim olmuyor da… 

İlme duyduğumuz ihtiyaç sudan ve ekmekten az değil oysa. Onlardan daha az da değil önemi. Hatta bir cihette daha fazla muhtacız bizler, ilme ve hikmete! Zira ekmek ve su bedenimizin sıhhati için vazgeçilmezken; ilim imanımızın salahiyeti için olmazsa olmazdır. Vitaminsiz kalan vücudumuzun hastalıkların pençesine düşme riski artarken; ilimde kesinti yaptığımız andan itibaren manevi buhranlar dayanır gönül kapımıza. Ardından gelen depresyonlar, çıkması zor anaforlar… Ve müthiş bir madde sevgisi/bağımlılığı… Dünyayı ahiretin önüne alma hatta ahireti hiçe saymaya başlama eğilimleri… hafizanallah…

Şu halde gelin yitiğini arayan, onu bulduğu yerde alan hamiler olalım! Hem de bir an evvel…

Zira “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Allah’ın adıyla okuyan bir kadının izzetiyle; yüzüne okuyanın… Vahyin penceresinden bakan bir kadının iffetiyle; salt maddeye takılanın… Nebevi metodu uygulayan bir kadının vakarıyla; çağa ayak uyduranın… İlim deryasına dalan bir kadının basiretiyle; modernite bakışlının durumu hiç bir olur mu? 

Anneliği hamiyet bilen/gören ile kariyerinin (hakeza gezmelerinin, gönlünce yaşamanın vs.) önündeki en koca engel olarak algılayan kadın, bir midir Allah aşkına? İkisini aynı kefeye koymak insaflıca olur mu?

İlim deryasına dalan bir hanımefendinin aile efradına ve topluma sundukları/sunacaklarıyla çağın meşum öğretilerinin güdümünde bir düşünce ve hayat anlayışına sahip birinin sunduklarının kıyası mümkün müdür? 

Biri hayra ve güzelliğe davetkâr; beriki fuhşiyatı ve rezaleti peşkeş çekmekteyken… 

Biri hamiyeti kuşanmış; beriki sözüm ona hamaset adına tüm meziyetlerinden vazgeçmekteyken…

Biri Allah’a adanmış; beriki göz medeniyetinin esareti altında özgürce(!) yaşamaktayken…
Evet, kıymetli kardeşlerim! Pek aşikâr ve pek katidir ki; Kur’an ve sünnet, bir bütünün ayrıl(a)maz ve kop(arıla)maz iki parçasıdır. Allah (CC) ne buyurdu ise Resullullah onu yaşamış ve onu tavsiye etmiştir… 

Şu halde gelin, kendimizi ve ailemizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumak için ‘usvetun hasene’ (en güzel örneğe) sarılalım. Onun yaşadığı gibi yaşamanın bir yoluna bakalım… Bu uğurdaki çile ve zahmetlere ise gül dikeni muamelesi yapalım… 

Öyle ya, kazandıklarımızın/kazanacaklarımızın yanında kayıplarımızın lafı mı olur?

Nur Kılıç - İnzar